TARÎKATLARDA EĞİTİM METODU: LETÂİF-İ HAMSE

Somuncu Baba

Atvâr-ı seb'a usulünü benimseyen nefsânî tarîkatlar¸ nefs-i emmâre¸ nefs-i levvâme¸ nefs-i mülhime¸ nefs-i mutmainne¸ nefs-i râziye¸ nefs-i marziye ve nefs-i kâmile denilen nefis mertebelerini kelime-i tevhîd¸ Allah¸ Hû¸ el-Hak¸ el-Hayy¸ el-Kayyûm ve el-Kahhâr zikirleri ile aşmayı öngörürler. Zikredilen yedi isimle nefsin tezkiyesi hedeflenmiş olur.

Tasavvufu diğer İslâmî disiplinlerden farklı kılan yegâne husûsiyet¸ bilgi kaynağı olarak aklın yanında kalbe de mürâcaat etmesidir. Rûhânî ve Rabbânî bir latîfe olarak kalb¸ bilme¸ tanıma¸ algılama¸ sorumlu ve yükümlü olma gibi niteliklere sahiptir. Tasavvufta kalbin işlevi akleder olmasıdır. Dolayısıyla düşünceyi üreten aklın kaynağı da kalbdir. Kalbde keşf ve müşâhede metoduyla üretilen irfânın elde edilmesi¸ tasavvufî eğitimin yegâne hedefidir.


Kalpte mârifetin husûle gelmesi¸ kalb tasfiyesi ve nefis tezkiyesine bağlıdır. İnsanın düşünme¸ anlama¸ kavrama¸ eşyanın hakîkatini bilme yönünü ifade eden kalb¸ insanı insan yapan ve diğer canlılardan ayıran temel insanî hakîkattir. Bu nedenle tasavvufî eğitim¸ kalbin imar ve ıslahı gâyesine yöneliktir. Tasavvufî eğitim¸ nefsânî tarîkatlarda atvâr-ı seb'a yolu ile rûhânî tarîkatlarda ise letâif-i hamse usulünce gerçekleştirilir.


Atvâr-ı seb'a usulünü  benimseyen nefsânî tarîkatlar¸ nefs-i emmâre¸ nefs-i levvâme¸ nefs-i mülhime¸ nefs-i mutmainne¸ nefs-i râziye¸ nefs-i marziye ve nefs-i kâmile denilen nefis mertebelerini kelime-i tevhîd¸ Allah¸ Hû¸ el-Hak¸ el-Hayy¸ el-Kayyûm ve el-Kahhâr zikirleri ile aşmayı öngörürler. Zikredilen yedi isimle nefsin tezkiyesi hedeflenmiş olur.


Ruhânî tarîkatlarda katedilmesi gereken mertebeler nefsin değil ruhun mertebeleridir.  Dolayısıyla rûhânî tarîkatlar tezkiye usulünden çok¸ tasfiye metodunu benimserler. Tasavvufa  göre insan mülk ve melekût âlemlerini uhdesinde toplayabilen bir varlıktır.


Herşey Kalpte Başlar


Rûhânî tarîkatlara göre insan bedeninde beşi halk âlemine¸ beşi de emr âlemine ait on latîfe bulunmaktadır. Halk âlemine ait latîfeler; hava¸ su¸ toprak¸ ateş ve nefistir. Emr âlemine ait latîfeler ise kalb¸ ruh¸ sır¸ hafî ve ahfâdır. Nakşbendiyye tarîkatında tasavvufî eğitim kalb latîfesinden başlayarak sırasıyla diğer latîfeler ile sürdürülür. Bu beş latîfeden her biri için insan vücudunda bir yer takdir edilmiş¸ zikir yapma usulü de buna göre şekillenmiştir.


Kalb latîfesi zikri seher vakitlerinde yapılır. Sâlik abdestli olarak kıbleye teveccüh eder. Tevbe ve istiğfar yapar¸ belirtilen sayıda salât ü selâm getirir. Daha sonra kalb latîfesinin mahalli sayılan sol memenin altındaki süveydâ denilen noktaya yoğunlaşır. Dilini üst damağına yapıştırmak suretiyle 1000 veya 3000 defa Allah zikrini tekrar eder. Kalb latîfesinde çekilen lafza-i celâl zikrinin sayısı mürşidin tasarrufuna bağlıdır ve müridin durumuna göre değişebilir. Sâlik¸ kalb latîfesinin nuru olan sarı renk tecelli edene kadar kalb latîfesi zikrine devam eder. Zikrin tesiriyle kalb latîfesinin işlerlik kazanmasına kalb çocuğu anlamında "veled-i kalb" denir.


Kalb zikrinin gıdası ile feyizlenen sâlike bu kez ruh latîfesinin zikri telkîn edilir. Telkîn edilen bu zikirle sâlik¸ sağ memenin iki parmak altındaki ruh latîfesine yoğunlaşır. Önce kalb latîfesine ait ism-i celâl zikrini verilen sayıda yapar. Ardından ruh latîfesi için öngörülen zikri icra eder. Ruh latîfesinin nuru olan kırmızı renk belirgin hale gelene kadar zikrine devam eder.


Ruh latîfesinin zikri tamam olunca üçüncü aşamada sır latîfesine geçilir. Sır latîfesi müşâhede makâmıdır. Sır latîfesinin mahalli sol memenin iki parmak üstüdür. Sır latîfesinin rengi beyaz nurdur. Beyaz nur zuhûr edene kadar zikre devam edilir.


Dördüncü latîfe hafî latîfesidir. Hafî latîfesinin mahalli sağ memenin iki parmak altındadır. Hafî latîfesi¸ rubûbiyet  tecellîlerinin mahallidir. Hafî latîfesinin nuru siyahtır. Siyah nur tecelli edene kadar hafî latîfesinin zikrine devam edilir.


Beşinci latîfe¸ ahfâ latîfesidir. Ahfâ latîfesinin mahalli iki göğsün ortasıdır. Ahfâ latîfesi¸ ilahi isim ve sıfatların tecelli ettiği mahaldir. Bu mertebede sâlik önceki latîfelerin zikrini icra ettikten sonra ahfâ mertebesinin zikrini gerçekleştirir. Ahfâ latîfesinin zikri bu mertebenin nuru olan yeşil nur zuhûr edene kadar devam ettirilir. 


Emir âlemine ait beş latîfenin (letâif-i hamse) zikrini tamamlayan sâlike letâif-i nefs¸ letâif-i kül¸ nefy ü isbât zikirleri ve ardından murâkabe dersi öğretilir. Her bir latîfenin zikrinde belli bir mahalle teveccüh etmenin amacı¸ salikin Allah lafzını ruhun mânevî latîfeleri olarak görülen ilgili letâifi hissetmesini ve zikre iştirak etmesini sağlamaktır.


Letâif-i hamse sonucu sâlik¸ zikr-i sultânî veya zikr-i zâtî denilen hâle erişir. Zikr-i sultânî ile zikreden sâlik¸ zikri vücûdunun bütün zerrelerine ve benliğinin derinliklerine sirâyet ettirir. Sâlik zikrini artık zikr-i dâime dönüştürmüş¸ Allah aşkına bürünmüş¸ yemesi içmesi¸ oturması kalkması¸ konuşması sohbeti¸ hal ve tavrı tamamen Allah'ın rızasına uygun bir şekilde şekillenir olmuştur.


İnsanın İdrak Edici Latîfeleri


Yûsuf-ı Hemedânî (ö.535/1140)'ye göre beden¸ İslâmî terbiye ve aydınlığın mekânı; kalb¸ îmânî terbiye ve aydınlığın mekânı; ruh ve sır ise ihsânî terbiye ve aydınlığın mekânıdır. Yûsuf-ı Hemedânî'nin ifadesiyle kalb değişken olup farklı âlemlerde dolaşırken¸ sır hâlden hâle dönüşmeyen¸ kemâle eren¸ hakîkati temaşa eden makamdır. Sır¸ "O ki¸ (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor."[1] âyetinin korku ve heybetinde istikrarlı bir şekilde durmaktadır.[2]


Bahâeddîn-i Nakşbend'in (ö.791/1389); "Meşâyıhtan her birinin aynasında iki yön vardır. Bizim aynamız ise altı yönlüdür." şeklindeki sözünü¸ Ahmed Sirhindî; "Aynadan maksat ârifin kalbi¸ iki yön ruh ve nefs¸ altı yön ise altı letâiftir (nefs¸ kalp¸ ruh¸ sır¸ hafî ve ahfa)" diyerek açıklamış¸ böylece letâifin altılı tasnîfini beyan etmektedir.[3]


Hüseyin b. İbn-i Yemîn-i Hüseynî'ye göre kalp¸ ruh¸ sır¸ hafî ve ahfâ insanın idrak edici latîfelerinin isimleridir. Bazı mertebelerde ona kalp derler¸ beşerî kayıtlarından kurtulup daha saf olduğu diğer mertebede ona ruh derler¸ saflık artınca sır derler¸ olgunlaşınca hafî derler. Letâifin her biri öz itibariyle birdir. Dolayısıyla letâifteki farklılık öz itibarıyla değil¸ vasıfları ve hâlleri bakımındandır. [4]


İmam Şârânî ismi geçen letâif-i hamsenin zikrini şu şekilde betimlemektedir: Zikr-i kalb¸ kalbin iç girintilerinde Allah'ın cemâl ve celâlinin müşâhede edildiği zikir; zikr-i rûh¸ tefekkür durumundaki mutasavvıfın sıfatların nurunu kavradığı zikir; zikr-i sır¸ ilâhî sırların açıklandığı¸ kalbin en derinindeki zikir; zikr-i hafî¸ ahadiyyetin güzelliğinin nurunu görmeyi amaçlayan gizli zikir; sonuncusu da zikr-i ahf⸠Mutlak Hakîkat'in Gerçekliği'nin (hakke'l-yakîn) görüldüğü çok gizli zikirdir. [5]


Mir Dard ise¸ zikr-i kalbîyi muhabbet ve şevkle söylenen zikir¸ zikr-i rûhîyi sükûnet ve dinginlik içinde uygulanan zikir¸ zikr-i sırrîyi üns içinde telaffuz edilen zikir¸ zikr-i hafîyi benliğin fenâsı ile gerçekleşen zikir¸ zikr-i ahfâyı tamama erme işareti olan zikir diye tarif etmektedir.[6]


Letâif ile çakra arasındaki farka dikkat çekip makaleyi sonlandırmak istiyorum. Hinduizm ve Budizmde uygulanan meditasyon tekniklerinde de ruhun belli bölgelerine yoğunlaşma sağlanmaktadır. Nakşbendîlikte benimsenen letâif ile Yoga'daki çakra ya da padmaların yerleri konusundaki benzerlikten bahsedilmektedir.[7] Ancak Yoga'da çakra ya da padmalar¸ vücutta yer alan¸ görünmez sinirlerle veya kanallarla birbirine bağlı olarak algılanmaktadır. Yogilerin çoğu bu merkezlerin¸ zikir vasıtasıyla harekete geçirilebilecek birer yoğunlaşma noktası olduklarını bilmezler.[8]


 


 






[1] 26/Şuar⸠218.


[2] Tosun Necdet¸ Bahâeddîn Nakşbend: Hayatı¸ Görüşleri¸ Tarikatı¸  s. 309-309¸ İnsan Yay.¸ İstanbul 2002.



[3] Tosun¸ age.¸ s. 309-310.



[4] Tosun¸ age.¸ s. 309-311.



[5] Tosun¸ age.¸ s. 309-311.



[6] Schimmel¸ İslamın Mistik Boyutları¸ s. 176. çev.: Ergun Kocabıyık¸ Kabalcı Yayınevi¸ İstanbul 1999.



[7]  Hewitt¸ Meditasyon¸ s. 158.


[8] Haksever¸ Ahmet Cahid¸ XI. Yüzyıl Bir Türk Türk Sûfîsi Yakub-ı Çerhî¸ s. 158¸  Basılmamış Doktora Tezi¸ A.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü¸ Ankara 2005. 

Sayfayı Paylaş