NEFSİ KINAMA GELENEĞİ OLARAK MELÂMET NEŞVESİ

Somuncu Baba

"Bir melâmînin uzak
durması gereken
özellikler¸ bezenmesi
gerekenlerden¸ terk
etmekle mesul olduğu
fiiller¸ yerine getirmesi
istenilen fiillerden
daha fazladır."

Zühd hayatı Müslümanlar arasında ortaya çıkıp yayıldıktan sonra bazı davranış biçimleri ve şekilleri de beraberinde geldi. Tasavvuf tarihinde buna "âdâb ve erkân" adı verilmektedir. Zahidlere has bir kıyafet¸ sûfîlere has ibadet ve zikir çeşitleri¸ onlara ait yapılar ve dergâhlar gibi unsurların zamanla çoğalması ve bünyeleşmesi neticesinde çıkış itibariyle ruhânî ve manevî bir hüviyete sahip olan tasavvuf cereyanı hızla müesseseleşmeye doğru kaymaya başladı. Taç ve hırka gibi kıyafetlerin yanında âdâb ve erkân başlığı altında seyr u sülûk için pek çok kaide ve prensip ortaya çıktı ve tasavvufî hayat bunlarla yürür hâle geldi. Dışa vuran bu şekil ve davranışlar giderek riya ve gösteriş için müsait bir zemin hazırladı. Diğer taraftan sonu gelmeyen halvet ve uzlet hayatı insanları cemiyetin dışına itmeye¸ hatta dilenerek geçinmeye sürükledi¸ pek çok insan da çalışmadan tekke ve zaviyelerin gelirleriyle hayatını devam ettirme yollarını aramaya başladı. Bütün bunlarla beraber "keramet göstermek"te odaklaşan bir rol ve gösteri hareketi de tekke muhitlerini derinden etkilemeye başlamıştı. İşte bu tarz tavır ve fikirlere karşı¸ yine tasavvufî muhitin içinden doğan alternatif harekete melâmetiyye adı verilmektedir.[1] Bu yol sûfîlerin taçlarına¸ hırkalarına¸ iktidara satılıp vakıftan geçinmelerine¸ büyüklerden saygı görmelerine¸ halka büyük görünmelerine karşı tasavvufun içinden patlayan bir reaksiyondur. Tasavvuf ehlinin pîri kabul edilen Cüneyd-i Bağdâdî; "Tasavvuf ehli geçip gitti; tasavvuf¸ tesbih¸ hırka¸ seccade¸ bağırıp çağırmak olup çıktı."[2] diyerek zamanın tasavvuf ehlini kınamıştır.


Kınamak¸ ayıplamak¸ azarlamak¸ serzenişte bulunmak¸ korkmak¸ rüsvaylık anlamına gelen melâmet mastar bir kelime olup¸ melâmetî ise kınanmaya konu olan¸ ululuktan¸ davadan¸ kendini göstermekten¸ halkın sevgi ve saygısını kazanmak kaydından geçen¸ kendini herkesten aşağı¸ herkesi kendinden üstün gören¸ giyim kuşam özelliğiyle¸ tekkeyle¸ vakıftan hazır yemekle¸ zikirle¸ bağırıp çağırmayla kendisini göstermeye çalışmayan¸ halktan hiçbir suretle ayrılmayan¸ kendi kazancıyla geçinen¸ iç yüzden Hak'la¸ dış yüzden halkla beraber olan¸ hatta halkın saygısını¸ sevgisini bir kayıt bildiğinden nafile ibadetlerini bile gizleyen¸ halka kendisini kötü gösteren kişi¸ demektir. Melâmîler¸ dini Allah'tan başka hiç kimsenin hatta bizzat kendilerinin bile muttali olamayacağı bir sır olarak görmektedir. Ayrıca onların meşrebine göre insanın¸ yaptıklarını görmesi¸ (bir şey yaptığını düşünmesi) bu fiilleri iptal eder. Melâmîler¸ insanlara hayırlı yanlarını göstermez ve itaatleri bulunduğunu iddia etmezler. Bu sebepledir ki¸ melâmîler birçok öğretileri ve âdetleri bakımından diğer sûfîlerden farklı olmuşlardır. Örneğin sûfî hırkası giymemiş¸ semâ' meclislerinde bulunmamış; müritlerine vecde gelmeyi; cezbeye tutulmuş olarak görülmeyi ya da daha genel bir tabir ile iddia kokan¸ şöhrete sebebiyet veren hiçbir tavır ve görünümü mübah görmemişlerdir. Bunun temelinde hallerini gizleme kaygısı bulunmaktadır.[3]


Birinci kuşak melâmetîlerinden Ebû Hafs Ömer b. Mesleme el Haddâd'ın ifadesiyle melâmîlik; "Hak Teâlâ ile beraber olmak için sırrını gizlemek¸ yakınlık ve kulluk adına kendini kınamak¸ halka yalnız kusur ve kabahatlerini gösterip iyiliklerini gizlemek suretiyle kınamasını celbetmektir."[4]


Gösteriş Olur Endişesiyle Gizlemek


Melâmet; kişinin yaptığı iyilikleri gösteriş olur endişesiyle gizlemek¸ kötülükleri ve işlediği günahları ise nefsiyle mücadele etmek için açığa vurmaktır. Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi¸ melâmetin temel vasfı riyadan kaçınmak amacıyla gizlilik ve şöhretten sakınma olarak tezahür etmektir.[5] Yapılan melâmet tanımlarında¸ kelimelerin literal anlamı korunarak¸ iddia sahibi olmama¸ riyadan sakınma¸ şöhretten uzak durma¸ nefsi itham ederek onun ayıpları ile meşgul olma¸ amelleri görmeme¸ şeklinde ifade edilmiş ve bu hareket¸ anılan anlamları kasten "Melâmetîlik" veya kurucusu Hamdun Kassâr'a nispetle "Kassârîlik" şeklinde isimlendirilmiştir. Melâmetîlik¸ dış görünüşlerinden iç hallerine intikal edilmeyecek hal¸ fiil¸ davranış ve sözleri seçerek avam ile avam¸ havas ile havas olmuşlar: gerçek durumlarını sezdirmemeyi¸ toplum içerisinde kıyafet ve görünüşte ayırt edilmemeyi anlayışlarının esası olarak belirlemişler¸ sırlarının açığa çıkmasından korktukları ve insanların övmelerine sebebiyet verecek bir hal ortaya çıkınca nefislerinin gururlanmasından çekindikleri için bir taraftan bu halleri gizlemeye çalışmışlar¸ diğer taraftan nefislerini kırmak için halkın öfke ve tepkisini çekecek¸ hatta zaman zaman kınama ve azarlamalarına neden olacak fiiller işlemişlerdir.[6]


Gerçekte melâmîlik¸ İslâm tasavvufundaki özel bir eğilimi ve bakışı temsil etmektedir. Bu bakış¸ beşerî nefse¸ nefsin amellerine¸ bu amellerin değerlendirmesine¸ zühd ve zühdün tezahürlerine dairdir. Sülemî¸ ister melâmîlerin ya da başkalarının bir ifadesi¸ ister bir âyet veya bir hadis olsun¸ bu eğilimin esası olmaya uygun olan her şeyi melâmîliğin bir esası zikretmiştir. [7]


Muhabbetin hâlis olmasında melâmetin büyük bir tesiri ve tam bir meşrebi mevcuttur. Allah (c.c.)¸ mü'minlerin sıfatlarından bahsederken¸ "Onlar¸ kınayanların kınamalarından korkmazlar. Bu Allah'ın bir lütfüdür ki¸ onu dilediğine verir. Allah her şeyi kuşatandır¸ bilicidir."[8]¸ buyurmuştur.


Bir melâmînin uzak durması gereken özellikler¸ bezenmesi gerekenlerden¸ terk etmekle mesul olduğu fiiller¸ yerine getirmesi istenilen fiillerden daha fazladır. Melâmîlerin müritleri için şart koştuğu öğretiler¸ neredeyse şu veya bu şeyin kerih görülmesi veya yasaklanması veya bir şeyin reddedilmesine dair bir yasaklar silsilesini taşımaz. Meselâ melâmî¸ ibadetini¸ takvasını¸ zühdünü¸ ilmini veya halini izhar etmemekle sorumludur. Bir melâmî¸ ihlâsın zıddı olan riyadan bahsettiği kadar¸ ihlasın kendisinden bahsetmez; nefsin afetleri¸ ayıpları ve kirlerinden bahsettiği kadar¸ faziletlerinden ve olgunluklarından bahsetmez. Nefsi suçlamak¸ küçümsemek ve bütün istek ve arzularında onu hesaba çekmek gibi kendisine farz kıldığı şeyler kadar¸ nefsi güçlendiren ve süsleyen şeylerle kendisini sorumlu tutmaz. Melâmî¸ amellerinin noksanlıklarından ve günahlarından bahsetmeyi¸ güzelliklerinden ve övgülerinden bahsetmeye tercih eder.[9] Dünyanın kınanması¸ melâmîliğin sisteminde hiçbir şekilde yer almaz¸ çünkü onların öğretilerinde dünyanın zemmi yasaktır. Ebu Hafs en-Nişaburî; "Gizlemen gereken şeyi izhar ettin¸ artık bizimle oturma ve arkadaşlık etme!"[10] diyerek iddia bulunmaktan kaçmayı öğütlemektedir. Çünkü melâmîler¸ nefisleri ile mutmain olmazlar. Melâmî Allah ile arasında gerçekleşen ilişkiyi sır olarak düşünür¸ başkasının bu ilişkiyi bilmesini istemez. Bu durum onların diliyle şu şekilde dile getirilmiştir: "Melâmîler¸ halk için birtakım kötü fiilleri¸ amelleri ve tabiatın neticesi olan huyları işlemişlerdi. Hak için ise¸ onun gizli emanetlerini yerine getirmişlerdir."[11]


Sülemî'ye göre sûfî ile melâmî arasındaki temel fark şudur: Sûfînin zahiri¸ batınını anlatır ve sırlarının nuru fiil ve sözlerinde zahir olur. Bunun için sûfî¸ Hallâc ve benzerlerinin yaptığı gibi¸ iddialarda bulunmaktan veya Allah'ın kendisine keşfettiği gaybî sırları açıklamaktan veya Allah'ın onun eliyle gerçekleştirdiği kerametleri insanlara göstermekten çekinmez. Melâmî ise¸ Allah'ın sırrının eminidir; kendisiyle Rabbi arasındaki hali kendisine saklar. Ayrıca melâmî¸ hiçbir iddia sahibi değildir; çünkü ona göre iddia¸ bir çeşit cahillik ve münasebetsizlikten ibarettir ve eksiklikten kurtulamayışın delilidir. Melâmî keramet göstermez; bu kerametle Allah'ın nefis gururunu ve kendisini beğenmesini imtihan etmesinden¸ insanların bu kerametle fitneye düşmesinden korkar.[12] Bununla birlikte sûfî ile melâmî arasında mukayesede bulunan Ebu Hafs Ömer es-Sühreverdî¸ sûfîleri daha üstün görmekte ve manevî hayatta sûfîleri melâmîlerin üstünde bir mertebeye yerleştirmektedir.[13]


İbnü'l-Arabi ise melâmîleri¸ bütün zaman ve mekânlarda yaşayan¸ kendilerine özgü nitelikleri olan ve ortaya çıktıkları vaktin durumuna göre sayıları artan veya eksilen ehlullahtan bir grup şeklinde tanıtır. İbnü'l-Arabî'nin ifadesi ile onların vatanları¸ ne Horasan ve ne de Nişabur'dur. Pîrleri ne Hamdun el-Kassâr ne Ebû Hafs el-Haddâd ne de Ebû Osman el Hîrî'dir. İbnü'l-Arabî¸ bu makama ulaşanlar arasında¸ farklı tabaka ve bölgelere mensup Ebû Said el-Harrâz¸ Abdülkadir Geylânî¸ Ebû Yezid el-Bistâmî¸ Ebussuûd b. Şiblî gibi isimler yanında¸ başta Hamdun el-Kassâr olmak üzere Nişabur pîrlerinden melâmîlik makamına ulaşmış kimseleri de zikretmiştir. İbnü'l-Arabî sâlikleri üç kısma ayırır:


Birincisi¸ âbidlerdir. Bunlarda zühd hâli¸ iyi fiiller ve nefsi kötü amellerden temizlemek gibi davranışlar hâkimdir. Bu insanların hâller¸ makamlar¸ ledünnî ilimler ve sırlar hakkında hiçbir bilgileri yoktur. Bunlardan birisi bir şey okumaya kalksa¸ okuyacağı şey Muhâsibî'nin er-Riaye'si veya onun yerine geçecek bir eserdir.


İkinci sınıf ise¸ bütün fiillerin Allah'a ait olduğunu ve kendilerinin hiçbir şekilde fiil sahibi olmadığını müşahede eden sûfîlerdir. Bu insanlar takvada¸ zühdde ve tevekkülde âbidler gibi ahlâk ve fütüvvet mensuplarıdırlar. İnsanlara nail oldukları keramet ve harikaları gösterir¸ onların Allah katındaki derecelerini bilmelerine sebep olacak herhangi bir şeyi izhar etmekten çekinmezler. Çünkü onlar Allah'tan başkasını görmezler. Bunlar melâmîlere nispetle¸ nefis ve arzu sahipleridir.


Üçüncü sınıf ise melâmîlerdir. Bunlar¸ Allah'ın kendisine yönelttiği bir sınıftır. Allah¸ onları kendilerine bir göz ilişir de¸ kendilerinden alıkoyar kıskançlığıyla muhafaza etmiştir. İbnü'l–Arabî melâmîlerin sahip olduğu özellikleri şu şekilde sırlamaktadır: Melâmîler¸ Allah'ın emirlerini yerine getiren diğer mü'minlerden fazladan bildikleri bir hâlden dolayı ayrılmazlar. Onlar¸ farz namazlara sadece nafileleri ilave eder¸ sokaklarda yürür¸ insanlarla konuşur; farzları insanlarla beraber ifa eder¸ her beldeye o beldenin insanlarının kıyafetleri ile girerler. Melâmîlerden hiçbirisi¸ mescidi mesken edinmez; insanlar arasında kaybolmak için Cuma namazının kılındığı mescitlerdeki mekânları değişiktir. Konuştukları zaman¸ kelamlarında Allah'ı murakabe ederler. Kimse onları fark etmesin diye komşularının dışındaki insanlarla fazla haşir ve neşir olmazlar. Her türlü ihtiyaçlarını kendileri karşılarlar. Allah'ın razı olacağı şekilde çoluk çocukları ile şakalaşır ve sadece gerçeği söylerler.[14] İbnü'l-Arabî melâmet ehlini¸ bu vasıflarından dolayı "ümena" olarak nitelendirdikten sonra¸ "Onlar batınlarında olanı zahirlerine yansıtmayan¸ sûfîlerin en üst tabakasında bulunan kimselerdir."[15] demektedir.


İnsanın en büyük düşmanı olan nefis ile mücadeleleri uğrunda melâmîler¸ riyaya yorumlanabilecek her türlü tavra karşı çıkmışlardır: Mesela hem kendilerine hem de tabilerine sûfîlerin alâmet-i fârikası ve fakirin nişanesi olan yamalı elbise giymeyi yasaklamışlardır. Zira onlara göre yamalı elbise giymek¸ sûfînin kendini ispatlamasının göstergesidir. Aynı şekilde verâ'¸ takva ve isâr gibi görüntülerle ortalıkta dolaşmayı kendi kendilerine yasaklamışlardır. Başka bir ifadeyle¸ bu ekol sahipleri amel¸ hal ve ilim boyutunda riyayı yasaklamış¸ bütün bunlarda nefsin kınanması gerektiğini savunmuş ve itaat adına nefisten sadır olan her eylemde kusur arama yoluna gitmişlerdir.[16] Melâmîler¸ halkın kendilerini hor ve hakir görme yolu ile nefislerini edeplendirmişlerdir. Bu zümrenin geçirdikleri en hoş zaman¸ nefislerini belâ ve zillet içinde buldukları vakittir. Bu durumun örneği İbrahim b. Edhem'dir. İbrahim b. Edhem'e; "Nefsinin muradına nail olduğunu hiç gördün mü?" diye sorulunca¸ şu cevabı vermiştir: "Evet bunu iki defa gördüm. Bir kere bir gemiye binmiştim. Oradakilerden hiçbiri beni tanımıyordu. Üzerimde eski bir elbise vardı. Saçlarım da uzamıştı. Gemideki ahalinin benimle alay etmeye ve dalga geçmeye müsait bir hâlde idim. Gemide yolcuların yanında maskaralık yapan biri vardı. Bu kişi her zaman bana gelir¸ saçlarımı çeker¸ sakalımı yolar ve dalga geçmek için beni hafife alırdı. İşte o an nefsimi muradına nail olmuş bir hâlde bulur¸ nefsimin zillet içinde olmasına sevinirdim. Nihayet günün birinde maskaralık yapan kişi kalkıp üzerime bevledince sevincim son haddine ulaşmış oldu. Başka bir seferinde¸ bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında bir kasabaya varmıştım. Kışın soğuğu iliklerime kadar işlemişti. Üzerimdeki aba ıslanmıştı. Mescide vardım fakat içeri girmeme müsaade edilmedi. İkinci¸ üçüncü mescide vardım¸ yine aynı durumla karşılaştım. Nihayet aciz kaldım. Soğuk vücuduma iyice tesir etmişti. Gittim bir hamamın külhanına girdim. Abamı ateşin karşısına serdim. Altımdan çıkan duman elbisemi ve yüzümü simsiyah hâle getirmişti. Bir de o gece muradıma nail olmuştum."[17]


Özetle onlar toplum içinde ârif bir sûfî edasıyla dolaşmak yerine sıradan bir insan gibi davranmayı tercih ederler. Gösterişten kaçındıkları için kerametlerini gizlerler. Sema meclislerinde vecde gelip raksetmekten¸ yüksek sesle (cehrî) zikir yapmaktan¸ tarikat mensubu olduklarını gösterecek özel bir kıyafet giymekten¸ hatta tekke kurmaktan kaçınırlar. Tarikat merasimlerine önem vermezler¸ görkemli türbeler yapmaz ve kendilerine yapılmasını istemezler. Fütüvvet neş'esinde fedakâr ve cömert insanlardır. El emeği ile çalışıp kazanmaya önem verirler.[18]


 






[1] Kara¸ Mustafa¸ Dervişin Hayatı¸ Sûfînin Kelâmı Hal Tercümeleri-Tarikatlar-Istılahlar¸ s. 97-98¸ Dergâh Yayınları¸ İstanbul 2005.



[2] El-Kuşeyrî¸ Ebü'l-Kâsım Abdülkerim¸ er-Risâletü'l-Kuşeyriyye fi ilmi't-tasavvuf¸ haz. Ma'ruf Zerrik ve Ali Abdulhamid Baltacı¸ s. 314¸ Darü'l-Hayr¸ Beyrut 1993.



[3] Afîfî¸ Ebü'l-Al⸠Tasavvuf İslam'da Manevi Devrim¸ ter. H.İbrahim Kaçar-Murat Sülün¸ s. 138¸ Risale Yayınları¸ İstanbul 1996.



[4] Ocak¸ Ahmet Yaşar¸ Osmanlı İmparatorluğunda Marjinal Sûfîlik: Kalenderîler¸ s¸ 113¸ TTK. Yay.¸ Ankara¸ 1999.



[5] Tosun¸ Necdet¸ Bahâeddîn Nakşbend –Hayatı¸ Görüşleri¸ Tarikatı-¸ İnsan Yayınları¸ İstanbul 2002.


Tosun¸ Bahâeddîn Nakşbend¸ s. 346.



[6] Bolat¸ Ali¸ Melâmetîlik¸ s. 15-16¸ İnsan Yay.¸ İstanbul 2004.



[7] Afîfî¸ Ebü'l-Al⸠İslâm Düşüncesi Üzerine Makaleler¸ s. 159¸ ter. Ekrem Demirli¸ İz Yayıncılık¸ İstanbul 2000.



[8] 5/Maide¸ 54.



[9] Afifî¸ İslâm Düşüncesi Üzerine Makaleler¸ s. 138.



[10] Afifî¸ age.¸ s. 140.



[11] Afifî¸ age.¸ s. 140-141.



[12] Afifî¸ age.¸ s. 144.



[13] Afifî¸ age.¸ s. 146.



[14] Afifî¸ age.¸ s. 144-146.



[15] Addas¸ Claude¸ Kibrit-i Ahmer'in Peşinde¸ Sufi Kitap Yay.¸ İstanbul 2010¸ s. 81-82.



[16] Afifi¸ Tasavvuf¸ s. 311-313.



[17] Hucvirî¸ Ali b. Osman¸ Keşfu'l-Mahcûb (Hakikat Bilgisi)¸ s. 151¸ haz. Süleyman Uludağ¸ İstanbul 1996¸ II. Baskı¸ Dergâh Yayınları.



[18] Tosun¸ Bahâeddîn Nakşbend¸ s. 346.

Sayfayı Paylaş