VERA' DUYGUSU İLE DİNÎ HASSASİYET

Somuncu Baba

"Vera' duygusu azalan isimlerin heybeti kaybolmakta¸
vera' duygusunu göz ardı eden toplumların değer
yargıları ters yüz olmaktadır. Din anlayışındaki salâbet¸
dinî hizmetlerdeki yerindelik¸ dinî duygulardaki derinlik
yaşanan vera' makamı ile doğru orantılıdır."

Vera'¸ “el çekmek¸ uzak durmak¸ zayıf olmak¸ korkak olmak¸ küçük olmak¸ Allah'tan korkmak¸ günahlardan ve şüpheli şeylerden uzaklaşıp sakınmak¸ mubah ve helâllere bile titizlikle yaklaşmak” demektir.[1] Vera'; haram ve mekruh olan şeyleri terk etmekle birlikte¸ şüpheli olan hususlarla helâl ve mubahların ihtiyaçtan fazlasını bırakmak¸ zerre kadar da olsa kimsenin hakkını üzerine geçirmemektir.[2]


Hz. Ömer¸ takvâ ve vera' sahibi kişilerin servet sahiplerine ve dünyevî makamlara tenezzül edip boyun bükmesini acınacak durum olarak görmektedir.[3] Buna göre vera' ehlinin ağzından çıkacak sözlere¸ atacağı adımlara¸ tavır ve tutumlara dikkat etmesi¸ her halinde Allah ve Rasûlü'nün rızasına uygun davranmasına dikkat etmesi gerekmektedir. Konunun ehemmiyetine dikkat çeken Sehl b. Abdullah et-Tüsterî¸ vera'ın kalbleri tasfiye¸ lisanı muhâfaza¸ bütün işlerde mâlâyânîyi terk olduğunu belirtmiştir.[4]


Takvâ ve vera' hassâsiyeti ile mü'minin nefsini mağlup etmesi¸ kör iştah ve arzularına gem vurması¸ onları ilâhî iradenin hükmüne râm olmaya zorlaması hedeflenmektedir. İçgüdülerine egemen olanlar sonunda ihtiraslarının kurbanı olmaktan kurtulacaklardır.


Yahyâ b. Muâz (ö. 258/871) vera'ın zâhir ve bâtın olmak üzere iki kısma ayrıldığını¸ bunlardan zâhirin¸ dilin her zaman Hakk'ı zikretmesi¸ bâtının ise¸ kalbe mâsivânın girmemesi olduğunu söylemiştir.[5] Yine tasavvuf ehli vera'ı¸ dört kısımda mütalaa etmişlerdir. Bunlar da fetvâ ehlinin dinî hükümlere riâyet etmesi anlamında vera'-ı adal¸ haram ihtimali olan şeylerden çekinmek anlamına vera'-ı sülek⸠helâlde şüpheli olanlardan uzaklaşmak anlamında vera'-ı müttakıyân ve Hakk'a ibadette kuvvet kazanmak için kifâf-ı nefs etmek anlamında vera'-ı sıddîkîndir.[6] Bir diğer tasnîfe göre¸ vera'ın en aşağı derecesi yasaklardan çekinmek¸ en yüksek derecesi ise Allah'ı zikirden alıkoyacak olan şeylerden kaçınmaktır. [7]


Şüpheli Olan Şeylerden Kaçınmak


Vera' konusuna avâm¸ havâs ve havâssü'l-havâs açısından yaklaşan tasavvuf büyükleri haram ve şüpheli olan şeylerden kaçınmayı avâmmın vera'ı¸ hevâ ve nefsin bütün tesirlerini ortadan kaldırmayı havâssın vera'ı¸ Hakk'ın iradesi karşısında kulun kendi iradesini terk etmesi ve Müsebbib'i görüp sebeplere takılmamayı havâssü'l-havâssın vera'ı olarak nitelemişlerdir. Diğer bir ifadeyle dünyalık beklentisini terk bilincini avâmın vera' hâli; âhiret kaygısını terk bilincini havâssın vera' hali¸ Hak'tan başka hiçbir şeyi görmemeyi ise havâssü'l-havâssın vera'ı olarak görmüşlerdir.[8]


Hasan-ı Basrî¸ Mekke'ye vardığı zaman¸ Ehl-i Beyt'ten bir zâtın¸ sırtını duvara dayayarak halka vaaz ettiğini görür. Huzuruna gelerek¸ ondan dinin temelinin ne olduğunu sorar. Vaiz¸ “Vera' “ cevabını verir. “Dinin âfeti nedir?” sorusuna ise “Tamah” cevabını verir. Bu cevap karşısında son derece memnun kalan Hasan-ı Basrî; “Halis vera'ın bir zerresi¸ bin miskâl nâfile oruç ve nâfile namazdan daha hayırlıdır.” diye mırıldanır. [9] Benzer bir tesbiti Bişr-i Hafî yapar ve der ki: “Nefse en ağır gelen üç amel vardır. Bunlar da yoksullukta cömertlik¸ yalnızken ve kimse görmüyorken vera' sahibi olmak¸ kendisinden korkulan veya menfaat beklenilen kişilerin yanında hak sözü söylemektir.” [10]


Vera' duygusu azalan isimlerin heybeti kaybolmakta¸ vera' duygusunu göz ardı eden toplumların değer yargıları ters yüz olmaktadır. Din anlayışındaki salâbet¸ dinî hizmetlerdeki yerindelik¸ dinî duygulardaki derinlik yaşanan vera' makamı ile doğru orantılıdır. Hâris el-Muhâsibî elini şüpheli bir yemeğe uzattığında parmağının başında bir damar atar ve onunla o yemeğin helâl olmadığını anlardı. Benzer bir durumu Bişr-i Hafî'de görmekteyiz: Kendisi bir davete çağrılır. Önüne yemek getirilir. Elini uzatmak istediğinde eli uzanmaz. Bu durumu üç defa yapar. Onun bu durumunu bilen biri şu cevabı verir : “Onun eli şüpheli yemeğe uzanmaz. Bu davet sahibi bu pîri çağırmasaydı olmaz mıydı?”[11] Dolayısıyla vera' ehlinde haramlara karşı bir tavır¸ günahlara karşı bir soğukluk oluşmaktadır.


Ruveym b. Ahmed el-Bağdâdî (ö.330/941)'ye göre başkalarına dinî hükümleri telkin ederken kolaylığı esas alması¸ dinin hükümlerini yerine getirirken kendisinin sıkı davranması hikmet ehli velîlerin bâriz vasfıdır. Çünkü Müslümanlara kolaylık ve genişlik göstermek¸ ilme tâbi olmak¸ kendi nefsimizi baskı altında tutmak vera' hükmüne riâyet etmek¸ demektir. [12]


Yakîn Nuruna Sahip Olabilmek


Vera' sahibi olmak özellikle ilim ehlinin vazifesidir. Seriyyu's-Sakatî'nin de dediği gibi marifet nûrunun vera' nûrunu söndürmemesi gerekmektedir. Bilgelik demek¸ duyarlılığın artması demektir. İlmî birikimin fazlalaşması kulluğun derinleşmesine katkı sağlamalıdır. İlme amelin eşlik etmemesi felâketin adıdır. Amelden yoksun ilim¸ sahibine yüktür. Âlimin haram ve şüpheli şeylerden rahatsızlık duymaması ilmine ihânettir. Dolayısıyla vera' hâlinin temâyüz edeceği yegâne adres ilim erbabı olmalıdır.[13]


İlim¸ hikmet¸ edep ve ahlâk sahibi bir mü'minin en bâriz vasfı olan vera'; dini daha derin bir anlayışla yaşama sanatı ve dinde hassaslıktır. Vera'da¸ ruhsattan kaçış ve azimetle amel ediş söz konusudur. Haramlardan uzaklaşmadan ve nefsin arzularına engel olmadan takvâ ehli olmak söz konusu değildir. Çünkü nefsânî arzularımızdan uzaklaştıkça yakîn nuruna sahip olabiliriz. Günah bataklığına saplananlar takvâ gemisini terk edenlerdir. Muttakî bir kulun gözünden¸ kulağından¸ dilinden ve diğer uzuvlarından ilâhî gazabı celbedecek davranışlar sâdır olamaz. Takvâ ehli günlük yaşantılarında¸ yeme içmelerinde¸ giyim kuşamlarında oldukça titiz ve hassas davranırlar.


Yegâne Ölçümüz Takvâdır


Müslüman olarak hayat tarzımız ve insana bakış açımız noktasında yegâne ölçümüz takvâdır.[14] Takvâ mertebesine erişmemiz gayretimize bağlıdır. Talâk Suresinin ikinci âyet-i kerîmesinde bu gerçek şu şekilde ifade edilmektedir: “…Kim Allah'a karşı takvâ sâhibi olursa¸ Allâhu Teâlâ ona bir çıkış yolu ihsân eder.”


Peygamber Efendimiz Muâz b. Cebel'i Yemen'e vali olarak gönderdiği zaman Medîne'nin dışına kadar uğurlar. Muâz b. Cebel binek üzerindedir¸ Peygamber Efendimiz ise yürümektedir. Onu uğurlarken kendisine bazı tavsiyelerde bulunduktan sonra;


“Ey Muâz! Belki bu senemden sonra beni bir daha göremezsin! İhtimal ki¸ şu mescidime ve kabrime uğrarsın!” der.


Muâz b. Cebel bu sözleri duyunca¸ Allah Rasûlü'nden ayrılmanın verdiği hüzünle ağlamaya başlar. Peygamber Efendimiz;


“Ağlama ey Muâz!…” der ve yüzünü Medîne'ye doğru çevirerek;


“İnsanlardan bana en yakın olanlar¸ kim ve nerede olursa olsun Allah'a karşı takvâ sahibi olan müttakîlerdir.” müjdesinde bulunur.[15]


Bir diğer hadîs-i şerîflerinde Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır:


 “Şüphesiz helâl bellidir. Haram da bellidir. Fakat bu ikisi arasında (helâl veya haram olduğu açıkça belli olmayan) birtakım şüpheli şeyler vardır ki¸ pek çok kimse onları bilemez. Şüpheli şeylerden kaçınan bir kimse¸ dinini ve haysiyetini korumuş olur. Şüpheli şeylerden sakınmayan bir kimse ise¸ zamanla harama düşer.”[16]


“Şüphesiz benim dostlarım müttakîlerdir.”[17] diyen Peygamber Efendimizin her daim dilinden düşürmediği dua¸ takvâ talebine dönüktür. Şöyle ki:


“Allah'ım! Nefsime takvâsını ver ve onu tezkiye et! Sen onu en iyi tezkiye edensin. Sen onun velîsi ve Mevlâ'sısın.”[18]


“Allah'ım! Senden hidâyet¸ takv⸠iffet ve gönül zenginliği isterim”[19]


Allahu Teâlâ gücümüz yettiğince kendisine karşı takvâ sahibi olmamızı emrederken¸[20] Peygamber Efendimiz de hakîkî takvâyı elde edebilmenin yolunu şu şekilde takdîm etmektedir:


“Kul¸ mahzurlu şeylere düşme endişesiyle sakıncası olmayan bazı şeyleri de terk etmedikçe gerçek muttakîlerin derecesine ulaşamaz.”[21]


Özetle takvâ ve vera' ehli olmanın yolu; nefsânî arzuları köreltmek¸ rûhânî istîdâdları inkişâf ettirmek¸ Kur'ân ve sünneti hayatın her safhasına intikâl ettirebilmek¸ dinin hükümlerini muhabbet¸ gayret¸ fedakârlık ve vecd içinde ifa edebilmek¸ iç âlemi terbiye edip ibadet ve muâmelâtın zevkine varabilmek¸ Rabbimizle kalben buluşabilmek¸ şefkat ve merhamet gibi ilâhî sıfatların kalbimizde tecellî etmesine imkân hazırlamak¸ Rabbimize karşı samîmî olabilmek¸ günahtan nefret etmek¸ affedebilmeyi aslî tabiat haline getirebilmek¸ affede affede ilâhî affa lâyık hâle gelebilmektir.


 






[1] Er-Râzî¸ Muhtâru's-Sıhâh¸ s. 740; İbn Manzûr¸ Lisânu'l-Arab¸ c.III¸ s.388-9; el-Cürcânî¸ et-Ta'rîfât¸ s. 170.



[2]  Serrâc¸ el-Lüma'¸ s. 42-43.



[3] Sühreverdî¸ Avârifü'l -Maârif¸ vr.158a.



[4] Eraydın¸ Tasavvuf ve Tarikatlar¸ s. 172.



[5] Eraydın¸ Tasavvuf ve Tarikatlar¸ s. 172.



[6] Eraydın¸ Tasavvuf ve Tarikatlar¸ s. 173.



[7] Eraydın¸ Tasavvuf ve Tarikatlar¸ s. 173.



[8] Gürer¸ Abdülkâdir Geylânî¸ s. 221.



[9] Eraydın¸ Tasavvuf ve Tarikatlar¸ s. 173.



[10] Kuşeyrî¸ er-Risâle¸ s. 417.



[11] Kuşeyrî¸ er-Risâle¸ s. 418.



[12] Kuşeyrî¸ er-Risâle¸ s. 390-391.



[13] Kuşeyrî¸ er-Risâle¸ s.417-419.



[14] 49/Hucurât¸ 13.



[15] İbn-i Hanbel¸ V¸ 235; Heysemî¸ IX¸ 22.



[16] Buhârî¸ Îmân¸ 39.



[17] Ebû Dâvûd¸ Fiten¸ 1/4242.



[18] Müslim¸ Zikir¸ 73.



[19] Müslim¸ Zikir¸ 72.



[20] 64/Teğâbün¸ 16.



[21] Tirmizî¸ Kıyâme¸ 19/2451; İbn-i Mâce¸ Zühd¸ 24

Sayfayı Paylaş