OSMANLI'NIN KUTLU DOĞUMU

Somuncu Baba

"Mevlânâ Hazretleri¸ Osman'a şu sözlerle iltifat etti: "Hoş¸ şimdi hükümdarlar
kendine bir baba bulduysa¸ biz de kendimize bir oğul bulduk!"

Osmanlı Devleti'nin kuruluşu otoriteler tarafından dünya tarihinin en mucizevî hâdiselerinden birisi olarak kabul edilmiştir. Küçük bir beylikken hızlı bir büyüme ve güçlenmeyle devletleşme sürecine geçmesi; oradan üç kıtaya yayılan ve çok renkli bir milletler-dinler mozaiğine dönüşmesi; insanlık¸ adalet ve hoşgörüyle hükmedip cihanın en kudretli ve en uzun ömürlü devleti mevkisine yükselmesi tarihçilerin ilgisini ve dikkatini çekmeye hâlâ devam etmektedir. Kuruluşunun temelinde yatan sırları çözmek için araştırmacılar¸ dünya çapında bir gayret ve merakla Osmanlı'nın geride bıraktığı miras üzerinde keşifler yapmaktadırlar. İşte Osmanlı'nın kutlu doğumunun ve hızlı büyümesinin sırrını açıklayan tarihten birkaç çarpıcı kesit:


 


Ertuğrul Gazi'ye Verilen Kutlu Müjde


Ertuğrul Gazi¸ daha oğlu Osman'ın dünyaya gelmesine aylar varken bir rüya görmüş ve "Osmanlı Devleti'nin" doğumunun ilk işaretlerine şahitlik etmişti. Rüyasında¸ aş ocağında bir suyun kaynamaya başladığına¸ kaynadıkça çoğaldığına ve nihayet bir deniz haline gelerek yeryüzünü kapladığına şahit olmuştu. Rüyasını¸ Selçuklu Sultanı Üçüncü Alaaddin'in aynı zamanda kâtibi olan âlim zatlardan Abdülaziz Müstevfi'ye anlatacak¸ o da şöyle tabir edecekti: "Bir erkek çocuğun olacak ve onun soyundan gelenler yeryüzüne hükmedecekler."


 


Osman Bey Mevlânâ'nın Huzurunda


Ertuğrul Gazi¸ Söğüt'ten Konya'ya¸ Anadolu Selçuklu Sultanı ile görüşmeye gitmişti. O zamanlar Osmanlı Devleti'ni kuran Kayı Aşireti¸ Anadolu Selçuklulara bağlı küçük bir beylikti. Aşiret ve beylik ile ilgili meseleleri görüşmek için zaman zaman Konya'ya gitmek gerekiyordu. Ertuğrul Gazi¸ resmi işlerini hallettikten sonra Konya'ya her gelişinde¸ Anadolu'nun maneviyat önderlerinden olan büyük din bilgini Mevlânâ Hazretleri'ni ziyaret etmeyi âdet haline getirmişti. Onu çok seviyor ve sayıyordu. Nur yüzünü görmeden¸ mübarek ellerini öpmeden ve en önemlisi de hayır duasını almadan gitmiyordu.


Bu seferki ziyaretini farklı kılan durumların başında¸ henüz çocuk yaştaki küçük oğlu Osmancık'ı da yanında götürmesiydi. O¸ Kayı Aşireti'nin uğuru¸ beyliğin gözbebeği ve geleceği idi. Ertuğrul Gazi'nin niyeti¸ oğluna¸ Mevlânâ'nın elini öptürmek ve hayır duasını almaktı. Osmancık¸ babasının çok sözünü ettiği¸ sevgi ve saygı gösterdiği Hazreti Mevlânâ ile ilk defa karşılaşacak ve tanışacaktı. Hem çok merak ediyor hem de çok heyecanlanıyordu.


Nihayet babası ile birlikte Mevlânâ'nın Konya'daki o büyük dergâhının yolunu tuttular. Burası¸ Anadolu'nun dört bir tarafından ziyaretçi akınına uğruyordu. O gün de dergâh çok kalabalıktı. Ertuğrul Gazi selamdan sonra Mevlânâ'nın elini öptü¸ hal ve hatırını sordu. Ardından sıra küçük Osman'a geldi. Mevlân⸠onu görünce tebessüm etti¸ yüzünde gülücükler açtı. Osmancık¸ kendisine uzanan mübarek eli saygıyla öptü. Mevlânâ da onu alnından öptü.


Mevlânâ Hazretleri¸ Osman'a şu sözlerle iltifat etti: "Hoş¸ şimdi hükümdarlar kendine bir baba bulduysa¸ biz de kendimize bir oğul bulduk!" Ertuğrul Gazi¸ büyük bir terbiye ve saygı içerisinde Mevlânâ'dan şu istekte bulundu: "Efendim¸ rica etsem oğlum ve beyliğimizin geleceği adına bir dua eder misiniz?" Mevlân⸠Osman'ın elinden tuttu ve şu duayı yaptı: "Mademki bunun oğulları ve torunları bana ve benim neslime inanırlar¸ sevgi ve alaka duyarlar; o zaman Allah da onların devletlerini yüceltsin ve devamlı etsin!"


 


Dünyada Bir "Garip Yolcu" Gibi Yaşadı


Tarihin en muhteşem ve en uzun ömürlü devletlerinden birini kurma şerefine erişen Osman Gazi¸ bütün benliğini ve varlığını İlâ-yı Kelimetullah davası uğrunda harcadı. Bunu en büyük zenginlik kabul etme anlayışı içerisinde "Dünyada garip bir yolcu gibi ol!" hadis-i şerifi gereğince fevkalade mütevazı¸ dupduru bir hayat sürdü. Ömrü¸ savaş meydanlarında¸ hep at sırtında geçti. Para¸ mal¸ mülk biriktirmeye hiç heveslenmedi. Kırk yılı aşkın beyliği ve hükümdarlığı sonunda arkasında miras sayılabilecek hiçbir varlık bırakmadı.


Âşıkpaşazâde gibi klasik Osmanlı kaynaklarının kaydettiğine göre geride bıraktığı mal ve eşyalar sadece şunlardı: Denizli bezinden sarıklık bez¸ Alaşehir dokumasından sancaklar¸ kını ve kabzası sade bir kılıç¸ bir tikreş¸ bir mızrak¸ bir sırtlak telekesi (bir elbise)¸ bir çift sokman çizme¸ bir kat elbise¸ bir tuzluk¸ bir kaşıklık¸ Sultanönü'nde ve Yenişehir'de sekiz at¸ konuklar için beslediği (100 kadar) iki koyun sürüsü.


Nişancı Mehmed Paşa'nın belirttiği üzere altını¸ gümüşü ve akçesi ise hiç yoktu. Meşhur Avusturyalı tarihçi Hammer'in bu konudaki değerlendirmesi oldukça manidardır: "Onun hakkında kesin bildiğimiz fakirane mirası ve sade giyimidir. Ne altın bıraktı ne de gümüş. Osman'ın libası¸ İslâm'ın ilk muhariplerinin elbiseleri gibi sade idi. Ve bir beyaz sarık sarardı. Geriye cübbesi¸ sarığı ve birkaç ipekli kırmızı sancak bıraktı." Modern dönem Osmanlı tarihçisi Ahmed Cevdet Paşa'nın tespitleri de gayet düşündürücüdür: "Sultan Osman vefat ettiği sırada hiç parası yoktu. Para biriktirip mal toplamaya hiç heves etmedi. Bıraktığı şeyler silah¸ birkaç at¸ bir iki parça elbise ve koyunlardan ibaretti. Çok cömertti. Yetimlere¸ dullara yedirip içirmesi çoktu."


Miras hesaplanıp dökümü yapıldıktan sonra oğlu Alâeddin Bey¸ kardeşi Orhan Bey'e dönerek şu ibretli sözü söyledi: "Atlar hükümdara kalır. Koyunlar devlet malı olur; bunları babam gaza için saklamıştır. Geride bir şey yok ki¸ neyi paylaşalım!"


 


Duamız Neslinin Üzerine Olsun!


Orhan Bey de babasının yolundan giderek Şeyh Edebali ve Mevlânâ gibi din büyüklerine ve Allah dostlarına sevgi ve saygı duydu. Hal ve hatırlarını sormaktan¸ hizmetlerini görmekten ve ihtiyaçlarını karşılamaktan geri durmadı. Onların dua¸ yardım ve öğütlerine sık sık başvurdu. Fakat Orhan Bey'in¸ Azerbaycanlı Geyikli Baba'ya olan sevgi ve saygısı bambaşkaydı.


Devamlı geyiğine binip dolaştığından dolayı halk ona "Geyikli Baba" adını vermişti. Bursa'nın fethi sırasında geyiği üzerinde yaklaşık seksen kiloluk kılıcıyla savaşmıştı. Bursa'nın fethinde sonra Orhan Gazi onunla görüşmeyi¸ dua ve nasihatlerini almayı çok istedi. Fakat o her defasında şöyle diyerek isteğini geri çeviriyordu: "Ne gelsin¸ ne geleyim!" Ancak Geyikli Baba¸ Orhan Gazi'nin ısrarlı davetlerine daha fazla dayanamadı. Onunla buluşmaya ve görüşmeye karar verdi. Geyikli Baba saraya gelir gelmez hemen kapının önüne bir çınar ağacı dikti ve şöyle dua etti: "Uğurumuz oldukça dervişlerin duası sana ve senin neslinin üzerine olsun!"


Orhan Gazi¸ görüşme sırasında Geyikli Baba'dan çok etkilendi. Ona olan sevgi ve saygısı daha da arttı. Zaman zaman yanına gidip dua ve manevî yardımlarını talep etti. Sevgisinin bir ifadesi olarak İnegöl ve etrafındaki köyleri Geyikli Baba'ya vermek istedi; fakat o kabul etmedi. Orhan Gazi'ye verdiği cevap çok ibret verici ve nasihat yüklüydü: "Bizim gayemiz Allah'ın rızasını kazanmaktır. Siz bu arazileri fakir ailelere dağıtırsanız daha büyük bir hayır işlemiş olursunuz."


Geyikli Baba'nın Orhan Gazi'nin şahsında Osmanlılar hakkında yaptığı en güzel dualardan biri de şuydu: "Tahtınız¸ Kâbe'nin nuruna ve bereketine sahiptir. Dualarımız gece gündüz size yöneliktir ve devamlı şekilde şerefle yükselen devletinizle beraberdir. Sevginiz¸ gönül merkezimizdedir."

Sayfayı Paylaş