BİZİM EVİN KIBLESİ

Somuncu Baba

"Acık soluklanayım gurban oluyum¸ dondum." "Kollarım koptu anam¸
elerim buydu." "Aman anaaam! Bu nasıl soğuk¸ dışarıda kalanın
döğüm canına…" diye¸ dişlerini zangırdatarak gelirlerdi. Zennibe
Teyze¸ Emine Bacı¸ Sevgi Bacı¸ Ümüş Bibi¸ Sabır Yenge¸ Vahide Ebe
her biri çile kiliminde birer gül nakışıydı. Dayanıklı¸ güçlü¸ yiğit¸ cesur¸
er tabiatlı¸ hatun analar."

Sadece kıble taş duvarı kalmıştı ayakta. O viranenin yıkıntıları arasında dolaştım. Sanki otuz yıl önce¸ unutmuşlardı beni ocak başında. Destanlar anlatan ebemin sesini duydum. Karlar savruldu birden¸ bir kurt gibi uludu rüzgâr. Kapının önünden geçen çileli kadınlar yürüdü. Kollarında ağır helkelerle yüreğime basarak…


 


Gündoğdu'ya açılırdı kapısı. Kıble duvarı taş¸ üç yanı kerpiç. Dört odadan ibaretti… Berdi yastıkları¸ halı minderleri ve dokuma kilimleriyle; sekili büyük oda. Her zaman kilitliydi gömme dolabı. Kapısı ise yasaktı çocuklara. Misafir geldiğinde lambası titrer¸ bacası tüter ve yüzü aydınlanırdı. İki penceresi vardı küçük odanın. Poyraz yanı kör pencere… Kışın hiçbir yer görünmezdi. Günbatımı güneş düşen pencereden bakardık köye… Kat kat yorgan ve döşeklerin bulunduğu yüklük¸ evlikteydi. Evliğin astarında hevenk hevenk yaz mevsimi olurdu. Üzümler¸ soğanlar¸ mısırlar…


 


Bir ocak vardı mabeynin duvarında. İçinde ölgün tezek ateşi¸ önünde deşilmiş külleri olan. Yel ters estiğinde evi dumana boğan ocak. Anam¸ perişan kınalı saçlarıyla¸ dumanların içinde tütsü yakan bir büyücü gibi dururdu ocağın kenarında. Ocak alevlendiğinde sisler içinde parlardı yüzü. Alev rengindeydi kınalı saçları. Saçları tutuştu sanırdım. Ocak demirlerinin üstündeki ise batmış tencerede hep bir şeyler kaynardı. Ocağın iki yanında¸ ikişer kermeden oluşan tabureler olurdu. Hüseyin'i Kerbela'da ölürken¸ Arzu'yu suya inerken¸ Köroğlu'nu yol keserken¸ Kerem'i yanarken gördüm. O kutsal ocağın başında gördüm.


 


Bozkır ayazının¸ buzdan bir bıçak olup kestiği sabahlarda ve kan donduran akşamlarda hep suya inerdi kadınlar… Ulu yol üstünde bir han gibiydi bizim mabeyin. Kışın¸ suya gelen kadınların ellerini ısıttığı bir han… Güzün¸ evin önündeki bahçe bozulduğunda¸ çeşmeye giden kadınlar nerdeyse bizim evin içinden geçerlerdi. Helkelerini bizim basamaklara koyar¸ çardaktan mabeyne açılan kapıyı¸ kendi kapıları gibi açarlardı. Güneş¸ Ağbayır'dan burnunu gösterdiğinde ya da kol harmandan sallanıp batarken suya inen kadınlar; bizim ocağın başında¸ üşüyen ellerini ısıtır¸ yorgun kollarını dinlendirirdi.


 


 "Acık soluklanayım gurban oluyum¸ dondum." "Kollarım koptu anam¸ elerim buydu." "Aman anaaam! Bu nasıl soğuk¸ dışarıda kalanın döğüm canına…" diye¸ dişlerini zangırdatarak gelirlerdi. Zennibe Teyze¸ Emine Bacı¸ Sevgi Bacı¸ Ümüş Bibi¸ Sabır Yenge¸ Vahide Ebe her biri çile kiliminde birer gül nakışıydı. Dayanıklı¸ güçlü¸ yiğit¸ cesur¸ er tabiatlı¸ hatun analar.


 


O¸ yüzü yel çalgını kadersizler¸ kışın suya inince bir serçe gibi üşür¸ ocağın başına davetsiz üşüşürlerdi. Bozkırın ayazı¸ en çok onları vurur¸ en çok onların başına savrulurdu kar. Sert eserdi feleğin rüzgârı¸ onların tepesinde. Köyün en yüksek tepesi¸ Ağbayır gibi dikti başları.


 


Zemheri sabahlarında horozlar öterken düşerlerdi yollara. Ya kollarında asılı ağır helkeler¸ ya ellerinde komşu ocaklardan aldıkları ateşle… Kibritsiz köyün¸ ateş taşıyanlarıydı onlar. Bir yangın yeri olan yüreklerini ocağa koyup üfleseler¸ tezekler tutuşurdu. Bundan haberleri bile yoktu. Her sabah duman çıkan bacaları gözetler¸ ocaklarını tutuşturmak için ellerinde ateş taşırlardı. 


 


Suya geldiklerinde¸ ocağın başında¸ ya anamla ya da ebemle¸ iki çift laf edip ısınır giderlerdi. Bazen iki çift söz¸ tadına doyulmaz bir sohbete dönüşürdü. Ocağın başında baş başa veren iki yoldaş lafın belini kırıp¸ arkayı unuturlardı. Laf ayak parmaklarından başlar¸ diz kapağa kadar çıkardı. Bazen onların ibikleşmeleri akşamüstü başlar¸ gün gedikten aşana kadar devam ederdi. Ocak başı sohbetleri koyulaştı mı dışarıda helkelerin yüzü buz tutana kadar devam ederdi. Dar akşam¸ karda anasının izini süren çocuklar¸ bizim kapının önündeki helkeleri tanır¸ analarının ocak başında olduğunu bilerek dalarlardı içeriye. Çoğu zaman babalarından bir ferman getirip okurlardı. Eve gelip babalarının fermanını okuyan çocuklar¸ analarından bir karşı ferman alıp izleri üstü dönerlerdi. Çocuktan elçiler akşamüstleri analarından aldığı fermanı babalarına¸ babalarından aldıklarını da analarına okurlardı.


 


– Anaa¸ babam dedi ki¸ "Ağzını ayırmasın çabuk eve gelsin…"


 


– Baba¸ anam dedi ki¸ "Babayın boynu altında kalsın¸ çatladı mı geliyom işte…"


 


– Anaa¸ babam dedi ki¸ "Unsuz evin iti gibi kapı kapı dolaşmasın¸ tez gelsin…"


 


– Baba¸ anam dedi ki¸ "Babansız kalaydım ilahi¸  İki eşeğe bir arpayı bölemez¸ eme seme yaramadık…"


 


– Anaa¸ babam… "Tez gelsin¸ beni yanına eletmesin…"diyor.


 


– Baba anam… "Daşını dikeydim babayın…" diyor.


 


"Anaa¸ ocaktaki süt taştı. Anaa¸ babam kazanı küllüğe attı. Gelirsem…  Anaa¸ yalancı memeyi lokuma batırıp verdik¸ bebek gene susmuyor. Babam…" diye fermanlar gelir;  "Babansız kalaydım… Babanı emzirecek miyim…? Eli yanına döşensin babayın… Şapkasını önüne mi yıktım? O kazanı¸ başına dikerim inşallah." diye karşı fermanlar giderdi.


 


Ben o¸ gül yüzlülerden en çok Vahide Ebeyi severdim. Ebemin ahiretlik yoldaşıydı o. İkisi de genç yaşta dul kalmış¸ saçlarını sürüyerek büyütmüşlerdi çocuklarını. Onların yüzü suyu hürmetine vardık biz. Ocak başında konuşmaya başladılar mı¸ dört cephede harp ederler¸ Sarıkamış' ta donar¸ Yemen'de yanar¸ Çanakkale'de toprağa düşerlerdi. Bir saatte üç kıtayı dolaşır gelirlerdi. Yokluğu¸ yoksulluğu açlığı¸ sefaleti konuşurlardı. Sonra şükrederlerdi perişan hallerine. Seferberliğin sunasıydı onlar.


 


Ebem gibi giyinirdi Vahide Ebe. Başında tülbendi¸ fistanının üzerinde bir önlüğü vardı. Dalında solmuş bir yelek. Ayaklarında mesti ve üzerine giydiği lastik ayakkabıları vardı. Anamın yaptığı çörekleri¸ kömbeleri pek severdi. Dişi yoktu ağzında. Taze pişmiş kömbeleri sever¸ doyuncaya kadar yerdi. Fırsat buldukça iki büklüm gelirdi ebemin yanına. Yazmasının kenarından porsumuş saçları dışarı fırlardı. Dipleri beyaz¸ üstleri kınalı saçları… Aklına geleni söylerdi birden. Saf¸ temiz¸ cefakâr bir kadındı.


 


Çeşmeye geleceğinden¸ su götüreceğinden değildi. Ebem ile biraz sohbet etmek¸ varsa taze kömbelerden yemek için eline iki cingil alır düşerdi yollara.


 


Bir gün elinde iki cingil ile geldi. Kondu bizim kapıya. Çardakta dikiliyordum.


 


– Eben evde mi gurban olduğum¸ dedi.


 


– Evde¸ evde gel¸ dedim.


 


Zorlanarak çıktı merdivenlerden¸ çardağa çıktığında belini doğrulttu. Bir of çekti derinden. Yazmasından taşan saçlarını yüzüne doğru savuruyordu rüzgâr. İçeri geçti. Ebem ile mabeyindeki ocağın başında bir sohbete daldılar. Yarım asır öncesine gittiler bir müddet sonra. Hava kararıyordu. Köyün imamının sesi rüzgârda dağılıyor¸ kesik kesik gelen ezan sesi bizim eve kadar zor ulaşıyordu. Akşam ezanını duyan vahide Ebe:


 


– Zeliha¸ yoldaşım¸ bir namazlık ver de akşamı kılıp gideyim¸ dedi.


 


 Ebem evlikten bir namazlık getirdi¸ Vahide Ebe'ye verdi.


 


– Sen namazını kıl¸ ben de ahıra gidip geline yardım edeyim¸ dedi.


 


Vahide Ebe ile mabeyinde yalnızdık. Bizim evin bir yanı taş duvardı. Kıble duvar derlerdi. Namaza duranlar¸ yüzünü taş duvara dönerlerdi. Vahide Ebe¸ namazlığı ocağa doğru serdi. Ocak kuzeye bakardı. Vahide Ebe "Allahu ekber" deyip namaza başladı. Bir telaş bastı beni. Vahide Ebe namaza ters durmuştu. Dayanamadım¸ bağırdım.


 


– Ebeee! Ebe! Ters duruyorsun. Kıble şu taraf¸ dedim.


 


Daha namaza yeni durmuştu. Feryadımı işitince sağa sola selam verip bana doğru döndü. Kendinden emindi:


 


– Yanlışın var gadasını aldığım¸ bizim evin gıblesi ocağa bakar.

Sayfayı Paylaş