SİNOP VELİLERİ

Somuncu Baba

Mahmud Kefevî Hazretleri ömrünün sonuna doğru bir gece rüyasında Peygamber Efendimizle müşerref oldu. Kemal-i edeple önlerine eğilip¸ kendilerine olan muhabbet ve iştiyaklarından söz edip bu zahmet çok berbat dünyadan kendilerine kavuşmanın ne zaman olacağını sordu. Peygamber Efendimiz de¸ bu hususun bilinmeyen beş husustan biri olduğunu buyurduktan sonra “Senin ömrün benim ömrüm gibi.” diyerek kinayeli cevap verdiler.

Güneşin denizden doğup denizden battığı bir şehir olan Sinop¸ zengin bir kültür hazinesine sahip olarak Uygarlıklar Ülkesi Anadolu'nun en eski kentlerinden biridir.


Coğrafî konumu nedeniyle antikçağlardan beri deniz ve ticaret kenti olan Sinop'ta Karadeniz'e hâkim olmak isteyen bütün kavimler yaşayarak medeniyetlerinden kalıntılar bırakmışlardır. Bu medeniyetlerden hala ayakta duran kaleleri¸ camileri¸ türbeleri¸ mescitleri¸ tabyaları ve kiliseleri ile kazılardan ve çevreden elde edilen buluntular da şehir müzesinde Sinop'un kültürel zenginliği olarak sergilenmektedir. 


Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde de önemli bir liman olma durumunu koruyan Sinop'a büyük önem verilmiştir. Kültür müesseseleri zamanının en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Şehirde cami¸ medrese¸ kütüphane¸ imaret¸ köprü¸ han ve hamamlar yaptırılmıştır. Tersanelerinde zamanın en büyük gemileri yapılmaya başlanmıştır. İlim adamları Sinop'ta toplanmış ve büyük himaye görmüşlerdir. Yine bu devirde Türkçe birçok eser yazılarak Türk Kültürü'nün dünyaya yayılmasına hizmet edilmiştir.


Seyyid Bilal


Peygamber Efendimizin¸ “İstanbul elbette feth olunacaktır. Onu feth eden kumandan ne güzel kumandan ve onu feth eden asker ne güzel askerdir.” hadis-i şerifindeki müjdeye kavuşmak isteyenlerden birisi de Halife Ömer bin Abdülaziz'dir.


675 yılında bu amaç için hazırlanan İslâm ordusu İstanbul'a doğru yola çıkar. Halife¸ orduya destek olmak gayesiyle Horasan'dan¸ İslâm'a yeni girmiş¸ savaştaki başarılarıyla ünlü Türk gönüllülerden bir ordu oluşturarak İstanbul'a ulaşması için ordu komutanlarından ve Peygamberimizin torunlarından Seyyid Bilal Hazretlerini Horasan bölgesine gönderir.


Bütün Orta Asya'yı yer yer dolaşıp kısa zamanda gönüllü savaşçılardan oluşturduğu ikinci bir orduyla Karadeniz önlerine gelen Seyyid Bilal Hazretleri¸ daha kestirme olur düşüncesiyle deniz yoluyla İstanbul'a gitmeyi düşünerek yeni kadırgalar inşa ettirir.


Ancak deniz yolculuğu ümit ettikleri gibi çıkmaz. Yola çıktıktan birkaç gün sonra şiddetli yağmur ve fırtınaya yakalanırlar. Karadeniz'in güçlü dalgaları gemileri öyle bir savurmaya başlar ki¸ Orta Asya'nın savaşçı yiğitleri deniz havasına alışık olmadıklarından ümitsizlik içinde kalırlar.


Günlerce Karadeniz'in azgın dalgalarıyla boğuşan Seyyid Bilal Hazretleri ve Alperenler aç¸ susuz¸ yorgun bir şekilde Sinop Limanı'na demir atmak zorunda kalırlar. Seyyid Bilal şehrin valisi tekfurla görüşerek fırtınada gemilerinin hasar gördüğünü¸ dolayısıyla bakıma almaları gerektiğini¸ ayrıca kendilerinin de dinlenmeye ihtiyaçları olduğunu bildirip belli bir vergi karşılığında bu işleri görünceye kadar müsaade edilmesini ister.


Belli bir ücret karşılığı tekfurla anlaşan ve her türlü emniyet ve güvenleri için söz verilmesinden sonra Seyyid Bilal ve beraberindekiler¸ kendilerine tahsis edilen alana gelirler. Ne var ki¸ tekfur verdiği sözden cayarak gece karanlığında hasta¸ yorgun ve bitkin olan Müslümanlar üzerine ani bir baskın düzenler. Neye uğradıklarını bile anlayamayan Müslümanlar kahramanca karşı koydu iseler de¸ sonunda bir bir şehit olurlar.


Seyyid Bilal de tekfur tarafından mübarek başının gövdesinden ayrılmak suretiyle şehit edilir. Seyyid Bilal hemen düşen başını koltuğuna alarak şu anda türbesinin bulunduğu yere kadar gelir ve başını yere ihtimamla yerleştirir¸ kendisi de kıbleye müteveccihen sanki başı hiç kesilmemişçesine uzanır ve orada ruhunu Rahmet-i Rahman'a teslim eder. Olay o anda orada bulunanlar tarafından hayretle izlenir. Tekfur hemen çatışmayı durdurur. Büyük bir zatı öldürdüğünü anlar¸ neden olduğu bu acıklı olaydan son derece pişman olur ve kendisinin öldüğünde türbenin giriş kapısının altına gömülmesini¸ Hazretin türbesini ziyaret edenlerin kendi mezarını çiğneyerek geçmelerini¸ belki o zaman affolacağını vasiyet eder ve öyle de yapılır.


Mahmud Kefevî


Osmanlı'nın meşhur âlim ve velilerinden olan Mahmud Kefevî 1520 yılında Kırım'ın Kefe şehrinde doğdu. Çocukluğu doğum yeri olan Kefe'de geçti. Zamanının usulüne göre küçük yaşta ilim tahsiline başladı. Temel dinî bilgilerden sonra tasavvuf ilmine yöneldi. Bu maksatla Kadiriyye yolu meşayıhlarından büyük âlim ve veli Takıyyüddîn Ebu Bekir Kefevî'nin sohbetlerine katıldı. Yirmi üç yaşında 1542 yılında hocası ile birlikte İstanbul'a geldi. İlmini ilerletmek için bazı âlimlerin derslerine katıldı. Önce Kaplıca müderrisi Kâdızâde Efendinin¸ sonra da Sahn-ı Semân müderrisi Abdurrahman Efendi ile Anadolu Kazaskeri Mâlûl Emir Efendinin derslerine devam etti.


1552 yılında ilk olarak müderris yardımcılığı görevine atandı. 1554 yılında da İstanbul Molla Güranî Medresesine müderris tayin edildi.


Müderris olarak vazife yaptığı sırada Sinop'un ileri gelen ailelerinden birinin kızıyla evlendi. Mahmud Kefevî bu sırada humma hastalığına tutuldu. Doktorların tavsiye ettiği ilaçlar ve tedaviler neticesinde hastalığı iyileşmedi. Doktorlar onun hava değişiminden başka çaresi olmadığına karar verdiler. Önce Rumeli sancak kadılığı ile o taraflara gitti. Ardından Pravadi¸ Akkirman ve Kefe gibi yerlerde kadılık yaptı. Gittiği yerlerdeki velilerin sohbetlerinde bulunmayı ihmal etmedi. 1575 yılında da kadılık vazifesiyle Sinop'a geldi.


Bu vazifesi sırasında Âdem (a.s.)'dan beri yaşamış olan meşhur zatların hayatlarını anlatan kıymetli bir eser meydana getirdi. Bir müddet sonra Sinop kadılığından ayrılarak kendini ilmî araştırmalara ve ibadete verdi. Satın aldığı bir arsa üzerine yaptırdığı camide insanlara vaz u nasihat etti. Bir taraftan da talebelerine tefsir ve hadis dersleri okuttu. Kendisi de Halvetî yolu meşayıhlarında Sinoplu âlim ve fazilet sahibi Mirzâ Şeyh diye meşhur olan Mahmud bin Pir Ali Hazretlerine biat etti.


Mahmud Kefevî Hazretleri ömrünün sonuna doğru bir gece rüyasında Peygamber Efendimizle müşerref oldu. Kemal-i edeple önlerine eğilip¸ kendilerine olan muhabbet ve iştiyaklarından söz edip bu zahmet çok berbat dünyadan kendilerine kavuşmanın ne zaman olacağını sordu. Peygamber Efendimiz de¸ bu hususun bilinmeyen beş husustan biri olduğunu buyurduktan sonra “Senin ömrün benim ömrüm gibi.” diyerek kinayeli cevap verdiler.


Peygamberimizi sık sık rüyasında görüp¸ müşküllerini ona sorarak halleden Mahmud Kefevî Hazretleri¸ Peygamber Efendimizin buyurduğu gibi¸ altmış üç yaşına geldiğinde 1581 yılının Ramazan ayında vefat etti.

Sayfayı Paylaş