AZIKLARI YARATIP, BEDENLERİN VE RUHLARIN GIDASINI VEREN: "EL-MUKÎT"

Somuncu Baba

"İslâm'da genel mânâda rızk iki kısma ayrılır: Bunlardan ilki¸ mutlak¸ diğeri
de tayin edilmiş rızktır. Birincisi herkesin yararlandığı ot¸ su¸ hava vb. gibi
şeyler; diğeri ise¸ insanın arayıp bulduğu ve helâlinden elde ettiği
özel mülkiyetidir. "

El-Mukît; "korumak¸ birine canlılığını sürdürecek kadar gıda vermek¸ gücü yetmek" mânâlarındaki kavt kökünden türemiş bir sıfattır. "Azıkları yaratıp¸ bedenlerin ve ruhların gıdasını veren¸ gücü yetip koruyan¸ muktedir ve kulların amellerine şahit olan" demektir. Yüce Allah'ın en güzel isimlerinden olan el-Mukît¸ Kur'an-ı Kerim'de sadece bir âyette geçer: "Kim güzel bir (işte) aracılık ederse¸ ona o işin sevâbından bir pay vardır. Kim de kötü bir (işte) aracılık ederse¸ ona da o kötülükten bir pay vardır. Allah¸ her şeye güç yetiren ve gözetip koruyandır."[1]


El-Mukît: Bedenlerin Gıdasını Veren


El-Mukît isminin anlamlarından birisi¸ azık olarak yiyecek ve içecekleri yaratıp bedenlere gönderen mânâsına gelir. Burada azıktan maksat¸ bedenin hayatta kalmasını sağlayacak olan besin maddeleridir. İnsan iyi beslenirse¸ beden sağlığını koruyabilir. İslâm inancına göre¸ bütün canlılara rızk veren¸  Allah'tır. Yüce Allah'ın en güzel isimlerinden birisi er-Rezzâk¸ el-Mukît'in anlamını da ihtivâ eder. İşte "er-Rezzâk" Allah'ın bir sıfatı olarak¸ tekrar tekrar rızık veren¸ onu sürekli artırıp çoğaltan demektir. Rezzâk vasfı¸  Kur'an'da sadece bir âyette Allah'a tahsis edilmiştir:  "Şüphesiz Allah rızık verendir¸ güçlüdür¸ çok kuvvetlidir."[2] Bu sebeple "er-Rezzâk" ismi sadece O'na izafe edilir¸ Allah'tan başkası adına kullanılamaz. Ama bu ismin/sıfatın başına ‘abd/kul' sözcüğü eklenerek  "Abdürrezzâk/Rızık verenin kulu" anlamında insana isim olarak verilebilir.


Er-Rezzâk olan Rabbimizin bu isminin ve kudretinin tecellisi olarak biz kullarına ve canlılara verdiği rızık¸  canlı varlıkların maddî haz almaları ve faydalanmaları için beslendikleri şeylerdir. Rızık¸  bir kimsenin ister özel mülkü olsun veya olmasın; yenilen¸ içilen ve diğer şekillerde kendisinden faydalanılan mallara denilir. Çünkü insan ve diğer canlıların yaşayabilmeleri için buna ihtiyaçları vardır. Kaldı ki¸ ibadetleri yapabilmemiz için insana güç katan şeylerden birisi de beslenmedir.


İslâm'da genel mânâda rızk iki kısma ayrılır: Bunlardan ilki¸ mutlak¸ diğeri de tayin edilmiş rızktır. Birincisi herkesin yararlandığı ot¸ su¸ hava vb. gibi şeyler; diğeri ise¸ insanın arayıp bulduğu ve helâlinden elde ettiği özel mülkiyetidir. Bu ikinci anlamdaki rızk¸ insan için ayrılmıştır. İnsan¸ bu rızkını elde etmek için bir kesp¸ çaba ve gayret içine girmelidir. İnansın ya da inanmasın¸ herkese çalışmasının karşılığı vardır. Bu anlamda Yüce Allah her canlının rızkını tekeffül etmiştir. Bir âyette bu husus açıkça belirtilir:  "Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki¸ rızkı Allah'a âit olmasın. Her birinin (dünyada) duracakları yeri de¸ (öldükten sonra) emâneten konulacakları yeri de o bilir. Bunların hepsi açık bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da yazılı)dır."[3]


El-Mukît: Canlıların Hücrelerini Sürekli Yenileyen


Yüce Allah'ın el-Mukît isminin bir diğer anlamı da¸ "insanın ve bütün can taşıyan varlıkların sağlıklarını korumaları için hücrelerini sürekli yenileyen"dir. Bu bağlamda rızık¸ azık olanı da olmayanı da kapsar. Her canlının bedeninde yaş ya da hastalık durumuna göre deformeler yaşanabilir. Ama Yüce Allah öyle bir sistem kurmuş ki¸ ölü olan hücreler atılıyor ve yerlerine yenileri getiriliyor. Bu anlamda insan bedeninde yer alan organlarda sürekli bir yaratılma ve yenilenme vardır.  Yüce Allah¸ takdir ettiği zaman dilimine kadar¸ bedenlerdeki bu yenilenme işlemini sürdürecektir.[4] O¸ bu yenilenme olayını ne zaman durdurursa¸ zaten o zaman bütün organlar da işlevini kaybeder.  Artık bundan sonraki hayat bir başka hayat tarzına dönüşecektir.


Nasıl ki Yüce Allah¸ kullarının hayatlarını sürdürmeleri ve bedenlerinin maddî ihtiyaçlarını karşılamaları için onlara yiyecek ve içecek cinsinden -helâlinden olmak şartı ile- sayısız rızk veriyorsa¸  aynı şekilde kalp¸ ruh¸ sır¸ ahfâ gibi mânevî dünyalarının açlığını gidermek için de onlara başka rızkılar vermektedir. İşte el-Mukît isminin diğer bir taraftan da¸ kalbin mânevî ihtiyacı olan ilim¸ takv⸠ zikir¸ iman ve marifet cinsinden mânevî rızkların kullara verilmesi mânâsına gelir. 


El-Mukît: Mânevî Dünyamızın Gıdasını Veren


İnsanın bedeninin kıvamı; yeme ve içme şeklinde aldığı besinlere bağlıdır. İşte bunun gibi¸ mânevî bünyesinin kıvamı da mânevî gıdaları almaya bağlıdır. Nitekim bir âyette¸ ruhun gıdasının zikir olduğu bildirilir: "Onlar¸ inananlar ve kalpleri Allah'ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki¸ kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur."[5]  Bu âyette insanın ruhsal ihtiyaçlarının başında Allah'a iman ve bize Allah'ı hatırlatacak şeylerle meşgul olmak gelmektedir. Zaten zikir kavramının kelime mânâsı¸ her an Allah'la birlikte olmak¸ O'nu hiçbir zaman hatırdan çıkarmamak değil midir? Zikir¸ ya kalp ya da dil yoluyla olur. Kalp yolu ile olan zikir¸ her an O'nu hatırlamak ve anmaktır. Dille olan zikir ise¸ O'nu dilimizle ‘Allah Allah' deyarak ya da en güzel isimleriyle sürekli telaffuz etmek şeklinde cereyan eder.  Bu her iki zikrin içerisine sadece Allah'ı söz planında büyüklüğünü ifade etmek değil¸ aynı şekilde O'nun bize yüklediği sorumlukları yerine getirmek de girer. Bu sorumluluklar arasında; Kur'an okumak¸ namaz kılmak¸ oruç tutmak¸ zekât vermek¸ hacca gitmek gibi ibadetler yer alır. Bütün bunlar bize Allah'ı hatırlatır. Biz Allah'ı anarsak¸ yarın kıyamet gününde de o bizi anacak ve kulum diyecektir. Eğer biz O'nu unutursak¸ yarın kıyamet gününde O da bizi unutacaktır.


 Ruhumuzun gıdası¸ zikirdir. İç huzuru elde etmenin yolu¸  yürekten Allah'a iman etmek ve salih amel işlemektir. Arapça'da iman¸  "insanın iç dünyasından korku ve endişenin gitmesi ve nefsin huzur bulması" anlamına gelen emn kökünden türemiştir. Allah'a inanan ve O'na güvenen kimseler yegâne güven kaynağına tutunmuş olurlar. Amel ve tâatlerle beslenen iman¸ insanın mânevî kanallarının açılmasına vesile olur. Nitekim Kur'an'da bu tür mü'minlerin imanı şöyle anlatılır: "Mü'minler ancak o kimselerdir ki¸ Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. O'nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler."[6]  İşte Allah'tan gelen ilâhî öğretiyi diliyle ikrar eden ve kalbiyle tasdik eden kimseye  ‘mü'min' denilir. Mü'minlik sıfatıyla özdeş olan kimse¸ kendini ontolojik anlamda güvende hissettiği gibi¸ aynı şekilde hemcinslerine¸ tabiat ve bütün bir varlık alanına kendisinden güvende olduğunu hissettirir. 


Her ne kadar iman¸ bir kimsenin Müslüman olması ve kendisini ruhsal bir güvenlik içinde bulundurması anlamına gelirse de¸ bunun devamı ibadetlerle takviye edilmeye bağlıdır. İbadetlerin şekil boyutu kadar¸ mânâ boyutu da önemlidir. Bunlardan birisi eksikse¸ ibadetlerden pozitif yönde beklenen ahlâkî ve ruhsal değişim gerçekleşemez. İbadet hayatının ruh ve mânâsını; iyi niyet¸ huşû¸ ihsân¸  ihlâs¸ takvâ ve her şeklin sembolik anlamını kavramak oluşturur. Bundan dolayı bir Müslümanın¸ ibadetle âdeti birbirinden ayırması gerekir. Bu da ancak sahih niyetle olur.


 İbadetlerin ruhunu teşkîl ve tahkîm eden niyet ve ihlâs¸ bütün ibadetlerin iliğidir. Dolayısıyla¸ ibadetlerden elde edeceğimiz sevâbı yok eden âdetleştirilmeye dayalı¸  gösterişçi ve "desinler" türü dindarlıklardan uzak durulmalıdır. "Onların (kurbanların)  etleri ve kanları aslâ Allah'a ulaşmaz. Fakat O'na sizin takvânız (Allah'a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır." [7] âyetinde bu ihlâs durumu ve samîmî dindarlığın nasıllığı vurgulanır. Yine Hz. Peygamber (s.a.v.)'den gelen bir rivâyette de bu gerçek anlatılır: "Nice oruç tutanlar vardır ki¸ onların oruçtan payları sadece aç ve susuz kalmalarıdır."[8] Bütün bu uyarılar¸ mânevî rızık hükmündü olan ibadetlerin mânâ boyutlarına bizim dikkatlerimizi çekmektedir. İbadetler; ihlâs¸ saf dindarlık olan takvâ ile bütünleştiğinde insanın ruhsal hayatını iyileştirici neticeler doğurur. Bir Müslüman ancak ibadetlerindeki mükemmeliyet neticesinde ihsan derecesine yükselebilir ve Allah'a yaklaşabilir. İnsan O'na yakınlığı nispetinde huzurlu ve mutludur.  Bu durum onu¸ her an Allah'la birlikte olma duyarlılığına götürür. Çünkü ibadetler¸ insanın fikrini yüceltir¸ ruhunu olgunlaştırır ve iradesini terbiye eder.


Netice itibariyle Yüce Allah (c.c) el-Mukît'tir. O'dur herkese rızık veren; O'dur her şeye güç yetiren; O'dur kâdir-i mutlak olan.  O halde¸ yaşamamız ve maddî varlığımızı sürdürmemiz için bütün isyanlara rağmen rızkını kesmeyen Allah'a karşı şükretmesini bilmeliyiz. O'dur iç dengemizi sağlamak için bize imanı ve hidâyeti nasip eden. Nasıl ki¸ maddî yanımızı¸ çamur yanımızı¸ yiyecek ve içecek cinsinden olan besinlerle doyuruyorsak¸ mânevî dünyamızın doyurulmasında da bize rızık olarak verdiği iman ve itâat cinsinden olan mânevî besinleri almayı ihmal etmeyelim. İnsan hayatında denge¸ ancak beden ve ruhun ihtiyaçları ölçülü bir şekilde karşılandığı zaman sağlanabilir.


 


 


 






[1] 4/Nis⸠85.



[2] 52/Zâriyat¸ 58.



[3] 11/Hud¸ 6.



[4] Bkz. Beyhakî¸ Ebu Bekr Ahmed¸ Kitâbu'l-Esmâ ve's-Sıfât¸ Neşr. M. Z. El-Kevserî¸ Beyrut¸ ts.¸ s. 66



[5] 13/Ra'd¸  28.



[6] 8/Enfâl¸ 2.



[7] 22/Hac¸ 37.



[8] İbn Mace "Sıyâm" 21.

Sayfayı Paylaş