MEDENİYETİMİZİN NURU MUKADDES GELENEKLER

Somuncu Baba

Halit Ziya Uşaklıgil¸ bu güzel uygulamanın Osmanlı insanı üzerindeki derin tesir ve yansımaları hakkında şu ilginç müşahedeleri nakletmektedir: "Uzaktan¸ yakından gelmiş vezir¸ vüzera¸ avamdan insanların¸ minareden duyulan ezan¸ huzurda okunan Kur'an-ı Kerim tilâvetleri¸ Hz. Muhammed (s.a.v.)'in hırkasını uzaktan gören¸ bir imkânını bulup yüzünü hırkaya sürebilen gözü yaşlı¸ gönlü huzur ve huşu dolan insanların manevî heyecanını gördüm. Kendimde¸ fena duygulardan arındığımı¸ ruhanî bir zevkle dolduğumu hissettim.&qu

Osmanlı'nın temellerindeki en mukaddes harçların; padişahların asırlarca "baş tacı" ettiği değerlerin başında¸ "Peygamber sevgisi" gelmiştir. Osmanlı¸ Peygamber Efendimize (s.a.v) ve onun kutsal beldesine karşı derin muhabbet¸ hürmet ve sadakatini sonsuz bir hassasiyetle muhafaza etmiş ve devletinin en muhkem kaidelerinden biri hâline getirmiştir. Söz konusu asil duygularını her zaman ve mekânda açığa vurmayı¸ hatta devlet çapında bir ciddiyet ve duyarlılığa bürümeyi meziyet bilmişlerdir. Tarih¸ bunu izah eden birbirinden muhteşem misallerle doludur:


 


Mevlid Alayı Merasimi


Osmanlı Padişahlarının¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)'e hürmet ve muhabbetlerinin en güzel göstergelerinden biri de¸ onun kutlu doğum gününde asırlar boyunca aksatmadan tertipledikleri "Mevlid Alayı Merasimi"dir.


Osman Gazi devrinde bile mevcut olduğunu tespit ettiğimiz bu âdet¸ Sultan II. Selim ve I. Ahmed dönemlerinde yapılan ilavelerle resmî bir merasime dönüşmüştür. Önceleri doğum gecesinde¸ padişahın huzurunda birtakım naat¸ münacat ve kasideler okunması söz konusuyken¸ Orhan Gazi zamanında¸ Emir Sultan'ın müridi¸ Ulu Camii İmamı Süleyman Çelebi'nin "Mevlid-i Şerif"i kaleme almasından sonra hem sarayda hem de cami¸ mescit ve evlerde¸ gündüz ve gece mevlid okutulması âdeti yaygınlaşmıştır.


1909'da kurulan Encümen-i Tarih-i Osmanî üyesi tarihçi Ali Seydi Bey¸ "Teşrîfat ve Teşkilât-ı Kadîmemiz" isimli eserinde sarayda tatbik ettikleri Mevlid Alayı Merasimi'ni ana hatlarıyla şöyle anlatmıştır:


"Peygamberimizin doğum gününden birkaç gün önce şeyhülislam¸ merasimde bulunması gerekli kişilerin isimlerini tespit edip bir defter halinde reisülküttap efendiye gönderirdi. Daha sonra bu defterde isimleri bulunan vezirlerle sair erkân ve rüesaya mevlid günü¸ saati birer tezkereyle bildirilirdi. O gün davetlilerin hepsi resmî elbiselerini giymiş olarak çoğu zaman Sultan Ahmed Camiine gelirlerdi. Başka vakitlerde camide mevki¸ rütbe ve mesleğe göre saf ve yer ayrılmazken¸ bu Mevlid Alayı'nda teşrifat gerekli idi. Padişahın¸ Mahfel-i Hümâyûn'a (padişahlara ayrılmış hususî yer) geldiği cemaate özel bir işaretle bildirilince¸ camidekiler hep birden ayağa kalkar ve yine işaret üzerine otururlardı. Mevlidin okunup bitmesinden sonra padişah¸ vükelaya¸ kürsi şeyhlerine¸ mevlid okuyanlara¸ müezzinlere ve diğer icap edenlere hil'atler (Padişah hediyesi kaftan/elbise) giydirir¸ şeker ve şerbetler dağıtılırdı. Bu merasimin tamam olabilmesi için gerekli bir işlem daha vardı: Her sene Mekke-i Mükerreme emiri tarafından¸ sadakatini bildiren mektubun¸ reisülküttap tarafından padişaha verilmesiydi. Mektup¸ hususî merasimle açılarak okunur ve bunu emir tarafından gönderilen nefis hurmaların¸ camide bulunanlara dağıtılması takip ederdi."


 


Hırka-i Saadet'te Asırlarca Süren Kur'an Tilâveti


Yavuz Sultan Selim¸ ondan ümmetine yadigâr kalan¸ hiçbir kıymetle ölçülemeyecek kadar paha biçilmez olan "Mukaddes Emanetleri"¸ Mısır Seferi dönüşünde Topkapı Sarayı'na getirip¸ Hırka-i Saadet Dairesi'ne koymakla bizi şereflerin en yücesine eriştirmiştir.


Yavuz'dan itibaren tatbik edilen güzel bir âdet de¸ Hırka-i Saadet Dairesi önünde¸ asırlar boyunca kırk hafıza 24 saat nöbetleşe okutulan Kur'an tilâvetidir. Bu uygulama¸ 1517'den 3 Mart 1924 Halifeliğin ilgasına kadar sürmüş; ancak 67 yıl aradan sonra 15 Mart 1991'de yeniden başlatılmıştır.


Halit Ziya Uşaklıgil¸ bu güzel uygulamanın Osmanlı insanı üzerindeki derin tesir ve yansımaları hakkında şu ilginç müşahedeleri nakletmektedir: "Uzaktan¸ yakından gelmiş vezir¸ vüzera¸ avamdan insanların¸ minareden duyulan ezan¸ huzurda okunan Kur'an-ı Kerim tilâvetleri¸ Hz. Muhammed (s.a.v.)'in hırkasını uzaktan gören¸ bir imkânını bulup yüzünü hırkaya sürebilen gözü yaşlı¸ gönlü huzur ve huşu dolan insanların manevî heyecanını gördüm. Kendimde¸ fena duygulardan arındığımı¸ ruhanî bir zevkle dolduğumu hissettim."


Yahya Kemal Beyatlı'nın¸ "Aziz İstanbul" isimli eserinde¸ daha da ileri gidip bu hususta vardığı hüküm ise¸ tüm ruhumuz ve benliğimizle tasdik edeceğimiz ebedî bir hakikattir: "Gezintilerimde bir hakikati keşfettim. Bu devletin iki manevî temeli vardır: Fatih'in¸ Ayasofya minaresinden okuttuğu ezan ki hâlâ okunuyor! Selim'in¸ Hırka-i Saadet önünde okuttuğu Kur'an ki hâlâ okunuyor!"


 


Ramazan'ın 15'inde Hırka-i Şerif'i Ziyaret


Osmanlı'nın asırlar boyunca uyguladığı güzel manevî adetlerden biri de¸ ilk defa Yavuz Sultan Selim tarafından başlatılmış olan¸ her Ramazan ayının 15. gününde başta padişah olmak üzere¸ devlet erkânı¸ şehzadeler¸ hanım sultanlar¸ kadın efendiler¸ ikballer ve ustaların¸ en güzel elbiselerini giyerek büyük bir alay eşliğinde Hırka-i Saadet Dairesini ziyaret etmeleriydi. Harem¸ 1854'te Topkapı Sarayı'ndan Dolmabahçe'ye taşınınca bu merasim daha çok önem kazandı.


Sultan II. Abdülhamid'in kızı Ayşe Osmanoğlu'nun ve diğer saraylıların hatıralarında naklettiklerine göre¸ arabalarla Topkapı'ya gelen harem halkını burada Harem Ağası karşılardı. Hırka-i Saadet'in kapısı açılınca¸ kadınlar rütbe sırasına göre dizilerek Hırka-i Saadet'e doğru ilerlerdi. Her tarafta buhurdanlarda yanan buhurun kokusu hissedilir¸ perdelerin arkasından çok güzel sesli bir müezzinin okuduğu Kur'an-ı Kerim duyulurdu. Daha sonra¸ büyük gümüş sandık içinde saklı bulunan altın anahtarla¸ hırkanın içinde saklı bulunduğu altın sandık¸ padişah tarafından açılır ve içerisinden büyük bir tazimle çıkarılan Hırka-i Şerif¸ önceden hazırlanan hususî bir masa üzerine konurdu. Hırka-i Şerif'e yüz sürüldükten ve padişah selamlandıktan sonra tekrar Harem'e dönülürdü.


Bu bilgileri¸ III. Selim¸ IV. Mustafa¸ II. Mahmud ve Abdülmecid dönemlerinde çeşitli devlet kademelerinde görev almış ve Osmanlılarda törenlerle ilgili "Teşrifât-ı Kadîme" ismiyle eser kaleme almış Esad Efendi (1790-1848) de teyit etmektedir:


"Ziyaret günü¸ sözü edilen devlet adamları¸ öğle namazını kıldıktan sonra Bâbü's-Saade önüne¸ yani Kubbe-i Hümâyûn tarafına gelip¸ sağ tarafa vezirler ve ulema¸ sol tarafa ocak ağaları ile diğer devlet adamları oturup¸ sadrazamın gelmesini beklerler. Reisü'l-küttab'ın¸ şeyhülislamı evinden alıp Ayasofya Cami'ine götürdüğü haberi geldiğinde¸ sadrazam maiyetiyle birlikte camiye gider ve burada öğle namazını kılar. Bu sırada haberci çavuş¸ davetlilerin Bâb-ı Hümâyûn denilen kapıdan girmeye başladıklarını bildirir. Bunun üzerine sadrazam¸ maiyetini ve şeyhülislamı alarak Topkapı Sarayı'na gelir. Hep birlikte Bâbü's-Saade'ye doğru yürürler. Hepsi birden Bâbü's-Saade'den girerek Hırka-i Şerif Odasına gelirler. Birinci ve İkinci imam efendiler¸ Hırka-i Şerif'in konduğu sandığın önünde oturur ve bir miktar Kur'an okurlar. Kur'an okunduktan sonra padişahın kendisi sandığı açar ve Hırka-i Şerif'e yüz sürülmesine izin verir. İlk kez sadrazam yüzünü sürer. Yüz sürme işlemi¸ devlet adamlarının rütbelerine göre sırayı izler. Bu işlem bittikten sonra şeyhlerin her biri sandığın önüne gelir¸ önce dua eder¸ yüz sürer ve yerlerine dönerler. Sonra padişah dönüş için izin verir. Herkes dışarı çıkar… Ziyaret gününde yeniçeri ve diğer ocak erlerine baklava vermek gelenek olmuştur. Hırka-i Şerif'e yüz sürüldükçe¸ sadrazam ve silahtar¸ tülbent ile silip¸ yüz sürene bu tülbendi verirler. Yüz sürme işi bittikten sonra bu kısım altın maşrapa içinde yıkanır. Yıkanan yer nemli olduğundan öd ve anber yakılarak kurutulur."


Ali Seydi Bey'in "Teşrîfat ve Teşkilât-ı Kadîmemiz"inden öğrendiğimize göre padişahların¸ bayramın birinci günü sabah namazını Hırka-i Saadet Dairesinde kılmaları ve bayramla merasimini burada yapmaları; padişahların tahta çıkışlarının 15. günü burayı ziyaret etmeleri; padişahın tahta çıkış merasimi tamamlandıktan sonra ölen padişahın naşının¸ tekfin işlerinin tamamlanmasını müteakip aynı daire önünde bekletilmesi de âdet olmuştu.

Sayfayı Paylaş