KUL KORKUSUNU MU ALLAH KORKUSU MU?

Somuncu Baba

Allah Rasûlü'nün ve onun her zaman yanında bulunan önde gelen sahabilerinin durumları bu idi. Hiç kimse Allah Rasûlü'nün veya her zaman yanında pervane olmuş olan Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer gibi sahabilerinin cehennem korkusundan veya sırf cenneti arzuladıklarından dolayı ibadet ettiklerini söyleyemez. İmanın gönüllerine yerleşmesinden ve Allah'a olan sevgilerinin derinliğinden dolayı bu aşama geride kalmış¸ son derece güçlü "sevgi bağı" nedeniyle sürdükleri yaşam sevgilinin muhabbeti üzerine bina edilmiştir. Bundan dolayıdır ki gerek Rasûlullah¸ gerek ashabın

Bir mü'min hayatını neye göre şekillendireceğini bilir. Çünkü önünde Allah'ın kitabı ile son elçisinin buyrukları vardır. Bunlara uyabildiği ölçüde hem dünyada hem de ahiret hayatında mutluluğu yakalayacağının farkındadır. Allah'a kulluğu arttıkça da yaratanına olan ünsiyeti güçlenir ve yakınlık kesbeder. Böyle olduğunda ise belli bir aşamadan sonra yapması gerekenleri yapmak zorunda olduğundan değil de "Bana yapmak yakışır." diyerek yerine getirmeye başlar. Aynı durum haramlar için de söz konusudur. Allah'a olan muhabbet ve sevgisinde ulaştığı belli bir merhaleden sonra¸ kaçınması gereken hususlardan cehennem korkusundan dolayı değil de öyle olması gerektiğinden dolayı kaçınır. Hatta haram olan hususları yaptığında kendisine cehenneme gitmeyeceğine dair bir garanti verilmiş olsa bile yine de bunları yapmazdı. Çünkü Allahu Teâlâ'ya yakın olduğunu hissetmekte ve sevgilinin arzularına aykırı bir şey yapılmayacağını bildiğinden her zaman istikamet üzere bulunmaya gayret eder. Bu insanın sevdiğinin taleplerini göz önünde bulundurmasına benzer. Ondan korktuğundan değil de gönlü kırılacağından sevdiğini üzecek bir hareketin içine girmemeye gayret eder. Allah sevgisi zirveye ulaşmış olan ve gerçekten yaratıcısına meftun olmuş olan insanların durumu da aynen böyledir. Bunun yanında helal ve haramlar üzerinde sürdürdüğü yaşantıdan büyük bir haz almaktadır. Etrafımızda böylesi insanlar vardır. Haram ve helale son derece dikkat ederler ve bu yaşantılarından büyük bir keyif alırlar. Yaşadıkları dinî hayat "nur" olarak yüzlerine de yansımıştır. İnsan onların yanında kendisini huzurlu hisseder.


Allah Rasûlü'nün ve onun her zaman yanında bulunan önde gelen sahabilerinin durumları bu idi. Hiç kimse Allah Rasûlü'nün veya her zaman yanında pervane olmuş olan Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer gibi sahabilerinin cehennem korkusundan veya sırf cenneti arzuladıklarından dolayı ibadet ettiklerini söyleyemez. İmanın gönüllerine yerleşmesinden ve Allah'a olan sevgilerinin derinliğinden dolayı bu aşama geride kalmış¸ son derece güçlü "sevgi bağı" nedeniyle sürdükleri yaşam sevgilinin muhabbeti üzerine bina edilmiştir. Bundan dolayıdır ki gerek Rasûlullah¸ gerek ashabın büyükleri ve gerekse hayat hikâyelerini okuduğumuz güzel insanların yaşamlarında bir farklılık görürüz ve gıpta ederiz.


Böylesi bir yaşamda Allah rızası her şeyin önündedir. Öncelikle Allah'ı memnun etmek öncelenmektedir. Böyle olunca da onun emir ve yasakları her zaman birinci hedef olarak tutulmaktadır. İnsan bunları yerine getirebildiği ölçüde mutlu olduğundan dolayı kulların farklı düşünmeleri onlar için fazla bir önem arz etmez. Bir trende¸ bir gemide veya başka bir yerde vakit geçmeden namazı eda etme telaşına düşerek bulunduğu yere seccadeyi seriveren insanın yaptığı iş tamamen Allah sevgisindendir. Çünkü Allah'ın rızası yanında kulların şaşkın veya küçümser bakışlarının hiçbir önemi yoktur. Aynı şekilde haramlardan kaçınma ve hatta şüpheli şeylere düşmemek için azami dikkat göstermek de bunun gibidir. Çünkü bu kul Allah'ın rızasını her şeyin önüne koymuştur. Böylesi insanlar her hâlükârda dinin yaşanabileceğinin en somut örnekleridir.


Esasında kulun Allah'ın rızasını gözetmesi Rabbine olan yakınlığıyla orantılıdır. Kişi ibadetleri ifa edip yasaklardan kaçındığı nispette Allah'a yaklaşır. Bu durum günden güne artarak Allah sevgisi gün gelir gönlünde tam anlamıyla hissedilir. Bu aşamadan sonra artık Allah rızası her şeyden önce gelmeye başlar. Ancak tam tersi olarak kul emir ve yasaklara odaklı bir yaşam sürmezse veyahut da dinî yaşantısında günden güne bir zayıflama olursa¸ belli bir noktadan sonra kırılmalar başlar¸ kulların beğenileri ve nefretleri Allah'ın hoşnutluğu veya gadabının önüne geçer. Böyle olunca da kul insanları memnun etmeyi Allah'ı memnun etmenin önüne alır. "Etrafımdakiler ne der?" diye düşünmeye başlar¸ "Makamlarda yükselemem." endişesi taşımaya başlar¸ "Aman istikbalim körelir." korkusuna kapılır ve dininden tavizler vermeye başlar. Hatta farz olan görevlerini kullar ne der düşüncesiyle terk etmeye¸ yine kullar farklı anlamasın diyerek haramları işlemeye başlar. Artık bir tercihte bulunmuş olan ve taviz vermeyi sürdüren kimse için kulluk¸ bir süre sonra içi boş anlamsız bir kavram haline gelir. Yaşantısını bu şekilde sürdüren kimsenin akıbetinden korkulur. Nitekim çok güzel bir yaşantıya sahip olmasına rağmen taviz vere vere tamamen farklı bir yaşantı sürmeye başlamış olan nice dostumuz vardır.


Kulların olurunu ve rızasını önceleyen insanların düştükleri en büyük hatalardan birisi de "Bir tane yapsam bir şey olmaz¸ tevbe ederim." diye düşünmeleridir. Oysa mahlûkatın hoşnutluğunu Allah'ın rızasına önceleyerek böylesi bir yanlışın içine düşüldüğü zaman¸ insan benzer bir durumla karşılaştığında bu sefer daha cüretkâr olur. "Bir kerecik daha yaparsak bir şey olmaz." diye düşünülür. Bu ise tavizin yeni tavizi getirmesinden başka bir şey değildir. Ödün vermeler zincirleme olarak devam ettiğinde insanı götüreceği sonuç bellidir. Nitekim belli makamlara çıkabilmek veya orada tutunabilmek için değerlerinden taviz veren insanların nasıl bir hüsranla hayatlarını zehir ettiklerini her zaman görebiliyoruz. Ama bir duruşu olan ve belki bu uğurda bir takım sıkıntılara da katlanmak durumunda kalan mü'minlere sonunda Allah'ın nusreti yetişmekte¸ dik durmanın mükâfatını daha hayattayken almaktadırlar. Bunun tersine ödün vererek bir yerlere ulaşmaya çalışanlar ise ne yaranmaya çalıştıklarının aralarına katılabilmekte ne de istedikleri basamakları çıkabilmektedirler. Geçici olarak bir takım dünyalıkları elde ettikleri olmaktadır ancak bunun sürekli olmadığını ve sonucun her zaman hüsran olduğunu ispat etmek için yaşadığımız dünyadan ve ülkemizden örnekler vermeye hiç gerek yoktur.


Allah bizlere bir ömür vermiştir ve bu hayatı nasıl yaşayacağımızın kurallarını belirlemiştir. Bu yaşam iki kez tekrarlanmayacağına ve herkesin önünde sadece yaşadığı ömür olduğuna göre¸ iki seçenekten birini mutlaka tercih etmek zorundayız. Ya Allah rızası ya da kulların övgüleri. Bize düşen Allah'ın rızasıyla çelişen her bir şeyden elden geldiğince uzak durmaya çalışmaktır. Hayatımızın ne zaman ve nerede sonlanacağı malum olmadığına göre Rabbimizin hiç de razı olmayacağı bir şekilde ölüme yakalanmaktan korkmamız gerekir. Çünkü "Birilerine şirinlik yapayım¸ şu makama bir ulaşayım ondan sonra kendimi düzeltirim." dedikten sonra düzelmeye zaman kalmadan son nefesimizi hiç de iyi olmayan bir ortamda veya yaşantı anında verebiliriz. Allah cümlemizi kötü ölümden ve doğru olmayan yaşantıdan muhafaza buyursun.


Sözün özü hepimizin ortak bir derdi var. Gerçek Müslüman olmakta zorlanıyoruz. Dünyevî beklentiler¸ bir yerlere gelme çabaları¸ dünyalıkları kaybetme korkusu yolumuzu şaşırtıyor. Allah rızasını her şeyin önüne koyamadığımızdan¸ Rabbimizle dünya arasında gidip geldiğimizden yüzlerimiz gülmemektedir. Geçici dünyayı çeşitli gerekçelerle ahirete feda etmekteyiz. Sonucunda zillet ve meskenet biz Müslümanların ayrılmaz sıfatı olmaktadır.


Sözümüzü Kur'an ve hadis ile bağlayalım:


"Yine insanlardan kimi de vardır ki¸ Allah'ın rızasına ermek için kendini feda eder. Allah ise kullarına çok merhametlidir." (2/Bakara¸ 207). "Allah'ın rızasına uyan kimse¸ Allah'ın hışmına uğrayan ve varacağı yer cehennem olan kimse gibi midir? Varış yeri olarak ne kötüdür orası!" (3/Al-i İmrân¸ 162). "Allah o kitabla rızasına uygun hareket edenleri selamet yollarına iletir. Onları izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları dosdoğru yola sevk eder." (5/Mâide¸ 16).


"Her kim insanlar gücense bile Allah'ın rızasını isterse¸ Allah o kimseyi insanların sıkıntısından kurtarır. Ve her kim de Allah'ın gücenmesine karşılık insanları hoşnut etmeye çalışırsa¸ Allah da o kimseyi insanlara havale eder." (Tirmizî¸ 2338).

Sayfayı Paylaş