BEYAZ BULUT

Somuncu Baba

Yemleri toplayan güvercinler¸ "Hacı Dede beri bak! Kulağına deri tak!" diye bağırarak yeniden bisikletin arkasına düşerlerdi. Çocukların bu çığlıklarını duymuyormuş gibi ardına hiç bakmazdı "kendisi giden." Her gün başka bir mahalleye yağan o bereketli¸ beyaz bulut¸ her gelişinde arkasına şekerler ve mutlu çocuklar serpiştirirdi… Çocuklar yorulduğunda onun da sesi uzaklaşır¸ kollarını bir kuşun kanatları gibi çırparak uçar; süzülür¸ kaybolurdu.

Kuşluk vakti gelirdi. Bir ılık yel eser¸ bir rahmet bulutu gibi geçerdi mahalleden. Bembeyaz bir ses yankılanırdı sokak aralarında. Çocukları¸ çığlık çığlığa arkasından koşturan bir ses.


 


"Kendisi gidiyoooor! Kendisi gidiyooor!"


 


Bu sese aşina çocuklar¸ uzun bir koşuya hazırlanırdı. Bir yayla meltemi yalardı yüzlerini. O¸ beyaz ses¸ hep aynı güzergâhtan geçerdi. Onun geçeceği yolun iki yakasında kimi ayakkabılarının bağlarını sıkılar kimi bilyelerini cebine doldururdu telaşla. Oyunda ebe olan çocuklar bağışlanır¸ yakalananlar salıverilirdi. Bütün oyunlar yağmur sonrasına ertelenirdi. Bir beyaz yağmura tutulurdu çocuklar. Şeker burcuna girerdi güneş. Mevsim akide¸ saatler sormuk şekeri olurdu birden.  Muştular çarpardı evlerin camlarına. Havaya fırlatılan çelik çomaklardan ürken kuşlar havalanırdı ağaçlardan. Beyaz bulutun geldiğini birbirlerine müjdeleyen çocukların neşeli sesleri yükselirdi tozlu yollarda. 


 


"Hacı Dede geliyooor! Hacı Dede geliyoooor!"


 


Her hafta dolu gibi yağıp geçerdi Hacı Dede. İri¸ beyaz kanatlı bir kuş gibi uçarak gelirdi. Çocuklar ona doğru koşarak giderlerdi. Hacı Dede¸ mahalleye girince¸ bisikletinin direksiyonunu bırakır¸ iki elini yana açardı. Rüzgârın dalgalandırdığı beyaz önlüğünün etekleri havalanır¸ beyaz bir güvercin gibi kanatlanırdı. Hacı Dede ve çocuklar birbirlerine yaklaştıkça sesler de karışırdı. Yüzünden eksik olmayan o gülümsemeyle çocuklara şeker yağdırır¸ bağırarak yoluna devam ederdi.


 


"Kendisi gidiyooor! Kendisi gidiyooor!"


 


Çocuklar¸ kendisi giden o beyaz ve bereketli sesin arkasına düştüklerinde¸ mahallede bir kahkaha tufanı ve çok sesli bir koşu başlardı. Çocuklar¸ dillerinde neşeli bir tekerlemeyle¸ bir ırmak olup akarlardı bisikletin arkasından. Hacı Dede¸ neşeli bir tekerlemeydi çocukların dilinde. Koşarken hep bir ağızdan bağırırlardı.


 


Hacı Dede beri bak! Kulağına deri tak! Hacı Dede beri bak! Kulağına deri tak!"


 


Tüm varını şeker yapıp çocuklara savuran¸ beyazlara bürünmüş bir gönlü deliydi Hacı Dede. Bir yayladan inip geçtiği tarlalara bereket bağışlayan ak köpüklü bir çağlayandı. Pamuk gibiydi sakalları. Başındaki şapka¸ ayaklarındaki naylon ayakkabılar¸ elbisesinin üzerine giydiği uzun önlüğü¸ bisikleti¸ bisikletinin direksiyonuna bağladığı kurdeleler¸ ön tekerleğin iki yanındaki rüzgârgülleri¸ çocuklara yağdırdığı akide şekerleri¸ söylediği ilahiler… hepsi beyazdı.


 


Çocukların ufkunda bembeyaz bir buluttu. Geçtiği sokaklara şeker olup yağardı. O bulutun yağdırdığı şekerleri¸ kapabilmek için delice koşardı çocuklar. Hacı Dede¸ elini cebine her daldırdığında¸ tekerlemeler söyleyen çocukların sesi kesilirdi bir an. Yağmuru beklerlerdi. Hacı Dede¸ şekerleri havaya doğru fırlattığında¸ çığlıklar yeniden yükselirdi. Çocuklar¸ cami avlusunda yem atılmış güvercinler gibi şekerlerin düştüğü yere üşüşürlerdi.


 


Yemleri toplayan güvercinler¸ "Hacı Dede beri bak! Kulağına deri tak!" diye bağırarak yeniden bisikletin arkasına düşerlerdi.  Çocukların bu çığlıklarını duymuyormuş gibi ardına hiç bakmazdı "kendisi giden." Her gün başka bir mahalleye yağan o bereketli¸ beyaz bulut¸ her gelişinde arkasına şekerler ve mutlu çocuklar serpiştirirdi… Çocuklar yorulduğunda onun da sesi uzaklaşır¸ kollarını bir kuşun kanatları gibi çırparak uçar; süzülür¸ kaybolurdu.


 


Hiç kimsesi yoktu Hacı Dede'nin. Tek başına yaşardı. Şeker yağdırdığı mahallelerden eski teyp¸ radyo¸ saat¸ gaz ocağı… ne bulursa satın alır¸ onları tamir ederek kasaba pazarında satardı… Kazandığı tüm paraları şekere tahvil eder¸ çocukların mutluluğu için harcardı.


 


Bazen bisikletinin arkasında kocaman bir limonata küpü ile gelirdi. Bir limonata sebili gibi akardı. Okulların kapısında bekler¸ çocuklara limonata dağıtırdı. Teneffüs zili çaldığında çocukların hücumuna uğrardı. Elindeki uzun kepçesiyle bardakları doldurup doldurup çocuklara verirdi. Öğrenciler onun etrafına yığılır¸ her biri bir yanından çekiştirir¸ üstünü başını yolarlardı. Yaramazlar¸ onun kollarına¸ omzuna asılır; kimi sırtına biner¸ kimi eteğini çekiştirirdi.


 


Tamir ettiği eşya¸ radyo olursa "kendisi konuşuyoooor!" Gaz ocağı olursa "kendisi yanıyooor!" diye bağırarak satardı. Tamir ettiği eşyaları pazaryerine dizerdi. Bir kasete kendi sesini kaydeder¸ teybin düğmesine basar¸ oradan uzaklaşırdı. Tamir edilen teyp¸ hem kendi reklâmını hem de diğer eşyaların reklâmını yapardı. Hacı Dede uzaklaşınca¸ akşamdan kendi sesini kaydettiği kaset çalmaya başlardı. Tamir edilen teyp¸ meraklı alıcılara uzun uzun anlatırdı.


 


 "Ben konuşurum. Konuşmayı biliyorum. Türkü de söylerim¸ ilahi de. Hatta ezan okurum. Bakın bu gaz ocağı da kendisi yanar. Bu saat¸ vakti kendisi söyler. Bu radyo beş dil biliyor…  İsterseniz size bir ilahi söyleyeyim mi?"


 


Reklâm faslı bittiğinde Hacı Dede'nin sesinden bir ilahi başlardı.


 


Ben yürürüm yane yane 
Aşk boyadı beni kane 
Ne akılem ne divane 
Gel gör beni aşk neyledi.


 


Bazen gözden kaybolurdu. "Yine uçtu bizim deli" derlerdi arkasından. Hacdan dönenler¸ yemin billâh edip Hacı Dede'yi Kâbe'de gördüklerini anlatırlardı. Deli miydi? velî miydi? Kimse bilmezdi ama o¸"aklın sırdaşı deliliktir ey canlar" derdi hep. Hac mevsiminde "uçtum gittim¸ uçtum geldim. Kendim gittim¸ kendim geldim" diye geçerdi mahalleden. Çocukların üstüne şeker yerine hurma yağdırırdı.



Ocak ayıydı. Kar¸ üç gün boyunca aralıksız yağmıştı. İhtiyarlar¸ o güne kadar öyle bir kış görmediklerini anlatıyordu. Rüzgâr hiç susmuyor¸ geceler boyu yağan karları savuruyordu. Evlerin kuzey tarafları dam boyu kar olmuştu. Çatılar dahi görünmüyordu. Bütün kasaba beyaz bir örtüye teslim olmuştu. Öğle ezanından önce bir sala sesi yükseldi minarelerden… Beyaz bulut ölmüştü.


 


Bembeyaz gelirdi mahalleye. İri¸ beyaz bir kuş gibi uçardı sokaklarda. Bir şeker yağmuruydu o. Kuşluk vakti¸ ılık bir rüzgârla¸ beyaz bir sesle gelirdi. Bembeyaz bir günde¸ bir fırtınayla gitti ve bir daha hiç gelmedi kendisi giden. Ne o ses geçti mahalleden ne de şeker burcuna girdi mevsimler…


 


O günden sonra oyunlarını hiç ertelemedi çocuklar…

Sayfayı Paylaş