NAYLON AYAKKABI

Somuncu Baba

"Babam¸ ben
ilkokulu bitirince
"Benim oğlum
okuyup büyük adam
olacak." dedi. Ona
da Naci Öğretmenim
söylemiş. "Bu çocuğu
okutun." demiş ve
"Büyük adam olur."
diye de eklemiş.
Köyümüzdeki
okulu birinci olarak
bitirmiştim. Babamın
benden beklentisi
neydi ki? Okumak iyi
bir şeydi."

Köyde yaşadığın sürece kuralın bir anlamı olduğunu hissetmezsin ve çok az kuralla karşılaşırsın. Kurallara uymakta asla zorlanmazsın.Bütünüyle alışık olduğun davranışlardır. Hayatta tümüyle uyman gereken iki kural vardır. Büyüklerine karşı saygılı olmak ve terbiyesiz konuşmamaktır. Camide hocanın hemen ardına ilk sıraya varıp oturmamaktır. Varıp oturuyorsan cemaate namazı kıldıracak kadar bilgin olmalıdır. Bir de bilmek istiyorsan dinlemelisindir. Bu bilmek ve öğrenmek için önemli bir kuraldır. Sabah erken kalkmalısın¸ zira erken kalkarsan nasibin bol olur. Bizim orada her kuralın bir açıklaması ve hayatta yaşayıp gördüğün pratik bir karşılığı vardır. Şehrin kuralları hem karmaşık hem de anlaşılır olmaktan uzak. Köyden yeni gelmişsen şehrin kurallarıyla başın derttedir. Araçlar vızır vızır¸ asfalt yollardan hızla geçerken karşı tarafa geçmek için şaşkın ördek gibi ne yöne adım atacağını bilmezsin. İçinde bir korku belirir ki¸ sanki ıssız dağ başında gecenin karanlığında tek başınaymışsın gibi korkarsın. Arabaların sesleri kurt sesine¸ kornaları aslanpençesine benzer. O an Allah canını alır. Her korna sesinde ölür tekrar dirilirsin. Kendini güvende hissettiğin an az olur. Güvende hissettiğin an derin bir oh çekersin. Tedirginlik yaşasan da huzurun ne kıymetli şey olduğunu çetin bir sınavla kavrar¸ anlarsın.


Babam¸ ben ilkokulu bitirince "Benim oğlum okuyup büyük adam olacak." dedi. Ona da Naci Öğretmenim söylemiş. "Bu çocuğu okutun." demiş ve"Büyük adam olur." diye de eklemiş. Köyümüzdeki okulu birinci olarak bitirmiştim. Babamın benden beklentisi neydi ki? Okumak iyi bir şeydi. Ben de pek güzel kekelemeden her şeyi radyodaki ajans spikerleri gibi okuyordum. Babam şehirden gazete alır gelir köyün meydanındaki¸ köprünün başında hiç hatasız bütün bir gazeteyi okurdum. Pek çok kelimelerin anlamını bilmezdim ama olsun. Köylü kendi arasında o kelimeyi tartışırken ben de öğrenmiş olurdum. Aslında buna tartışmak da denilmezdi. Koca koca adamların kelimeler yüzünden birbirleriyle kavga ettiklerine bile şahit olurdum. Kelimelerin yapıcı ve yıkıcı özelliklerinin olduklarını orda öğrendim. Babam kavgayı sevmezdi. Ortamı hep yumuşatmaya çalışırdı.


Ezan vakti babam birkaç insanla camiye giderdi. O yıllarda en çok konuşulan ve üzerinde tartışılan kelime bizim köylülerin söylediği gibi "anarşik" kelimesiydi.Bizim köyde herkesin "anarşik" dediği birileri vardı. Bu "anarşik" kimse hiç kimseye gözükmüyor¸ bizim köyde çocukken korktuğumuz karakoncolosa benziyordu. Her kim olursa olsun "anarşik"ten korkuyordu. "Anarşik" kimsenin bizim köyde hiç seveni yoktu.  Öcünün biriydi. Bu kelimeyi okurken ben çoğu zaman acaba yanlış mı okuyorum diye tekrar tekrar kelimeye bakardım. Anarşist kelimesine baktım köyde kimse umursamıyor. Ben de "anarşik" olarak okumaya başladım. Babam benim oğlan okuyacak dedikçe "Senin oğlan sonra ‘anarşik' olmasın?" diye babama sorarlardı. Babam¸ benim oğlumun kanı bozuk değil¸ derdi. Demek ki "anarşik" kanı bozuk biriymiş. Sonra bu kanı bozuk kelimesinin yanına bir kelime daha eklendi. Terörist. Onun adı az geçiyordu ama terörist de aynı bizim köydeki "anarşik" gibi kanı bozuktu. Sonra öğrendik ki¸ bunlar ülkenin kurallarını dinlemeyip¸ kuralsız dayatmalarla memlekete boyun eğdirmek isteyen dış güçlerin adamlarıymış. He dedik o vakit¸ babam haklıymış bizim kanımız bozuk değil.


Babam beni getirip Kayseri'de ortaokula yazdırdı. Şapka giymek mecburi. Biz köyde ayağımıza çorap bulamazken şimdi de başımıza şapka çıktı. Şapka beş lira. Beş lira kocaman bir para. Şapkayı çözdük. Amcamın oğlu olan abimin bir şapkası varmış onu takacağım başıma.


Okuldan her gün bir kuralla eve dönüyoruz. Evde yolumuz dört gözle bekleniyor. Kaybolacağımızdan korkuyorlardı. Sonra kurallardan korkmaya başladılar. Okulun kuralları hep babamın cüzdanıyla ilgiydi. Bizim bilgimizle ilgili kurala hiç rastlamıyorduk. Son kural iskarpin kuralıydı. Naylon ayakkabılarla okula gelinmeyecekti. Naylon ayakkabıyla okula gelenler okula alınmayacaklardı. Şehirde müdür¸ bizim köyde karakol komutanından daha forsluydu. Babam onun odasına girerken şapkasını eline alıp kapıda bekliyordu. Ofluya pufluya müdürün odasından simsiyah çıkıyordu. Ne diyeceğini bilemez halde yüzüme bakıyor¸¸hadi sen sınıfına çık¸ diyordu.


O gün naylon ayakkabıyla okul bahçesinden çevrildik. Müdürümüz Turgut Özbek okulun bahçe kapısından girenlerin ayaklarına bakarak iskarpin ayakkabısı olmayanları içeri almadı. Gidin iskarpinlerinizi giyin gelin dedi. Ama bizim iskarpinimiz yoktu ki giyelim. Babamın bile yoktu. Mesti ve birde gıslavet mest lastiği vardı. Bir tek sanayide çalışan abimin iskarpini vardı. Ağlayarak eve geldik. Durumu anneme anlattık. Müdür ne giyeceğimize ne karışıyordu ki? Müdür devletmiş anamdan onu öğrendik.


Koşa koşa Sümerbank mağazasına gittik. Amcamın oğlu Metin'e uygun iskarpin vardı. Yedi liraya ona aldık. Bana göre yoktu. Annemi bir kaygı aldı. Bütün suç benimdi. Benim ayak ölçülerim ne çocuk ne yetişkin ölçülerindeydi. Özelden alacaksınız dediler. Kapalı çarşının yolunu tutuk. Buradaki ayakkabılar artist ayakkabıları gibiydi. Bunlardan alınacak diye sevindim. Fiyatı duyunca aklımız şaştı. Tam kırk lira. Sümer'den beş çift ayakkabı bir de üzerine para kalıyor.  Akşama kadar kapalı çarşıyı altına üstüne getirdik. Alamadan eve döndük. Abimler işten geldiler. Durumu abim çözdü. Kendi ayakkabılarının birini giyecektim. Fakat abim benden beş yaş büyük olduğu için ayakkabılar da büyük ve bir de ayakkabılarının ucu sivri. Annem ucuna yün basacak. Yarın okula gideceğim diye huzurla uyudum.


Sabah kaktım ki abimin en kral ayakkabısı kapının önünde beni bekliyor. Sevinçle ayakkabıları giydim. Havamdan geçilmiyor. Erciyes Dağı benim yanımda cüce kalır. O yıllarda yollar toprak. Okula vardığımı koridora adım atınca fark ettim. Koridorda abimin altında demir pençesi olan ayakkabıları tak tak sesi ile bana yol açıyor. Herkesin gözü ayakkabılarımda. Sınıfa yetişmem güçleşiyor. Koridorda gören soruyor bu ayakkabı senin mi? Yok abimden ödünç aldım¸ diyemiyorum. Sınıfa kendimi zor attım. Sıra imdadıma yetişti. Okulda herkes benim ayaklarımı konuşuyor. Boyuma rahmet okutur gibi. Önümde ismini yeni öğrendiğim İzzet oturuyor. İzzet de bizim gibi bir köy çocuğu.  Sıranın altında ayakkabılarımın burnu onun ayak topuklarına zaman zaman değiyor. İzzet benim uzun ayaklardan şikâyetçi. "Çek şu ayaklarını arkadaş." deyip duruyor. Okulun ilk günleri dersler daha başlamadı. Öğretmenlerimiz ve ders programımız belli değil. Müdürün işi başından aşkın. Naylon ayakkabılarla uğraşıyor. Dersleri düzenlemeye vakit yok. Nasıl olsa program yapılır¸ öncelikli olarak şu naylon ayakkabı meselesini halletmeli.


Geçici sınıf başkanı ilk sıraya İzzet'in numarasını¸ ikinci sıraya benimkini kara tahtanın üstüne beyaz tebeşirle konduruyor. Bütün okulda dersler boş. Sınıflardan taşan gürültüler¸ idarenin naylon ayakkabı çalışmalarını sekteye uğratıyor. Bizim sınıf koridorun ilk odası. Ömer Ayna isimli kafası ayna gibi parlayan bir öğretmen sınıfa hışımla giriyor. Sınıf başkanına¸ bütün bu gürültüyü bu iki kişi mi yapıyor¸ diye soruyor. Başkandan evet¸ cevabını alınca öğretmen¸ koridordaki gürültünün tamamının bizden geldiğine hükmediyor. Tahtada numarası olanlar şuraya çıksın diye işaret ediyor.  Benim şansım arka sırada ve bir sonraki numara olmak. İzzet önümde korkuyla öğretmene yaklaşıyor. "Öğretmenim arkadaşın ayakkabıları" cümlesi İzzet'in dudaklarında kalıyor.  Benim ayakkabılarıma öğretmenin baktığı yok. Öğretmen çantasından sopayı çıkarır çıkarmaz İzzet'e rastgele vurmaya başlıyor. Ömer Ayna arenadaki boğa gibi burnundan soluyor. Ben kenarda dizlerimdeki bütün gücü kaybediyorum. Öğretmenimizin sinirinin yatışacağı yok. İzzet'i döve döve yere yıkıyor. Siniri geçmeyen öğretmen yerde tekme tokat girişiyor. İzzet'in beline beline tekmeler iniyor. İzzet'in yerde gıkı çıkmıyor. Ağlıyor. Yalnızca ağlıyor. Bütün sınıf tir tir titriyor.  Sonunda tekmelere dayanamayan İzzet tüm sınıfı bir acıdan kurtarıyor. Beline gelen darbelerin sonucu altına kaçırıyor. Sınıfın içinde pantolonundan sızan ıslaklıkla İzzet ayağa zor kalkıyor. Beni dayaktan ayaktaki arkadaşımın ıslak pantolonu kurtarıyor. Azgın öğretmen benim ayakkabılarıma bakmayı nihayet akıl ediyor. "Bu ayak senin mi?" "Evet öğretmenim." "Geç yerine."  Yerimize geçiyoruz.


Teneffüs zili çalınca sınıfta bir gürültü. Bütün sınıf benim başımda. Ayaklarımı görmek isteyen arkadaşlar ayakkabını çıkar da bir bakalım diyorlar. Mümkün mü? Çıkarır mıyım? Ayaklarımı sıranın altından dışarı hiç çıkarmıyorum. İkinci ders zili çalıyor. İzzet önümde yok. İzzet'i bir yıl sınıfça boşuna bekledik durduk. Sonraki iki yıl daha bekledik. İlk teneffüs zilinden sonra giden İzzet bir daha okula hiç dönmedi.


Ben o günden donra üç gün okula gitmedim.  Abim kapalı çarşıdan uygun bir ayakkabı aldıktan sonra ayaklarım küçülmüş olarak okula gittim. Okulda kimse ayaklarımı ondan sonra konuşmadı.


İzzet'i helalleşmek için o gün bu gün arar dururum. Kırk yıl geçti hiç görmedim.

Sayfayı Paylaş