GİZLİ ŞİRK: RİYÂ

Somuncu Baba

"Nihâyet ehli¸ güzellikleri ‘cem' halinde¸ günahları ise ‘fark '
halinde bulurlar. Yani güzellikleri kendilerinden bilmezler¸
ancak günahları kendilerinden bilirler. Bu konuda iyilikleri
yaparken bunu Hakk'a nisbet etmek gerekir."

Riyâ kelimesi terim olarak¸ "gösteriş yapmak" mânâsına gelmektedir. İslâm nazarında riyâ; amel işlerken kulun Allah'tan başkasını düşünmesi ve ihlâsı terk etmesidir. Kur'ân-ı Kerim'deki şu âyetler bu hususa dikkat çekmektedir:


"Ey iman edenler! Allah'a ve âhiret gününe inanmadığı halde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi¸ sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu¸ üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmez."[1]


"Münâfıklar¸ Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Allah da onların bu çabalarını başlarına geçirir. Onlar¸ namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar¸ insanlara gösteriş yaparlar ve Allah'ı pek az anarlar."[2]


Riyâ ile amelini boşa çıkaranların perişan hallerini Muhyiddin İbnü'l-Arabî (ö. 638/1240) şu şekilde dile getirmektedir: "Hüsranda kalanların en kötü durumda olanı¸ işlediği salih amelleri halka gösteren ve riyâ ile iyi amelini yok edip şahdamarından daha yakın olan Allah'ın huzuruna kötü amellerle çıkandır."[3]


Kulluk Allah içindir. Ömür Allah yolunda tüketilirse mübârektir. Kötülüklerden kaçınmak da iyiliklere ermek de sadece Allah için yapılmalıdır. İşlediğimiz amelleri sadece Allah'a arz edebilmeliyiz. Allah için işlenmeyen ameller boşa çıkmaktadır. Bu gerçeği Fudayl b. Iyâz (ö. 187/802) şu tesbiti ile anlaşılır kılmaktadır: "Halk için ameli (ve günah olan şeyleri) terk etmek riyâdır¸ halk için amel (ve ibadet) etmek ise şirktir."[4]


Riyâkârlıktan kaçındığımızı görmek ve riyâkâr olmadığımızı yansıtmak bile sıkıntılıdır. Tasavvufta terk bilinci esastır. Allah ile aramızdaki en büyük perde nefis perdesidir. Benlik duygusunu ortadan kaldırmadan¸ kendimizi görmekten kaçınmadan kulluk gerçeğine eremeyiz. "Riyâkârım diye yemin etmem¸ riyâkâr değilim diye yemin etmemden daha hoşuma gider."[5] diyen Fudayl b. Iyâz ne kadar haklıdır.


İhlâs ile Riyânın Bir Arada Bulunmaması


Riyâ ehli yaptıklarını duyurmak ister; reklamı sever; gösterişe kalkışır; alkışı¸ takdiri¸ beğeniyi¸ onaylanmayı¸ taltifi bekler. Hâlbuki tasavvufta dervişin zemmi de medhi de bir görmesi esastır. Başkalarının kınamasına da aldırmaz takdirine de bel bağlamaz. Sûfî ücretli kul değil¸ sırf kuldur. Dervişin hesabı olmaz. Derviş hasbî adamdır. Göstermek ve görülmek derdine düşmez. Ama riyâya müptelâ olanlar halk nazarında itibar kazanmak isterler. Riyâ ehli rütbe peşinde koşar; dertleri taç ve hırkadır; birtakım payeler için yaptıklarını insanlara gösterme derdine düşerler. Allah erleri ise ihlâslı kullardan olmak ister¸ Allah için ibadet eder¸ Allah'tan başkasının yaptığını bilmesini istemez¸ Allah'ın rızâsını ve âhiret diyarını kazanmak yegâne derdidir. Derdi Allah olanın¸ kalbi Allah'a bağlı kalanın¸ istediğini Allah'tan isteyenin¸ Allah'ın beğenisini kazanma iştiyâkına düşenin yâr ve yardımcısı Allah'tır. Allah o kuluna öyle yardım eder ki¸ onu katına yükseltmekle kalmaz¸ insanların gözünde de onun şanını artırır¸ değerine değer katar. O nedenle kul¸ "Allah bilsin¸ gerisi beni alakadar etmez." demelidir. İyilik yapıp denize atmalı¸ balık bilmezse Halık bilir umudunu korumalı. Ebu Bekir Kelâbâzî (ö. 385/995)'nin ifadesiyle¸ insanlar arasında itibar kazanmak amacıyla yaptıklarını başkalarına işittirmeye kalkışanların yaptıklarını Allah insanlara sevimsiz kılmakta¸ onu onların gözlerinde küçük düşürmekte¸ onların nazarındaki değerini alçaltmakta ve insanlara rezil etmektedir.[6]


İbadetlerin Perdelemesi


Üçüncü devre Melamîliğinin pîri Muhammed Nûru'l-Arabî (ö. 1305/1887) sevenlerini riyâya düşmekten sakındırmakta¸ yapmış oldukları ibadetleri görmemelerini tavsiye etmekte¸ ibadetleriyle vuslata ereceklerine kani olmamalarını¸ mahviyet duygusuna bürünmelerini¸ her an ibadetle meşgul olsalar dahi ibadetlerinin noksanına hükmetmelerini tenbih etmektedir. Çünkü ona göre ibadet ve itâatler bazen vuslata değil Hak'tan perdelenmeye bile sebep olmaktadır. Onun ifadesiyle söyleyecek olursak deriz ki:


"Bir kişi ameli sebebiyle Hakk'a kurbet ettiğini/yakınlaştığını düşünürse ehl-i isyândan olur. İbadetler ile ucb etmek ve dâvâ-yı bâtıla ile diğer kullara mazhariyet iddiasında bulunmak sûfîlerin bazen düştüğü hatalardandır. Bu ise nefsânî kirlerin¸ cismânî kirlerin¸ rûhânî karanlıkların esasıdır. İsyan edenler isyanıyla¸ tâat sahipleri de ona güven sebebiyle Hak'tan mahcup olurlar. Hz Peygamber (s.a.v.) bile ‘Ben ancak bir beşerim.' demiştir. Kul salih ameli kendinden görmemelidir. Hak Teâlâ katında en üstün amel ağyâr için yapılmayandır. Buna cennet arzusu¸ cehennem korkusu dâhildir. Bir beklenti olmamalıdır. Suretâ âmil kul ise de o güç ve iradeyi veren Hak'tır."[7]


Muhammed Nûru'l-Arabî bu ifadeleriyle bizlere ibadetlerimiz karşılığında sevap ve mükâfat beklentisine koyulmamızın kendimizde bir varlık gördüğümüzün işareti olduğunu söylemektedir. Kendimizde varlık görmeye kalkışmak¸ Hakk'ı bilmemizin önündeki en büyük engeldir. Zira şeytan da kendinde varlık gördüğü için Hz. Âdem'in varlığındaki Muhammedî hakikati yani zat¸ sıfat ve ef'âl tecellîlerini nefyettiği için Hak'tan perdelenmiştir. O nedenle¸ "İddia sahibi olmaktan sakın." diyen Muhammed Nûru'l-Arabî'ye göre yapılan her iyilik Hak'tan¸ her kusur ise nefisten bilinmelidir.[8] Muhammed Nûru'l-Arabî bu gerçeği şu sözleriyle daha anlaşılır kılmaktadır:


"Nihâyet ehli¸ güzellikleri ‘cem' halinde¸ günahları ise ‘fark' halinde bulurlar. Yani güzellikleri kendilerinden bilmezler¸ ancak günahları kendilerinden bilirler. Bu konuda iyilikleri yaparken bunu Hakk'a nisbet etmek gerekir. Bu kurb-ı ferâizdir. Kötülüklere gelince bundan nefsine pay çıkar. Bu da kurb-ı nevâfildir. ‘Sana gelen her iyilik Allah'tandır. Sana gelen her kötülük ise kendindendir."[9]


İhlâstan Ödün Vermemek


Seyr u sülûkta ibadete devamın önemine sürekli vurgu yapan Sivaslı mutasavvıf şair Şeyh Hâlid Efendi (ö. 1350/1931)¸ seyr u sülûkun kemâlini ihlâsa bürünmekte görür. O şu gazeliyle bizleri ihlâstan ödün vermemeye davet etmektedir:


Sâlik-i Hak için her anda ihlâs


Lâzımdır etmeklik amelde ihlâs


 


Ecsâda benzetdi ârif a‘mâli


Bilirseñ rûh oldu amelde ihlâs


 


Zâhidân isteyip ecr ü mesûbât


Eyledik sanırlar amelde ihlâs


 


Sen kulsun kullara lâzım ibâdet


Edip vechen li'llâh amelde ihlâs


 


İbâdet memlûkuñ ihsân Mâlik´iñ


Ya neden etmezsiñ amelde ihlâs


 


Olmasa va‘d ile hem de va‘îdi


Acep etmez miydiñ amelde ihlâs


 


Havl ü kuvvet Hak´dan yok sende senlik


Tecrîd ol bul var sen amelde ihlâs


 


Ne hidmetle olduñ nâil-i elf


Añlarsañ yoklukda amelde ihlâs


 


İlâhî rahm eyle hâl-i Hâlid´e


İhsân et lutfuñdan amelde ihlâs[10]


Riyâ Tehlikesi


Darendeli Osman Hulûsi Efendi (ö.1410/1990)¸ Divan'ında riyâdan o kadar çok korkmakta¸ riyâ tehlikesinin büyüklüğüne o kadar çok dikkat çekmekte¸ riyâ denilen perişanlıktan o kadar çok yakınmaktadır ki¸ kaş yapalım derken göz çıkaran riyâ ehline murâkabe ve muhâsebe derslerine devam etmeyi önermektedir.


Sa'y eder zâhid ki zühd ile rızâ tahsîl ede


Bilmez o kim bu amel zerk u riyâ hâsıl kılar


mısraında zühd ve gayreti ile rızâyı elde etmek isteyen kimi zâhid geçinenlerin amellerine riyâ ve gösteriş kattıklarını¸ riyâları yüzünden mahcup ve mahsur konuma düştüklerini haber vermektedir. Allah bizleri ancak riyâsız olduğumuz ve her derdimizi O'na arzettiğimiz zaman muvaffak kılacaktır. Osman Hulûsi Efendi'nin dizelerine kulak verdiğimiz zaman riyâdan sakınmanın yolunu öğrenmekte¸ rızâ gemisine binip sâhil-i selâmete çıkmanın huzurunu yakalamaktayız. Bakınız Osman Hulûsi Efendi nasıl da candan sesleniyor bizlere:


Her ne dilersen Kibriyâ ihsân eder ol bî-riyâ


İste murâdını dilâ vakt-i seher vakt-i seher


  ***


Şol müselsel turrası îmânımızdır şübhesiz


Hamdü li'llâh tâat-ı zerk u riyâdan geçmişiz


  ***


Zerk u riyâdan geçmişiz


Tevhîd-i sırfı seçmişiz


Aşk bâdesinden içmişiz


Ol sâkî-i devrân bizim


***


Nâmûs u ârı varı hep zühd ü riyâ zünnârı hep


Terk eyleyip ağyârı hep arkadaşlık eyler misin


***


Ey abd-i makbûl dönme sağ u sol


Budur doğru yol Hakk'ı zikr eyle


 


Murâdın irfân edesin iz'ân


Ey sevgili cân Hakk'ı zikr eyle


 


Her ân her nefes gayra meyli kes


Budur sana bes Hakk'ı zikr eyle


 


Fikr-i hevâdan kalb-i riyâdan


Geçip sivâdan Hakk'ı zikr eyle


 


Uyan ey mürde düşüp bir derde


Kalkıp seherde Hakk'ı zikr eyle


 


Tutup bir etek ol ballı petek


İnle bülbül tek Hakk'ı zikr eyle


 


Hulûsî hâs ol ehl-i ihlâs ol


Bahra gavvâs ol Hakk'ı zikr eyle


***


Cefâdan iştikâsı âşıkı gamdan halâs etmez


Riyâ ile edilen tâatın ihlâsı hâs etmez


Şirk-i Hevâ


Kurtuluşumuz ilâhî rızâya ermektedir. Allah'ın rızâsını kazanmaktan başka sâadet yoktur. Allah ile dost olanın başkasına eyvallahı olmaz. Allah'tan hoşnut olanın başkasına yaranması olmaz. Makalemi gösteriş için ibadet etmenin tehlikesine dikkat çeken Süleyman Uludağ'ın şu tesbitleri ile tamamlamak istiyorum:


"Mü'min sadece Allah'a ibadet eder. Allah'tan başkasına tapmak şirk olduğu gibi riyâ gösteriş için ibadet etmek de şirktir. Gösteriş için olan ibadetler şekil ve suret olarak Allah için yapılıyormuş gibi olsa da¸ esas amaç ve maksat olarak başkalarının tekdirini¸ beğenisini¸ övgüsünü ve güvenini kazanmak; bunu da maddî çıkar sağlamanın¸ şöhret olmanın ve belli bir makam elde etmek aracı olarak kullanmak olduğundan şirktir. Buna ‘örtülü şirk' denir. ‘Üstü kapalı şirk'¸ ‘gizli şirk' denir. Aslında büyük bir şirk olduğu hâlde buna şirk-i asgar/küçük şirk de denir. Gösteriş için ibadet eden kişi hem Hak Teâlâ hem de kullarına karşı suç işlemiş olur. Çünkü O'nu da¸ bunları da aldatma gibi bir yol tutmuştur. Yüce Allah sırf kendisi için yapılan ibadetlerden başkasını kesinlikle kabul etmeyeceğini bildirmiştir. Şöyle buyurur: ‘İhlâslı olarak O'na ibadet et.'[11] Kur'ân samimiyetle ibadet eden ihlâslı kulları över.[12] Sadece hulûs ile hulûs-i kalble yapılan ibadetlerin Allah katında değeri vardır. Hadiste; "Riyâ şirktir."[13] buyurulmuştur. Riyâ da nesnel değil¸ öznel bir şeydir¸ bir niyet ve gönül işidir. Kimin ihlâslı¸ kimin riyâkâr olduğunu dıştan bakılınca kesin bir şekilde belli olmadığından¸ başkalarının ibadet ve kullukları konusunda bu açıdan hüküm vermek ve değerlendirmek imkânı yoktur. Bir Müslüman ancak kendi ibadetlerini ve ubûdiyetlerini bu bakımdan değerlendirebilir. Daha doğrusu değerlendirmelidir."[14]


 






[1] 2/Bakara¸ 264.



[2] 4/Nis⸠142.



[3] Kuşeyrî¸ er-Risâle¸s .394.



[4] Kuşeyrî¸ er-Risâle¸ s. 424.



[5] Kuşeyrî¸ er-Risâle¸ s. 424.



[6] Göktaş¸ Kelâbâzî ve Tasavvuf Anlayışı¸ s. 244-245.



[7] Bolat¸ Muhammed Nûru'l-Arabî¸ s. 107.



[8] Bolat¸ Muhammed Nûru'l-Arabî¸ s. 107-108.



[9] Bolat¸ Muhammed Nûru'l-Arabî¸  s. 108.



[10] Yıldız¸ Şeyh Halid Divanı¸ s. 205.



[11] 39/Zümer¸ 2¸ 11¸ 14.



[12] 37/Saffât¸ 40¸ 47¸ 128¸ 160¸ 169.



[13] Tirmizi¸ Nüzur¸ 9; İbn Mâce¸ Fiten¸ 16; Aclûnî¸ Keşfü'l-haf⸠435.



[14] Uludağ¸ "İstimdâd"¸ Tasavvuf¸ yıl 3¸ sy.8¸ s. 16.

Sayfayı Paylaş