KÖTÜ VE ZARARLI ŞEYLERE ENGEL OLAN: EL-MÂNİ'

Somuncu Baba

"Allah'ın birliği¸ O'nun zâtında¸ sıfat ve fiillerinde ortaya çıkar. Allah'ın zâtında
birliği¸ onun dengi olarak görülen başka ilâhların ve mülkünde ortağının
bulunmaması¸ diğer yaratılmış varlıklar gibi parçalardan birleşmiş bir varlık
olmamasıdır. Bir mü'minin tevhîd inancına sahip olabilmesi için
bütün bunlara inanması gerekir."

El-Mâni'; "mahrum etmek¸  vermemek¸ engel olmak" anlamındaki "men" kökünden türemiş bir sıfat olup¸ "kötü şeylere engel olan¸ hikmetine binâen dilemediği şeylerin gerçekleşmesine izin vermeyen" anlamında Yüce Allah'ın isimlerinden biridir. O¸ korunma çarelerini yaratmak sure­tiyle kullarını¸ beden ve din bakımından her türlü ek­siklik¸ tehlike ve helak unsurlarından koruyandır.[1]


Men' kavramı Kur'an-ı Kerim'de on altı âyette yer almakla birlikte isim olarak bulunmaz. Ancak¸ Arapça'da "menea" fiilinden türemiş farklı kalıplar tarzında bulunur. Bununla ilgili olarak âyetlerden bazı örnekler şöyledir:


"Bizi mu'cizeleri göndermekten¸ ancak¸  öncekilerin onları yalanlamış olması alıkoydu."[2]


"Rabbinin lütfünden her birine; onlara da¸ bunlara da veririz. Rabbinin lütfü (hiç kimseye) yasaklanmış değildir."[3]


"İşte bu bizim ihsanımızdır. Artık sen de (istediğine) hesapsızca ver yahut verme dedik."[4]


Bu âyetlerde de görüldüğü gibi¸ Allah'ın en güzel isimleri arasında yer alan el-Mâni ismi¸  her ne kadar doğrudan Kur'an-ı Kerim'de geçmemiş olsa da delâlet yoluyla mânâ olarak geçmektedir. Hz. Peygamber (s.a.v.)'den gelen rivâyetlerde ise açıkça yer alır. Şu rivâyette el-Mâni' ismi¸ "lütfedip veren" mânâsına gelen el-Mu'tî ismiyle birlikte kullanılır:


“Allah'tan başka ilâh yoktur. O'nun ortağı yoktur. Mülk O'nundur¸ hamd de O'na mahsustur. O her şe­ye güç yetirendir. Allah'ım¸ Senin verdiğine engel olacak da yoktur¸ vermediğini verecek de yoktur. Ve servet sahi­bi olanlara servetleri sana karşı bir menfaat veremez. Ya­ni servetine güvenerek sana âsî olanları o servetleri kurtaramaz.[5]


Bu rivâyetin birinci bölümünde¸ çok güzel bir şekilde tevhîd anlayışı ortaya konmaktadır.  İslâm dininin insanlığa sunduğu "ilâh" anlayışında "tevhîd" düşüncesi önemli bir yere sahiptir. Allah'a imanda en temel şart¸ Allah'tan başka varlıkları ilâh kabul etmemektir. Buna tevhîd inancı denir. İnsanlık tarihine baktığımız zaman her ne kadar Yaratıcı bir güç olarak Allah'ın varlığı kabul edilmişse de¸ onun ilâhlığı başka varlıklara¸ kurumlara ve nesnelere paylaştırılmak suretiyle tevhîd ilkesi ihlâl edilmiştir. Buna¸ Allah'a ortak koşmak mânâsına gelen ‘şirk' denilir. Hâlbuki bir Allah inancı¸ sadece ilâhî zata yönelik nitelemelerden ibaret olmayıp¸ aynı zamanda O'nun insan ve kâinatla olan ilişkisinin de bir ifadesidir. Dolayısıyla tevhîde dayanmayan bir Allah inancı¸ O'nun katında makbûl değildir.  Tevhîd¸ "birlemek¸ bir şeyin bir olduğuna hükmetmek" mânâlarına gelir.  Bu anlamda tevhîd¸  Allah hakkında kullanıldığı zaman "eşi¸ ortağı ve benzeri olmayan bir ve tek" demektir. Bu mânâda Allah'ın tek ve biricik oluşu¸ "Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır."[6] ve "De ki: O Allah bir tektir."[7]  âyetlerinde vurgulanır. Onun için bir Müslüman'ın Yaratan Allah'la¸  yaratılan varlıklar arasındaki sınırı kavraması tevhîdin gereğidir.


Tevhîd¸ Yaratanla Yaratılan Varlık Arasındaki Sınırı Gözetmektir


Allah'ın birliği¸ O'nun zâtında¸ sıfat ve fiillerinde ortaya çıkar. Allah'ın zâtında birliği¸ onun dengi olarak görülen başka ilâhların ve mülkünde ortağının bulunmaması¸ diğer yaratılmış varlıklar gibi parçalardan birleşmiş bir varlık olmamasıdır. Bir mü'minin tevhîd inancına sahip olabilmesi için bütün bunlara inanması gerekir. Kur'ân-ı Kerim'de Allah'ın zâtî birliğini ifade eden pek çok âyet bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şöyledir:


 "Allah'tan başka ilâh yoktur."[8]


"Allah ile beraber başka ilâhlar edinmeyin."[9]


"Allah¸ kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan bir Allah'tır."[10]


İslâm öncesi câhiliye döneminde Mekke'de yaşayan putperestler¸ Allah'la birlikte putları da ilâh edindiklerinden¸ tarihte Hıristiyanlar¸ "Baba¸ Oğul ve Kutsal Ruh" üçlemesiyle ulûhiyeti parçaladıklarından ve Allah'ın Hz. İsa'nın bedenine hulûl ettiğini iddia ettiklerinden; Maniheistler İyilik ve Kötülük Tanrısı diye iki tanrı edindiklerinden dolayı Allah'ın zâtında tevhîdi ihlâl etmişlerdir. Bütün bunlara reddiye mâhiyetinde Kur'an-ı Kerim'de Tevhîd Suresi diye de adlandırılan İhlâs Suresi¸ İslâm'ın Allah anlayışını ortaya koymaktadır:


"De ki: ‘O¸ Allah'tır¸ bir tektir. Her şey O'na muhtaçtır. O¸ hiçbir şeye muhtaç değildir. O'ndan çocuk olmamıştır. Kendisi de doğmamıştır."[11] 


Yüce Allah¸ zatında bir olduğu gibi sıfatlarında da birdir. O¸  zâtına uygun bir şekilde en kâmil sıfatlara sahiptir. Allah'ın zâtı hakkında vâcip/varlığının zorunlu gereği olan yetkin sıfatlarını bilip öylece inanmak ve O'nun yüce zâtını noksan sıfatlardan soyutlamak tevhîd inancının bir gereğidir. Allah'ın isim ve sıfatlarında tevhîd¸  bu sıfatların yaratıkların sıfatlarına mâhiyet anlamında bütün yönleriyle hiçbir zaman benzemediğini kabul etmektir. Allah'ın bazı sıfatlarıyla insanların sıfatları arasında isim benzerlikleri bulunabilir. Mesel⸠ Allah da işitir¸ insan da; Allah da görür¸ insan da; Allah da konuşur¸ insan da; Allah'ın da ilmi vardır insanların da… Ancak arada çok temel farklılıklar bulunur. Allah'ın sıfatları zâtîdir¸ ezelîdir¸ yani sonradan kazanılmış değildir; ebedîdir¸ eksilme ya da yok olmaya maruz kalmaz. O'nun sıfatları mutlak anlamda hiçbir yaratığın sıfatlarına benzemez. Oysa insanın sıfatları kendisi gibi mümkündür¸ zorunlu değildir. Var olması da olmaması da mümkündür. Var olması Allah'ın yaratmasına bağlıdır. Nasıl ki insan¸ bazı sıfatları çalışarak sonradan kazanırsa¸ aynı şekilde çeşitli sebeplerden dolayı bu sıfatları her an kaybedebilir.


Veren de O'dur¸ Alan da O'dur


Yukarıdaki rivâyetin ikinci bölümünde ise¸ özlü bir şekilde şu dua yer almaktadır:


"Allah'ım! Senin verdiğine engel olacak yoktur¸ vermediğini verecek yoktur. Servet sahi­bi olanlara¸  servetleri¸  sana karşı bir menfaat veremez. Servetine güvenerek sana âsî olanları o servetleri kurtaramaz."


Bu duada Cenâb-ı Hakk'ın el-Mâni' ismi¸ el-Mu'ti ismiyle ile birlikte zikredilmiştir. Çünkü mülk¸ hükümranlık O'nundur.  Hiç kimse O'nun mülkünde O'na ortak değildir. Bu husus Kur'an'da şöyle anlatılır: "De ki: ‘Ey mülkün sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin. Dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin¸ dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü yetensin."[12]


Yüce Allah¸ görünen ve görünmeyen âlemlerin sahibi ve yöneticisidir. Hem dünya ve hem de âhiretin hükümranlığı O'nun zat-ı ilâhiyyesine hastır. Dolayısıyla¸ mülk¸ ister iktidar mânâsına gelsin¸ ister mânevî dünyanın iktidârı mânâsına gelsin¸ ister zenginlik mânâsına gelsin¸ isterse egemenlik anlamında kullanılsın¸ fark etmez. Bir mü'min bütün bu nimetlerin insanın elinde bir emânet olduğunu bilmelidir. Eşya ile olan ilişkilerin düzenlenmesinde asla "Mâlikü'l-mülk" olan Yüce Allah göz ardı edilmemelidir.


Yeryüzünde Allah'ın bazı kullarına vermemesi¸ (hâşâ) O'nun cimriliğinden değil¸ imtihan dünyasına egemen olan hikmetinden dolayıdır. İnsan gerçek anlamda veren ve alanın Allah olduğunu bildiği takdirde nimetlerin gelmesi halinde şımarmadığı gibi¸ gitmesi halinde de üzülmemelidir. Veren de O'dur¸ alan da O'dur. O'dur mülkün ve saltanatın sahibi. Eğer insan¸ emânet bilinciyle hareket ederse¸ yaşadığı dünyada başına gelen şeyler karşısında ölçülü hareket eder. Bâzen bize sunulan nimetler "lütf-i cemîl" olur¸ bazen de "lütf-i cezîl" olur. "Ne varlığa sevinirim¸ ne yokluğa yerinirim¸ aşkın ile avunurum¸ bana seni gerek seni" diyen Yunus Emre'miz nimetler karşısındaki durumumuzun nasıl olması gerektiğini çok güzel bir şekilde anlatmıştır.


O halde her Müslüman'ın Yüce Allah'ın el-Mâni' isminden çıkaracağı sonuç şudur: Eğer Yüce Yaratan¸  bizim hayrımıza bir şey dilemişse¸ O'nun lütf-i keremini engelleyecek hiçbir güç yoktur.


 


 


 


 






[1] El-Beydâvî¸ Kâd Şerhu Esmâillâhi'l-Hüsn⸠Beyrut¸ 2011¸ s. 334.



[2] 17/İsr⸠59.



[3] 17/İsr⸠20.



[4] 38/Sâd¸ 39.



[5] Buhari "Ezân"¸ 155; "Deavât"¸ 18; Müslim "Salât"¸ 193; Tirmizi "Salât"¸ 108.



[6] 2/Bakara¸ 163.



[7] 112/İhlâs¸ 1.



[8] 3/Âl-i İmrân¸ 62.



[9] 16/Nahl¸ 51.



[10] 2/Bakara¸ 255.



[11] 112/İhlâs¸ 1-4.



[12] 3/Âl-i İmrân¸ 26.

Sayfayı Paylaş