YAŞATAN, HAYAT VEREN VE CANLININ HAYATINA SON VEREN: MUHYÎ VE MÜMÎT

Somuncu Baba

"Din ve ölüm gerçeği¸ tarih boyunca bütün insanlığı meşgul etmiş bir konudur.
İşte bu açıdan "ölüm ötesi" hayatın kelam¸ psikoloji ve felsefe disiplinleri
yönünden ele alınıp değerlendirilmesi¸ günümüzün çağdaş toplumları açısından
da büyük önem taşımaktadır."

Muhyî¸ "diri¸ canlı olmak ve yaşamak" anlamındaki ‘hayat' kökünden türemiş bir sıfat olup "yaşatan ve dirilten" demektir. "Ölmek"  manasına gelen ‘mevt' kökünden türeyen "mümît" ise¸ "canlının hayatına son veren¸ ölümünü gerçekleştiren" anlamını taşır.[1] Her iki isim de Yüce Allah'ın güzel isimleri arasında yer alır.


Muhyî¸ yoktan bir şeyi îcâd etmek¸ yaratmaktır. Eğer var kılınan şey¸ can verme ise¸ o zaman îcâd işini yapan kimsenin bu eylemine ihyâ/diriltme; eğer meydana getirilen ölümse¸ bu işi yapanın bu fiiline¸ imâte/öldürme denir. Ölümü de dirimi de yaratan Yüce Allah'tır. O'ndan başka öldüren ve dirilten yoktur. Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de birçok âyet vardır: "O¸ hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O¸ mutlak güç sahibidir¸ çok bağışlayandır."[2]


Görüldüğü gibi bu âyette¸  Allah'ın kudret ve tasarrufunu en açık bir şekilde gösteren deliller anlatılmakta¸ kimlerin O'nun emir ve yasaklarına uyarak daha güzel işler yapacağını ortaya çıkarmak için hayatı ve ölümü yarattığı bildirilmektedir. Aynı âyette geçen¸ Allah'ın imâte ve ihyâ/öldürme ve diriltme fiillerine dikkatleri çekmenin ötesinde¸ önce ölümü¸  sonra da hayatı yarattığının vurgulanmış olması anlamlıdır.  Ölümün önce zikredilmesinin mânâsı¸ dünya hayatından âhiret hayatına geçiş hali¸ hayattan maksatsa¸  âhiret hayatıdır. Bir başka açıdan¸  ölümle¸  dünya hayatından âhiret hayatına geçiş¸  hayatla da dünya hayatı kastedilmektedir. Zira hayat da ölüm de imtihan için yaratılmıştır; imtihan yeri ise âhiret değil¸  dünyadır. Çünkü dünya¸ teklifler yurdu¸ âhiret ise¸ ödül ve cezâ yeridir. Her ikisinin de bu dünyada olması amaca daha uygun görünmektedir. Hayat¸  ölümden önce olduğu halde âyette sonra gelmesi bize¸ eşyada asıl olanın yokluk olduğunu¸ varlık ve hayatın sonradan verildiğini hatırlatmaktadır. 


Ölüm¸ Ciddi Bir Uyarıcıdır


Bizim kanaatimize göre ölüm olgusu¸ âyette¸ insanlara hayatın sorumluluğunu hatırlattığı¸ onları iyi işler yapmaya teşvik ettiği ve bir uyarıcı olduğu¸ nihâyet insan hayatında "imtihan" sorumluluğunu daha canlı tuttuğu için önce zikredilmiştir. Bir Müslüman için dünya hayatı hayırlı faaliyetler alanı¸ ölüm ise bu faaliyetlerin karşılığının verileceği ebedî varlık sahnesine geçişi sağlayan dönüm noktasıdır.  Hz. Peygamber (s.a.v.)'in de belirttiği gibi ölüm¸ ciddi bir uyarıcıdır.


Din ve ölüm gerçeği¸ tarih boyunca bütün insanlığı meşgul etmiş bir konudur. İşte bu açıdan  "ölüm ötesi" hayatın kelam¸ psikoloji ve felsefe disiplinleri yönünden ele alınıp değerlendirilmesi¸ günümüzün çağdaş toplumları açısından da büyük önem taşımaktadır. Çünkü ölüm sonrası yaşam¸ ölüm kaygısı ve dindarlık düzeyleri arasındaki ilişki¸ egzistansiyel bir değer ifade etmektedir. Bu sebeple Kur'an'da önce ölümün sonra da hayatın zikredilmesi anlamlıdır. 


 Niçin Önce Hayat Değil de Ölüm Başa Alınmıştır?


 Aslında hayata anlam katan¸  hayatı yaşanılır kılan ölüm duygusudur. Ölüm olgusunu içselleştiren bir birey¸ hayatını disipline eder¸ amaçlı yaşar. Ölüm¸ insan hayatına anlam katar¸ insanda sorumluluk duygusunu canlı tutmak suretiyle ahlâkî gelişime büyük katkı sağlar. Dolayısıyla ölüm olgusuna tasavvuf geleneğimizde; sevgiliye kavuşma¸ ten kafesinden kurtuluş¸ mekân değiştirme¸ sırlanma gibi anlamların yüklenmiş olması¸  ölüm korkusunu yenmekle kalmaz¸ ölüm düşüncesinin insan psikolojisi üzerinde yıkıcı etkisini de asgari düzeye indirir.


Diğer taraftan âhiret inancı ve ölüm duygusu¸ ‘Allah'a rağmenliği' besleyen duyguların etkisinde gelişen negatif dünyevîleşmeyi aşmada¸ insana yardımcı olur. Ebedîlik düşüncesinin buraya¸ şimdi'ye değil¸ "öte"ye ait olduğunu insan bilincinde sürekli yaşatır. Bu inanç¸ insan yaşamını altüst edecek acı ve ıstırapları¸ gönül huzuruna çevirir¸ insanı kendisiyle¸  çevresi ve toplumuyla barışık hale getirir. Güçlü âhiret inancı ve ölüm duygusu¸ yüce hedeflere ulaşmayı arzu eden insana¸ yaşama sevinci kazandırmakla kalmaz¸ hayatında karşılaşabileceği tüm olumsuzluklara karşı¸ direnme gücüne kuvvet katar.


Yaşadığımız modern zamanlarda her türlü ahlâkî ilkeleri ve toplumsal kuralları bir bariyer olarak algılayan; çalışmayan¸ üretmeyen sadece eğlenceye ve cinsel yaşama odaklanan hedonist yaşam tarzları¸ felsefî bir anlayış olarak “ölümden kaçış" üzerine kuruludur. İnsan neden maddî hazza bu kadar müptelâ olur da insânî değerleri hiçe sayar? Çünkü ölüm olgusu¸ onun hayatına yapıcı bir kuvvet olarak girememektedir. Zaten Batı uygarlığının temel kabullerinden biri de budur. Batı medeniyeti ölümün inkârı üzerine kuruludur. Eğer bu hayata ölüm ışık tutmuyorsa¸ bu hayatı aydınlatmıyorsa¸ bu hayat neyle aydınlatılır?


Zafer İçin Sefer


Aslında pek çok şey¸ hayata bakış açımızla alâkalıdır. Siz hayatın içinde saklı olan küçük mucizeleri¸ detayları¸ sürprizleri görmeye ayarlamışsanız bilincinizi¸ size bir çiçeğin açışı¸ bir bebeğin yürüyüşü¸ bir kuşun ötüşü¸ bir kar taneciği¸ mevsimlerin değişmesi¸ gecenin gündüze inkılâp etmesi… Bütün bunlar¸ mânevî hazlar verir. Önemli olan¸ insanın aşkınlığı yakalayabilmesidir.  Bu da ancak insanın  “kendini aşma"sıyla gerçekleşebilir. Kendini aşma¸ kendi benliğinin üstünde anlamlara yönelebilmek¸ öteyi aramak demektir. Bu kişiler için hayat biraz da “zafer” değil¸ “sefer”dir. İnsan özgür iradeye dayalı yaratılış gereği¸ bir yerden daha iyi bir yere yolculuk edebilen bir varlıktır. Zaferi önemseyen insanlar¸ maddî olanın peşinde koşarlar. Seferi önemseyen insanlar¸ mânevî olanın¸ mânevî hazzın¸ oluş ve tekâmülün peşinde koşarlar. İnsanı insan kılan şey¸ yolda olduğunun bilincinde olması¸ hayatı bir bütünlük duygusuyla yaşaması¸ maddî olanı bütünüyle elinin tersiyle itmemesi¸ ama asıl olanın ruhun arayışı olduğunu fark etmesidir.[3]


"Öldüren ve dirilten Allah'tır."[4] Kur'an'da "ihyâ" fiilinin geçtiği birçok âyette "imâte" fiili de geçer. Genel anlamda diriltme ve öldürme fiillerinin Allah'a nispet edildiği alanda; can verme¸ öldükten sonra diriltme¸ tabiattaki bütün canlılara kendisinin koyduğu kurallar çerçevesinde hayat verip yaşatma mânâsı mevcuttur.[5] Ayrıca Kur'an'da mecâzî anlamda ihy⸠hidâyet verme; imâte de kâfir olma mânâsında kullanılır: "Ölüden diriyi çıkarırsın¸ diriden ölüyü çıkarırsın."[6] Nitekim bu âyeti ünlü Kur'an yorumcusu İbn Kesir; "Kâfirden mü'mini; mü'minden kâfiri çıkarmak" olarak yorumlamıştır.[7] Gerçekten de öyledir. Tarihe baktığımız zaman ve hatta günümüzde nice hidâyet öykülerinde¸ küfürde iken ihtida edenler¸ imanda iken irtidâd edenler vardır. Hatta kâfir olan nice babaların çocukları Müslüman¸ az da olsa¸ nice babaları Müslüman olanların çocukları da din değiştirmiş ve tanrıtanımaz olmuşlardır.


Sonuç olarak¸ varlık alanında¸ ihyâ/diriltme ve imâte/öldürme¸ her şeyde kendisini gösterir. Bu konuda her türlü tasarruf yetkisi Allah'a aittir. O¸ nice bedenleri ruhla¸ nice ruhları gaybî yardımlarıyla diriltir. İnsan¸ Allah'ı ne kadar çok zikrederse¸ kalbi o kadar diri olur¸ ne kadar Allah'ı zikirden kaçarsa¸ kalbi o kadar ölür. Onun için insan¸ varlığın başlangıç ve sonucunu iyi düşünmeli¸ hayattan sonra ölümü asla aklından çıkarmamalıdır. "Gerçek ârifler ölmez¸ ölenler hayvan imiş." dediği gibi Yûnus'un¸ daima iman üzere olmak ve o şekilde Allah'a kavuşmak O'nun ihya isminden hisselenmek mânâsına gelir.


 


 


 






[1] El-İsfehani¸ el-Müfredât¸ s. 197-98.



[2] 67/Mülk¸ 2.



[3]  Ömer Baldık¸ Dr. Kemal Sayar'la "Hazcılık" Üzerine Bir Söyleşi"¸  Zafer Dergisi¸ Ağustos¸ 2006.



[4] 2/Bakara¸ 28.



[5] Bkz. 57/Hadîd¸ 17; 21/Enby⸠30; 41/Fussilet¸ 39; 6/En'âm¸ 122.



[6] 3/Âl-i İmrân¸ 27.



[7] Krş. İbn Kesîr¸ M. Tefsir¸ tahk. M. Ali es-Sâbûnî¸ Beyrut¸ 1981¸ I¸ 275.


Sayfayı Paylaş