KUR'ÂN ÖĞRENMEK VE ÖĞRETMEK

Somuncu Baba

İşte biz¸ Kur'ân'ı öğrenmek ve öğretmek deyince bunları anlıyoruz. Çünkü Kur'ân öğretimi Kur'ân eğitimine dönüşmezse hedefine ulaşamaz. İmanımızın ve "âmentü"müzün temel taşlarından biri olan Kur'ân karşısında vazifemiz¸ lafızlarını tekrarlamaktan ibaret olamaz. Okuma¸ anlama¸ düşünme¸ ders alma¸ şifa bulma¸ amel etme ve başkalarının ameline sebep olma gibi aşamaları tamamlamayan bir Kur'ân eğitimi hep noksan kalacaktır.

Kur'ân bizim için ne ifade ediyor?


Kur'ân¸ Allah'ın Hz. Peygamber (s.a.v.) vasıtasıyla insanlığa yaptığı son ve en güçlü çağrıdır. O¸  hayat yolculuğu boyunca¸ dikenlerle dolu olan yollarda ilerlerken en güzel kılavuzdur. İnsanın aklını¸ zihnini ve etrafını saran çeşitli çeldiricilere karşı en güzel uyarıcıdır. Nefsin¸ şeytanın ve şeytanlaşmışların cennetin yoluna kurdukları barikatları söküp atmak için en güçlü alettir. Cehennemin üzerine örtülmüş yalancı lezzetleri keşfedip altındaki zehiri fark etmek için en donanımlı laboratuardır. Görüşlerin¸ fikirlerin¸ anlayış ve zihniyetlerin sahtesini ve doğrusunu ayırt edebilmek için en kaliteli mihenk taşıdır.


Kur'ân¸ kalplere doğan ilâhî nurdur; yolları aydınlatan en güçlü ışıktır; zihinleri ve gönülleri arındıran en berrak sudur; hastalıkları¸ kasvetleri tedavi eden en güzel şifadır; tutunulacak en sağlam ve en güvenilir kulptur.


Kur'ân'ın öğrenilmesi ve öğretilmesi ne anlama gelmektedir?


O zaman bütün bu özelliklere sahip olan Kur'ân'ın öğrenilmesi ve öğretilmesi de elbette özellik arzedecektir. Yüce Allah¸ Kur'ân'da bize Kur'ân'ı en güzel şekilde tanıtır. Hz. Peygamber (s.a.v.) de¸ hadislerinde Kur'ân öğrenen ve öğretenleri ümmetin en hayırlıları olarak ilan etmiştir.[1] Elbette onun müjdesi ona gönülden inanan herkes için çok yüce ve çok şereflidir. Bu müjdeyi duyan mü'minlerin ona ulaşmak için can atmalarından başka düşünceleri olamaz. Kur'ân'ı öğrenmeden geçen her gün onlar için gerçek anlamda bir kayıp sayılır. Bilenler için ise sahip oldukları hayır ve şerefi ikiye katlama zamanıdır. Onlar da öğretecek kimse ararlar. Akıllarına bu iş için ücret almak gelmez. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.)'in va'dettiği ücrete ulaştıracak bir maddî karşılık olamaz.


Kur'ân'ı öğrenmek ve öğretmek bu kadar şerefli ve kıymetli olduğuna göre¸ bu işin mahiyeti çok basit olmamalıdır. Acaba Kur'ân'ı öğrenmek ve öğretmek sadece Arapça ifadeleri okuyup okutabilmek midir? Şayet bununla sınırlı olursa ana dili Arapça olanların bundan çok fazla nasibi olmayacak demektir. O zaman bunun daha derin bir anlamı olmalıdır. Bunu sırasıyla şöyle ifade edebiliriz: Öncelikle her Müslüman iman esaslarından biri olan ve Allah kelamı olduğuna kesin olarak inandığı bu Kitab'ı¸ onun önemini¸ kendisi için ne ifade ettiğini ve neden öğrenmesi gerektiğini bilmelidir. Bu¸ Kur'ân'a bilinçli¸ ihtiyaç duyularak ve farkında olunarak yönelmeyi sağlayacaktır. Zira insan için önem arzeden eylemler bilinçli ve emek vererek yapılanlardır. Zaten İslâm'ın temel prensiplerinden birine göre de¸ "Ameller ancak niyetlere göredir." Kur'ân'a sağlam ve hâlis bir niyetle¸ derin bir bilinç hâliyle ve ona en az suya muhtaç olduğu kadar bir hasretle yönelen Müslümanın Kur'ân'dan alacağı farklı olacaktır. Bu bilinç onun iliklerini Kur'ân'la dolduracak¸ zihnini¸ şuurunu inşa edecek¸ amellerini süsleyecek ve yolunu aydınlatacaktır. Çünkü o¸ sadece Kur'ân'ın lafızlarını öğrenmekle yetinmeyecek manasına da nüfuz etmenin yollarını arayacaktır. Bütün bunlar ona bir maliyet getireceği için emeğini zâyi etmemesi gerektiğinin şuuruna varacak ve Kur'ân'sız bir hayat düşünemeyecek hale gelecektir. Sahâbe gibi¸ Kur'ân'la arkadaş olacak¸ günü onunla başlayıp yine onunla bitecektir. Onun için en büyük zevk ve haz¸ bir hafta içinde öğrendiği¸ anladığı ve uyguladığı âyetler olacaktır. Bunları öğrenip¸ uygulayıp hazzına varan mü'min âdetâ yerinde duramayacaktır. Taşıdığı iyi niyet ve merhamet sebebiyle bu hazineden ve rahmet iklîminden başkalarının yararlanması için elinden geleni yapacaktır. Maddî imkânı varsa Kur'ân okulları açacak¸ eğitim ve okuma halkaları oluşturacak ve Kur'ân'ı kendisinin ve insanlığın gündemine sokacaktır. Böylece gönüller¸ evler¸ aileler Kur'ân'la doyacak¸ gönüller onunla boyanacaktır.


İşte biz¸ Kur'ân'ı öğrenmek ve öğretmek deyince bunları anlıyoruz. Çünkü Kur'ân öğretimi Kur'ân eğitimine dönüşmezse hedefine ulaşamaz. İmanımızın ve "âmentü"müzün temel taşlarından biri olan Kur'ân karşısında vazifemiz¸ lafızlarını tekrarlamaktan ibaret olamaz. Okuma¸ anlama¸ düşünme¸ ders alma¸ şifa bulma¸ amel etme ve başkalarının ameline sebep olma gibi aşamaları tamamlamayan bir Kur'ân eğitimi hep noksan kalacaktır. O zaman da merhum şâirimiz Mehmet Akif'in şu tespitini haklı çıkarmış olacağız:


"Ya açar bakarız Nazm-ı celîlin yaprağına


 Ya okur geçeriz bir ölünün torağına!"


Fakat bu durumda da yine bu şâirimizin şu haklı uyarısına muhatap olacağız:


"İnmemiştir hele Kur'ân bunu hakkıyla bilin


 Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için!"


 


Kur'ân öğretme ve okuma karşılığında ücret alınabilir mi?


Kur'ân'a bu şuurla yönelenin aklına normalde onunla dünyalık elde etmek ve onu kazanç kapısı olarak görmek gelmez. Fakat tarih boyunca Kur'ân öğretme ve okuma karşılında ücret alındığı da malumdur. Bu meseleye fıkhî açıdan bakacak olursak kısaca şunları söyleyebiliriz:


Öncelikle hâlis niyetle okunan Kur'ân'ın sâlih bir amel olduğu ve sahibine sevap kazandırdığı bir gerçektir. Bu sevabın başkasına bağışlanmasının mümkün ve câiz olup olmadığı ise tartışmalıdır. Bazıları bu sevabın okuyandan başkasına geçmeyeceğini düşünmektedir. Ancak İslâm âlimlerinin çoğunluğu okuyanın iyi niyet taşıması halinde bu sevabın hem ölüye hem de diriye faydası olacağı kanaatindedirler. Bunun için de başta Hanefîler olmak üzere¸ fakihlerimizin bir kısmı Kur'ân'ın ücretle öğretilmesini ve okunmasını câiz görmezler.[2] Çünkü ücret söz konusu olunca sevap devre dışı kalır diye düşünmektedirler. Buna karşılık diğer fakihlerin çoğu ücretle bu işlerin yapılacağına kanaat getirmişlerdir. Zira öğrenme¸ öğretme bir ihtiyaç olduğu gibi¸ bu işe zaman ayıranların maîşetleri de sağlanmalıdır. Nitekim son dönem Hanefî fakihleri Kur'ân eğitimine rağbetin azalması ve bunun bir ihtiyaç haline geldiğini görünce ücretle öğretmeye fetvâ vermişlerdir. 


Maaşların devlet hazinesinden ödendiği zamanlarda ücret meselesi tartışma konusu olmamıştır. Tartışma¸ öğretici ile öğreten arasındaki birebir pazarlıkla ilgilidir. Çünkü maaşı devlet verdiği zaman ücret doğrudan Kur'ân karşılığında olmamaktadır. Bu¸ kişinin zamanını bu işe vermesinin karşılığı sayılmaktadır. Hâlbuki birebir pazarlık meselesi farklıdır. Nitekim sahabe Kur'ân öğretme karşılığında ücret almayı mekruh görürken¸ Tâvûs b. Keysân gibi tâbiûn fakihleri¸ "Pazarlık yapılırsa mekruh olur." görüşünü benimsemiştir.[3]


Bizim kanaatimiz şudur: Hayatın şartları Kur'ân öğrenen¸ öğreten ve okuyan bazı kişilerin ücret almasını zarûrî kılabilir. Onların niyetlerini saf tutarak¸ aldıkları ücreti sırf Kur'ân öğrettikleri için değil de bu işe ayırdıkları zamanın bedeli olarak düşünmeleri mümkündür. Bunu yaparken¸ "ne kadar ücret o kadar okuma ve öğretme" anlayışından sıyrılarak ücreti değil¸ öğretmeyi ilk plana almak ve ücreti sadece bahane kabul etmek becerilemeyecek şey değildir. Kur'ân'dan istifade çift taraflı olduğu için¸ okuyan ve öğreten hâlis niyetli olmasa bile¸ öğrenen ve okutanın niyeti sağlamsa sevap alabilir. Kendisine Kur'ân öğretene dua eder¸ bu duanın bereketi onun da niyetini düzeltmesine vesile olabilir. Ancak biz bu söylediklerimizden Kur'ân'ı sırf bir enstrüman ve musikî malzemesi haline getiren¸ onun mesajına asla nüfuz edememiş nasipsizleri kastetmiyoruz. Onların da okudukları Allah kelamının farkında olmaları ve bu hidayet nuruna gark olmaları için dua ediyoruz. Aynı zamanda bu bir hayır yarışıdır. Kim niyetini hâlis tutar ve gönüllü ve gönülden Kur'ân okutanlar sınıfına dâhil olursa ne mutlu onlara!










[1] Buharî¸ "Fezâilü'l-Kur'ân"¸ 21 (No: 5027).



[2] Bk. Kâsânî¸ IV¸ 191; İbn Abidin¸ I¸ 263. Bunların delilleri için bk. 2/Bakara¸ 41; 6/En'âm¸ 90¸ 26/Şuar⸠109; 52/Tûr¸ 40; 68/Kalem¸ 46; İbn Mâce¸ "Ticâret"¸ 8 (No: 2158); Ebû Dâvûd¸ "Salât"¸ 134¸ 135 (No: 830)¸ "Büyû"¸ 36 (No: 1895).



[3] Bk. Abdurrezzâk¸ Musannef¸ VIII¸ 114-115 (No: 14532-535).

Sayfayı Paylaş