ŞEHRİN İNTİKAMI

Somuncu Baba

"İstanbul'a bakın¸ sultanların cülus günü gülen coşkulu yüzüdür¸ fener alayları
sevinen tarafı¸ Mehter bölüğünün kös sesleri bir efe gibi ağır kıvrımlarının rüzgârda
ses veren gümbürtüsüdür. Sultanların¸ büyük ilim ve sanat adamlarının ölümü
gözyaşlarını denizin dalgalarında bir inci tanesine dönüştürür."

Şehirler de canlı organizmalar gibidir. Duyabilenlere dili vardır konuşur. Görebilenlere adam gibi duruşu vardır gösterir. Okuyabilenlere deruni bir macerası vardır sayfalarını açar. Bazen hüzünlenir¸ bazen sevinir¸ bazen ağlar¸ bazen bir delikanlı gibi coşkuya kapılır. Bayramlığını giydiği çocuksu hevesleri vardır. Düğün heyecanı ve coşkusuyla evliliğe doğru yürüdüğü olur. Mü'mindir¸ mütevekkildir¸ beş vakitte kıbleye yönelir. İhtirasları vardır¸ meydanlarda siyasî nutuklar atar. Bütün bunlara rağmen kararlıdır¸ ümitlidir; geleceğinin ufkunu geçmişinin perdesinden taşır yarınlara…


Herkes yaşadığı şehirde bu dikkat noktalarına bakarak¸ kendi şehirlerinin kimliğini tanımaya bakabilir. Biz bir örnek olsun diye İstanbul'a yönelelim isterseniz:


İstanbul tarihin ve İslâm'ın bize emanet ettiği bir şehirdir. Onun içini boşaltmak isteseler de¸ o minareler¸ o kubbeler¸ o ezanlar buna pek izin vermez. Kalabalıklar onu anlamasalar bile o¸ kendisini anlayacaklara geçmişinin soylu hikâyesini her zaman fısıldamayı ihmal etmez. Selahaddin Eyyubi'den başlayan yeni sahibini arama arzusu Fatih Sultan Mehmet'le murada erince¸ gerçek kimliğinin huzuruyla gönlümüze yeni doğmuş bir bebek gibi uzanıverdi. Türk olma¸ Müslüman olma hikmetini bir ilahi lütuf olarak bugüne kadar kullanıp geldi. Geleceğe de kullanarak gidecektir. Duygularımızdan yılgınlıklara sebep olan çirkinliklerin kâbusuyla onun geleceğinden endişe duysak da¸ İstanbul¸ Marmara'da yıkanan saçlarını Rumeli ve Anadolu yakalarından uzanan elleriyle tarar ve bir kahraman edasıyla “Hayır”¸ der¸ “Beni Peygamber müjdeledi¸ hiçbir kirli el benim ruh dokumu bozamaz!” diye itiraz eder.


Öyle olmasaydı¸ Dostoyevski gibi bir adamın¸ bir kültür adamının¸ kendi milletine yol gösterirken politikayı ilmin¸ kültürün¸ medeniyetin önüne alıp Rusya'nın dünya hâkimiyetindeki yolunu İstanbul'a sahip olma şartına bağlaması ve “İstanbul mutlaka bizim olmalıdır. Rusya'nın geleceği Boğazlara hâkimiyetinden geçer." demesi bir sonuç getirmez miydi? Çarlık döneminin güçlü siyasî ihtirası elbette sadece Dostoyevski gibi bir aşırı Rus milliyetçisinin idealiyle sınırlı değildi. Rus Çarlık ideolojisi onu siyasî iradeye dönüştürmek isteyince bakın başına neler geldi:


Stalin ve Lenin adında iki maceracı çıktı¸ Rusya'yı yetmiş yıllık kâbus ve kanla dolu korkunç bir maceraya sürükleyip üstelik kendi sınırlarına da ebediyen hapsetti. Bu öyle bir hapsediliş ki¸ İngilizlerin İstanbul'u işgali¸ Rusya'nın bu devrimi yüzünden hedefine varamadı. Rusların ve Batı'nın şımarık çocuğu Yunanlılar da¸ İstanbul'da tutunamadığı gibi işgal hevesine kalktığı Anadolu'dan süpürülerek kendi sahillerini döven Ege'nin sularına gömülüp gitti.


İstanbul'a bakın¸ sultanların cülus günü gülen coşkulu yüzüdür¸ fener alayları sevinen tarafı¸ Mehter bölüğünün kös sesleri bir efe gibi ağır kıvrımlarının rüzgârda ses veren gümbürtüsüdür. Sultanların¸ büyük ilim ve sanat adamlarının ölümü gözyaşlarını denizin dalgalarında bir inci tanesine dönüştürür. Onun ders veren tarafı bin bir dramın hüzünlü sayfalarını açar bize. İstanbul'un fetih gününde Ayasofya kilisesine toplanıp Mesih'in kurtarıcı işaretini bekleyen papazların ve kadınların çaresizliği hurafe rüzgârı gibi esip her gün yalarken Ayasofya'nın o kurşundan kubbesini¸ bize batılın din halini almasının milletleri ne gibi çaresizliğe ittiğinin dersini verir. Bizanslıların hipodrom dedikleri Sultanahmet Meydanı dile gelse¸ nice kan ve gözyaşı macerasını anlatır¸ nice entrikaların ölüme sürüklediği insanların çaresizliğinin gözyaşlarını damlatır avuçlarımıza. Bakın mesela Bulgar köylüsü Bogomil adında bir papazın Bizans aristokrasisine karşı açtığı savaş yüzünden bu meydanda diri diri ateşe atılışının o yürek yaralayan hikâyesi¸ dinde tahammülsüzlüğün nelere mal olduğunun bir ibret aynası gibidir. Aslında bu tür olaylar¸ din adına halkı sömüren Bizans İmparatorluğu ile din adına bu sömürüye karşı çıkan Bulgar köylülerinin unutturulmak istenen mücadelesidir. Bu tür olaylar zamanın arka bahçesine hapsedilse bile hipodromu çevreleyen tarihî kalıntıların ve meydandaki dikilitaşın¸ hatta Ayasofya pencerelerinin aydınlığı bir sır gibi fısıldar bize. Sanki o fısıltı arasında Bizans'ın çürümüş yüzünün arkasındaki çaresizliği de dillendirilir ve bunların bu şehri yeni sahibine doğru hipodrom atlılarıyla bir koşuya çıkarmanın zorunluluğunu anlatır bize… Bu koşu¸ kendisini ihmal edenlerden alınan intikamın bir cevabı gibidir.


İstanbul¸ kendisini kuran ama ihmal eden¸ daha doğrusu istismar eden Bizans'tan yeni sahibine kucağını açarak intikamını aldı. Üstelik bu ilahi bir lütuf olarak tecelli etti. Kur'an-ı Kerim'de “Beldetün Tayyibetün” (34/Sebe¸ 15.) ifadesinin İstanbul'un fethine işaret olduğu söylenir. Büyük İslâm Âlimi Molla Cami'nin yorumu böyledir. Cami der ki: “Beldetün Tayyibetün' lâfzı ebced hesabiyle İstanbul'un fethine tarih düşmüştür: Hicrî 857 (Milâdî 1453).”u işareti Allah'ın Rasûlü de hissetmiş olacak ki; “Konstantiniye elbet bir gün fetholunacaktır; onu fetheden asker ne güzel askerdir ve onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır.” müjdesini vermiş ve Kostantiniye bu vaatten 8 asır sonra “İstanbul” adını alabilmiştir.


Bunun içindir ki¸ Osmanlı bu şehri¸ “Övülmüş Şehir” hassa­siyetiyle korudu ve zenginleştirdi. Camilerle¸ medreselerle¸ saray­larla… Cumhuriyet rejimi ihmal etse de¸ o kendine yeterliliğinin zenginleştirdiği yeni bir elbise giydirdi. Fatih'in bu emanetini zenginliği içinde¸ camilerinin kubbelerindeki kumrular¸ taraçalarındaki martılarla zikre dalmış bir derviş vecdiyle varlığını koruya­cak ve başşehir olmasa da şehirlerin başı olarak gönlümüzdeki saltanatını sürdürecektir.


Bu ülkede İstanbul için özlem duyan her insanın duygularında yankılanan geçmişin ihtişamı¸ geleceğin kurtarıcı işareti olarak algılanmaya devam ettikçe¸ İstanbul sadece Türkiye'­nin değil¸ dünyanın gözdesi olma imtiyazını sürdürecektir. Bu şehre gelen yabancıların hemen tamamına yakınının bu duyguları dile getirmesi¸ bir şeylerin ifadesi olmalıdır. Öyle olmasaydı¸ “İstanbul” adıyla müstakil bir gezi kitabı yazan Edmendo De Amıcıs; “İstanbul üzerinde müşterek bir görüş vardır: En güvensiz seyyah bile bu şehre güvenerek girer; hiç kimse İstanbul'da hayal kırıklığına uğramamıştır. Büyük eserlerin sihri ile bunların karşısında duyulan hayranlığın bununla bir alakası yoktur. İstanbul¸ önünde şair ile arkeologun¸ sefir ile tacirin¸ prenses ile gemicilerin¸ Kuzeyli ile Güneylinin hepsinin bir hayranlık duygusuyla haykırdığı bütün insanlığı kucaklayan ve son derece büyük bir güzelliktir.” der miydi?


Bu güzelliği gelin el birliği ile yarınlara taşıyalım¸ onu dünden bize emanet edenler¸ yarına götürme vebalini de üzerimize yıkmış olmuyorlar mı?..

Sayfayı Paylaş