DİLEDİĞİ KİMSEYİ YÜCELTEN, GÜÇLÜ VE AZİZ KILAN: EL-MUİZZ

Somuncu Baba

İnsanı diğer canlılardan ayıran en temel vasıf; konuşma¸ aklını kullanma¸ seçme
özgürlüğü¸ yeryüzünün maddî ve mânevî imarını üslenme gibi kabiliyetlerle yaratılmış
olmasıdır. Hangi coğrafyada doğarsa doğsun¸ bütün insanlar hür¸ onurlu ve
haklar bakımından eşit doğarlar."

"Dengi ve benzeri bulunmayan¸  değerli ve şerefli¸ güçlü ve yenilmez"¸  mânâsında masdar ve "güç¸ şiddet¸ yenilmezlik" anlamında isim olarak kullanılan izz (izzet) kökünden türemiş bir sıfat olan "muiz"¸ "aziz kılan" demektir.[1] İşte Yüce Allah'ın en güzel isimleri arasında yer alan "dilediği kimseyi yücelten¸ güçlü ve aziz kılan" anlamına gelen el-Muiz¸ her ne kadar Kur'an-ı Kerim'de geçmese de bir âyette¸ "aziz kılansın" mânâsında fiil şeklinde yer almıştır.[2] Ayrıca birçok âyette de ‘izz' kavramı¸ "azîz¸ izzet" şeklinde Yüce Allah'a nispet edilir. "Onlar¸ andolsun ki¸ eğer Medine'ye dönersek¸ üstün olan¸ zayıf olanı oradan mutlaka çıkaracaktır¸ diyorlardı. Hâlbuki asıl üstünlük (izzet)¸ ancak Allah'ın¸ Peygamberinin ve mü'minlerindir.  Fakat münâfıklar (bunu) bilmezler."[3]


Mânevî Gücün Üstünlüğü


Bilindiği gibi Hz. Peygamber (s.a.v.)¸  Mekke'nin fethinin müjdesinden sonra¸ sahâbeye¸ çağın iki güçlü devleti olan Fars ve Bizans imparatorluklarını da Müslümanların yakın bir zamanda fethedeceği müjdesini vermişti. Baştan beri Müslümanlara ve İslâm'a muhâlif bir duruş sergileyen münâfıklar ve devrin Yahudileri¸ Müslümanları küçümseyen bir dille¸ "Muhammed nerede¸ Fars ve Bizans nerede!" diyorlardı. Çünkü onlar¸ üstünlüğü sadece maddî güçte arıyorlar¸ kibirli bir ruh taşıyorlardı. Hatırlanırsa¸ Hendek Savaşı'nda Allah Rasûlü (s.a.v.)¸ Medine'nin çevresine savunma savaşı yapmak için kazılacak hendeğin yerlerini belirlemiş¸ Medine halkından her on Müslüman'ı belli mesâfeleri kazmaları için paylaştırmıştı. Sahâbe¸ hendeği kazarken¸ ortasından çıkan kayayı bir türlü kıramamış¸ bunu kırmaya güçleri yetmemişti. Bu sebeple Allah Rasûlü hendeğe bizzat kendisi inmiş ve kırılması güç olan bu taşa/kayaya fetih tekbîri getirerek vurunca¸ taştan gözleri alırcasına bir ateş çıkmış ve bütün bir hendeği aydınlatmıştı. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in taşa ikinci ve üçüncü defa vurmasında aynı göz kamaştırıcı aydınlanma tekrarlanmıştı. Bu harikulade olay üzerine sahâbeden Selmân-ı Fârisî (r.a)¸or "Anam-babam sana fedâ olsun Ya Rasûlallah¸ hiç görmediğim şeyleri gördüm ve yaşadım." demek zorunda kalmıştı. Aynı zamanda bu durum hem sahâbede özgüven duygusunu geliştirmiş ve hem de Allah Rasûlüne bağlılıklarını bir kat daha artırmıştı.  Hz. Peygamber (s.a.v.) üç defa tekrarlanan ve her defasında da kırılan taştan çıkan ilk şimşekte Hîre ve Kisrâ'nın şehirlerini; ikinci şimşekte Bizans diyarının köşklerini ve üçüncü şimşekte ise¸ San'a'nın köşklerini gördüğünü söylemişti.  Bütün bunların mânâsı¸ çok yakın bir gelecekte¸ Rasulullah'ın işaret ettiği ülkelerin Müslümanlar tarafından fethedileceğinin önceden bildirilmesidir. İşte Hz. Peygamber (s.a.v.)'in Müslümanlara bir lider olarak sürekli ileri hedefler göstermesi¸ münâfıkların hayallerini zorladığı için şunları söylemek zorunda kalmışlardı: "Hani münâfıklar ve kalplerinde hastalık olanlar¸ ‘Allah ve Rasûlü bize¸ ancak aldatmak için vaadde bulunmuştur:' diyorlardı."[4]  Hâlbuki kısa bir zaman sonra onun işaret ettiği bu topraklar¸ ilk dört halife zamanında fethedilecekti.


İslâm tarihinde yaşanan bu olay¸ bir defa daha göstermiştir ki¸  izzeti/onuru¸ yüceliği ve şerefi¸ Allah ve Rasûlü'nün getirdiklerinde arayanlar¸ hiçbir zaman zillet altına düşmemişlerdir. Buna geçmişte Müslümanların ve bu aziz Müslüman milletin tarihi şahittir. Allah ve Rasûlü'nün getirdiği değerlere bağlanan mü'minler bütün bir kıt'alarda yeniden izzeti ve onuru ayağa kaldırmışlar¸ asla onurlarını müstevlîlere çiğnetmemişlerdir. Dün nasıl böyle olduysa¸ el-Muizz olan Yüce Allah¸ kendi yolunda yürüyen kullarını bugün de dünyanın her tarafında güçlü ve aziz kılacaktır.


 


Allah'ın Yarattığı En Şerefli Bir Varlık


Varlık düzenine baktığımız zaman nesneler arasında da Yüce Allah'ın el-Muiz isminin farklı tecellîlerini görmek mümkündür. Mesel⸠gökleri yere karşı¸ madenleri cansızlara karşı¸ bitkileri madenlere karşı¸ izzeti Allah ve Rasûlü'nde arayan insan ise¸ bütün bu varlıklara karşı üstün kılınmıştır.  Bu mânâda İslâm¸ -etnik kökeni¸ dini¸ inancı ne olursa olsun-  kelimenin tam mânâsıyla insana saygı duyar ve onu Allah'ın yarattığı en şerefli bir varlık olarak görür: "Biz Âdemoğlunu onurlu bir varlık olarak yarattık"[5] âyeti¸ bunun kanıtıdır. İslâm nazarında her insan¸ yaşadığı coğrafyadan¸  ırkından¸ dilinden¸ inancından¸ felsefi görüşünden¸ cinsiyet ve derisinin renginden önce¸ salt bir varlık olarak değerli ve onurlu bir şahsiyettir. İlâhî çevrimin son halkasını teşkil eden İslâm¸ tek kelime ile insanı¸  insana karşı savunmuş ve onun onurunu ötekine karşı koruma mücadelesi vermekle kalmamış¸ bu bakış açısını bir yaşam tarzı haline getirmiştir.


İnsanı diğer canlılardan ayıran en temel vasıf; konuşma¸ aklını kullanma¸ seçme özgürlüğü¸ yeryüzünün maddî ve mânevî imarını üslenme gibi kabiliyetlerle yaratılmış olmasıdır. Hangi coğrafyada doğarsa doğsun¸ bütün insanlar hür¸ onurlu ve haklar bakımından eşit doğarlar. İslâmî bakış açısında böyle olan bir kimseyi köleleştirmek¸ onur kırıcı ayrımcı muâmeleye tabi tutmak ve hukûkî mânâda müstakil bir şahsiyet olarak tanımamak¸ ancak câhiliye zihniyetinin bir ahlâkıdır. Bundan dolayı İslâm¸ ilk günden itibaren câhiliye ile mücâdele etmiş¸ câhiliyenin kast sistemine dayalı ayrımcılığına karşı¸ Hak katında insanların eşitliği prensibini getirmiştir. Çünkü insanlar¸ insan olma bakımından; hayatta ve ölümde¸ haklarda ve borçlarda¸ kanun önünde ve Allah huzurunda eşittirler. 


İnsanları Erdemli Davranışlar Yüceltebilir


Öte yandan İslâm¸  izzeti¸ soy-sop üstünlüğünde arayanlara karşı¸ takvâyı yüceltmiştir. "Sizin Allah katında en değerliniz muttakî olanınızdır"[6] âyeti¸ bu gerçeği hatırlatır. Allah Rasûlü de (s.a.v.)¸ "Allah sizin zenginliğinize ve fiziki şeklinize bakmaz; O¸ sizin gönlünüze ve davranışlarınıza değer verir."[7] buyurmak suretiyle¸ her türlü etnik köken ve renk ayrımcılığının bir zulüm olduğunu ifade etmiştir. Çünkü biyolojik anlamda belli bir ırkı yüceltmek ve diğer ırkları aşağılamak şirktir. Ancak¸ o ırka mensup insanların tarihte yaptıkları erdemli davranışlar yüceltilebilir¸ takdir edilebilir. Yaşadığımız çağdaş dünyada hala etnik çatışmalar yaşanıyorsa bunun arkasında cahiliye zihniyetinin yeniden ihya edilen ırkçı söyleminin varlığı yatmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ annesinin renginin siyah olmasından dolayı¸ bir başka Müslümanı ayıplayan bir sahâbeye: "Sende hala cahiliyeden bir şeyler kalmış."[8] demekle¸  renk ayrımcılığını cahiliye ahlakı olarak nitelendirmiştir.


İslâm'da en büyük erdem ve üstünlük¸ her şeyde hakkâniyet ölçülerine göre hareket etmektir. Toplumlarda hakların gasp edilmesi çok büyük bir fâciadır. Bu sebeple¸ nerede ve ne şekilde olursa olsun bir hak ve hukuk gaspı olan her türlü ayrımcılıktan uzak durulmalıdır.  Bu konuda Kur'an-ı Kerim'in çağrısı şöyledir: "Ey inananlar! Allah için adâleti ayakta tutup gözeten şâhitler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin; âdil olun."[9] Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) de kendisine suç işleyen soylu bir kimse hakkında imtiyazlı davranılması ricasında bulunan sahâbeye hitaben¸ "Sizden önceki ümmetlerin helâk olmasının sebebi¸ içlerinden şerefli birisi hırsızlık yaptığında onu cezasız bırakıp zayıf biri aynı suçu işleyince onu cezalandırmalarıdır. Allah'a yemin ederim ki¸ Muhammed'in kızı Fâtıma da hırsızlık etse¸ cezasız bırakmazdım."[10] şeklindeki uyarısıyla¸ izzeti soylulukta ve varlıklı olmakta arayanlara karşı adalet mücâdelesi vermiştir. Çünkü toplum hayatında sosyal barış ve güvenin kaynağı¸ adâlet ve hakkâniyet ilkelerine uygun davranmaktır.[11] Zira adaletin tartışılır hale geldiği bir toplumsal düzende güven olamayacağı için toplumsal barış yara alır ve medenileşme yolunda ilerlemeler akamete uğrar.


O halde¸ bütün bir yeryüzünde çiğnenen insan onurunu yeniden sağlamanın yolu¸ izzeti¸ onuru¸ yeniden Allah ve Rasûlü'nün getirdiği değerler sisteminde aramaktır. El-Muizz olan Yüce Allah¸ izzetî bir yolu seçenleri daima başarıya ulaştıracaktır.


 


 


 


 


 






[1] Râgıb el-İsfehânî¸ el-Müfredât¸ s. 498.



[2] 3/Âl-i İmrân¸ 26.



[3] 63/Münâfikûn¸ 8.



[4] 33/Ahzâb¸ 12.



[5] 17/İsr⸠70.



[6] 49/Hucurât¸ 13.



[7] Müslim "Birr" 33; İbn Mâce "Zühd" 9.



[8] Buhârî¸ Sahîh¸ "İman" 23.



[9] 5/Mâide¸ 8.



[10] Buhari "Hudud" 12; Müslim "Hudûd" 8.



[11] Krş. 4/Nis⸠135.

Sayfayı Paylaş