ÖZE DÖNMENİN ZAMANIDIR

Somuncu Baba

“Din bu insanlara yardıma hazırdır. Problemini fiziksel
anlamda aşamasa bile ona problemleriyle birlikte
yaşamayı öğretir ve insanı sonuçta mutlu eder. Bu
nedenle insanlığın buhrandan çıkış yolu dinde ve
geleneksel değerlere bağlılıkta yatmaktadır.”

Üzerinde yaşadığımız dünyanın sunduğu imkânlar her geçen gün daha iyiye doğru gitmekte ve bunlara sayısız yeni imkânlar eklenmektedir. Ulaşım¸ haberleşme ve sağlık gibi hizmet alanlarında kaydedilen aşamalar yeryüzünü daha yaşanılır ve rahat edilir bir mekân haline getirmektedir. Bu gerçeklik yanında¸ dünyanın geneli itibarıyla yaşam standardının oldukça yükseldiğini söylememiz mümkündür. Açlık ve sefâletin hüküm sürdüğü veya siyasî/sosyal politikaların yanlışlığından kaynaklanan zorlukların hükümrân olduğu bölgeleri hâriç tutacak olursak¸ ekonomik gelişmelere paralel olarak yaşam standardının yükseldiğini söylemek gerçekçi bir tesbit olacaktır. Nitekim yaşı elli civarında veya daha fazla olanlar¸ çocukluk dönemlerine göre dünyanın imkânlar açısından daha rahat ve müreffeh durumda olduğunu tesbit edeceklerdir. Gerek sağlık alanında yaşanan gelişmeler ve gerekse fakirlik ölçüsünün (hayat standardının) çocukluk dönemimize göre çok değişmiş olması bunun göstergesidir. Meselâ günümüzde fakir bir insanın evinde televizyon¸ buzdolabı ve çamaşır makinesinin bulunması garipsenmez. Oysa bunlar 30-40 yıl öncesinde her evde bulunmayan ve lüks sayılabilecek elektrikli ev aletleriydi.


Günümüzde ayrıca insan ömrü 50 yıl önceye göre ortalama 21 yıl uzamıştır. Uzmanlar beslenmenin daha iyi olması ile sağlıkta kat edilen aşamanın¸ bilinçlenme ve benzeri gelişmelerin bunu sağlayan ana etkenler olduğunu belirtmektedirler.


Hayat standardı açısından ulaşılan seviyeye rağmen¸ yeryüzünü mesken tutmuş olan insanın geçmişe göre daha mutlu olduğunu söylemek pek mümkün gözükmemektedir. Bilakis 21. yüzyıl insanının buhranların insanı olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Dünyanın her yanındaki iktidar ve ideoloji mücadelelerinin¸ kezâ savaşların her zamankinden fazla ve kanlı olmasının dünyanın yaşanabilirliğini olumsuz yönde etkileyen sebepler olduğunu söylemek mümkündür. Ancak sorunlar büyük oranda bireysel ve toplumsal dönüşümlerden¸ başka bir ifadeyle kimlik bunalımlarından kaynaklanmaktadır.


Karşılaşılan olumsuz tablo insanın geleceği ve mutluluğu açısından elbette ele alınmayı fazlasıyla hak etmektedir. Nitekim konunun sosyolojik ve psikolojik boyutlarını ve çözüm çarelerini sunmak amacıyla alan çalışmaları da olmak üzere binlerce makale ve tezler yazılmaktadır. Ancak şu bir gerçektir ki¸ artan streş gerilim ve sıkıntı sonucunda dünyada sadece yalnızlıktan kaynaklanan depresif hasta sayısının 150 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Ayrıca İngiltere'de her yıl¸ 100 bin kadın ve erkekten 16'sı intihar etmektedir. Her ölümle sonuçlanan intihara karşılık¸ 50'den fazla intihar girişimi olmaktadır. Birçok intihar girişiminin tıbbî servislerin kayıtlarına ulaşmadığı da buna eklenecek olursa¸ belirtilen sayıların gerçek rakamın çok altında olduğu anlaşılacaktır. Sadece bu bile günümüz insanın ruh halini yansıtması açısından yeterlidir. Artan suç oranları¸ bağımlıların sayısının her geçen gün artması¸ boşanma sayılarındaki hızlı artış gibi olgular bahsettiğimiz olumsuz manzaranın hayata yansıyan yönlerinden sadece bir kaçını oluşturmaktadır. Bunun yanında günümüzde hastanelerin psikiyatri bölümlerinde yaşanan yoğunluk ile psikolojik danışmanlığın çok öne çıkması çağımız insanının buhranının bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır.


Yaşadığımız dönemde geleneksel değerler toplumun önünde olmak yerine arkasına düşmeye başladığından dolayı artık her şey maddî bir hesap çerçevesinde yapılmaktadır. Öyle ki¸ insanlar nikâh masasına otururken bile boşanma durumunda ne yapacağının planlarını yapmaktadır. Kurulan yuvanın her an yıkılabileceği düşünülerek çocuk sahibi olmak olabildiğince ertelenmektedir. Artık her şey ben merkezli olmaya başlamakta ve bu da yukarıda saydığımız sorunları peşinden sürüklemektedir. Öyle ki¸ dinlenmek için yataklarına uzanan insanlar artık uykularından yorgun kalkmaktadırlar. Tevekkül ve yetinme duygusu son derece zayıfladığından¸ İslâm filozoflarının “şereh” olarak isimlendirdiği aç gözlülük bireylerin hayatlarında en öndeki hedef olmaya başlamıştır. Bu nedenle anksiyete (kaygı ve endişe) artık toplumların ortak vasıfları haline gelmiş durumdadır. Bu da bize göstermektedir ki¸ sokakta karşılaştığımız insanların önemli bir kısmı buhrandadır.


Söz konusu buhranın nedenleri elbette pek çoktur. İnsanlara ihtişamlı bir dünya sunan ekranlar ile sosyal medya¸ insanların toplumlarına yönelik âidiyet duygularının zayıflaması¸ toplumsal değerlerin erozyona uğraması¸ insanın yalnızlaşması¸ aile değerlerinin kaybolması¸ maddenin ön plana çıkması ile kötü alışkanlıklar bunların sadece birkaçıdır.


Düşülen yerden kalkmak


Günümüzde insanlar bunalımlarına çare aramak için meditasyon programlarına katılmakta veya kendilerini bir şekilde kurtarıcı ilan eden sahtekârların peşine takılmaktadırlar. Bunun yanında sportif faaliyetlerle yoğun bir şekilde meşgul olarak stresini azaltmaya gayret etmektedirler. Bu şekilde dertlerinden ve sorunlarından uzaklaşarak taşımakta zorlandıkları mânevî yükten kurtulmak ve rahatlamak azmindedirler. Bunun yanında çözümü alkol veya madde bağımlılığında arayanların sayısı da az değildir.


Oysaki insanı vicdanıyla barışık yaşatan ve toplumla olan ilişkilerini sağlıklı bir zemine oturtan şey değerler manzûmesidir. Kendi değerleri evrensel ölçekteki değerlerle ne kadar uyumlu olursa¸ birey¸ kendi yaşantısında o derece huzurlu olmakta¸ toplumda birlikte yaşama becerisini fiiliyata geçirmektedir. Bunun gerçekleşmediği ve değerlerin zayıflamaya yüz tuttuğu topluluklarda ise bunalımlar ile sosyal çalkantılar ve çözülmeler kaçınılmaz olarak ortaya çıkmaktadır. İçinde yaşadığımız dönem¸ bu olumsuzlukların had safhaya çıktığı¸ bireyin kendisinden kaçtığı ve bunalımların toplumları kuşattığı bir zaman dilimi olarak mutluluk sunmaktan çok uzaktır. Saygının ve fedakârlığın yok olmaya yüz tuttuğu¸ her şeyin maddî hazlar ve menfaatlerle değerlendirildiği bir dönemde¸ insanları değerlerle tekrar yüzleştirmenin zarureti apaçık ortadadır.


Bu değerlerin başında inanç gelir. Çünkü inanma duygusu¸ insanın fıtratındaki eğitilebilir potansiyellerinden biridir ve yaratılışında vardır. Bu duygu¸ ortaya çıkarılmak ve geliştirilmek istidadındadır. İnsan¸ psikolojik yapısı icabı¸ bu duygunun tekâmülünü ister. Fakat bazen kendisinden bazen de çevresinden etkilenerek fıtratında bulunan inanma duygusunu harekete geçiremeyebilir veya doğru olmayan yönde kanalize ederek yanlış tanrı tasavvurları içine girebilir. Özellikle Kur'an'ın da üzerinde çokça durduğu gibi atalardan miras alınan ve gelenek haline gelmiş olan inanış tarzı¸ insanın inanç dünyasını olması gerektiğinden farklı bir tarzda şekillendirmiş olabilir. Bu durum¸ bunalım ve buhrana düşüp kendine olan güven hissini kaybetmesine yol açabilir.


Burada insanı ahlakî erdemler üzerinde tutmaya ve huzurlu bir ömür sürmeye büyük katkı sağlayan ibadetin¸ özel olarak da duanın önemi üzerinde durmak gerekmektedir: Malum olduğu üzere insan fıtrat itibarıyla “yaslanarak yaşamayı” sever. Mutluluk ve hüzünlerinde birileriyle bir şeyler paylaşmak ister. Bu bir anlamda üzerindeki olumsuz veya olumlu enerjiyi boşaltma ameliyesidir. Bunu yaptıktan sonra rahatlar. Ancak çoğu zaman birey¸ sözüne ve sırrını saklayacağına inandığı birini bulmakta zorlanır ve hem dertleri hem de sevinçleriyle baş başa kalır. Birileriyle paylaşamamak ona ağır bir yük olarak gelir. Çünkü hayat insana gerçek dostu bulmanın¸ hüzün ve sevinçleri onunla paylaşmanın çok zor olduğunu öğretmiştir. Kaldı ki paylaştığı sırların bir müddet sonra birileri tarafından bilindiğini hayatında çok kez tecrübe etmiştir. Bu nedenle kişi kiminle neyi paylaşacağını çoğu kez bilemez ve paylaşımlar sonrasında hayatında her zaman pişmanlıklar duyar.


Böylesi durumlarda din¸ insana¸ yaratıcısına dönme imkânı sağlar. Çünkü kul sıkışık olduğunda¸ çaresiz kaldığında veya çok yakını olan birini kaybettiğinde¸ rahatça gözyaşı dökebileceği varlık olarak Allah'ı yanında bulur. Dindar insanlar için dua bu açıdan büyük bir rahatlama aracıdır. Bunun yanında İslâm¸ insanın Rabbiyle günün her diliminde irtibatta olmasını sağlar. Hayatı tamamıyla bir ibadete dönüştürür. İnanana¸ yemesinden içmesine¸ evinin nafakasını temin etmesine kadar yaşamının tam anlamıyla bir ibadet olduğunu hatırlatır. Böylece kul her an Rabbiyle birlikte olarak¸ başına gelen her türlü sorun ile hayatın zorluklarına dayanma gücü elde eder.


Dünyanın içindeki şu anki durum¸ toplumların geleneklerine bağlı kalarak¸ kendilerine yabancılaşmadan yaşamalarının ne kadar önemli olduğunu bizlere öğretmiştir. Çünkü geleneksel değerlere sahip olan insanlar ve toplumlar çağın getirdiği sorunlara daha az maruz kalmaktadırlar. Nitekim ABD Morrishtown Stres Tanı ve Tedavi Merkezi Müdürü Dr. William Rosenblatt¸ yapılan uzun araştırmaların sonuçlarını şöyle özetlemektedir: “Evli insanlar bekârlardan¸ dengeli beslenenler beslenme bozukluğu olanlardan¸ içki ve sigara kullanmayanlar tiryaki ve alkoliklerden¸ spor yapanlar hantal insanlardan¸ sağlam dinî inanca sahip olanlar inançsızlardan daha az strese maruz kalmaktadırlar.”


1960'lı yıllarda yapılan bir alan araştırması ise geleneklerin fertlerin ruh sağlığını zinde tuttuğunu ve toplumu birbirine perçinlediğini ortaya koymaktadır. Amerika'nın Pennsylvania eyaletinde İtalyan asıllı Katoliklerin yaşadığı küçük bir kasabası olan Roseto'da 1960 yılında yapılan bir araştırmada¸ Amerika ölçeğine göre kalp krizinden ölenlerin oranı üçte bir oranında¸ ülser gibi pek çok hastalık da ülke ortalamasının altındadır. Burada Cadillac arabalar ve lükse düşkünlük¸ tüketim çılgınlığı daha azdır. Hızlı yaşantı tarzı benimsenmemiştir. Muhafazakârlığa ve geleneklere önem verilmektedir. İnsanlar arası ilişkiler çok iyidir. Aile destekleri çok güçlü¸ yaşlılar aile içerisinde çok büyük saygı ve sevgi görmektedir. 60'lı yılların sonunda değişkenler tekrar incelenir. 55 yaş grubunda kalp krizi ölüm oranının ABD geneline yaklaştığı gözlenir. Değişen bir şey daha vardır¸ insanlar daha lükse düşkün¸ bireysellik ve bağımsız yaşama isteği bencillik boyutuna ulaşmıştır.


Sonuç olarak¸ karşılaştığı problem ne olursa olsun buna bir şekilde çözüm üretemeyen insan ruhsal sorunlara ve bunalıma aday bir kişidir. Din bu insanlara yardıma hazırdır. Problemini fiziksel anlamda aşamasa bile ona problemleriyle birlikte yaşamayı öğretir ve insanı sonuçta mutlu eder. Bu nedenle insanlığın buhrandan çıkış yolu dinde ve geleneksel değerlere bağlılıkta yatmaktadır.

Sayfayı Paylaş