İRFÂN BAĞININ GÜLLERİ

Somuncu Baba

“Sûfî şairlerin kendilerini “âşık” olarak tanımladıkları
gibi “ârif” olarak da tanımladıkları görülür.
Çünkü onlara göre artık hakîkatler münkeşif olunca
temkin diline geçilir.”

Tasavvuf yolunun zirvesi mârifetullahtır ve mârifet olmadan muhabbetullaha ermek mümkün değildir. Çünkü insan ancak tanıdığını sever. Sûfîlerin dile getirdiği mârifet anlayışı¸ mantıksal ve gündelik aklın erişemeyeceği bir bilgidir. Kavram olarak mârifet¸ insanın okuduğu¸ dinlediği¸ gördüğü¸ mânevî ve ruhî tecrübe ile kazandığı¸ keşf ve sezgi ile müşâhede ettiği fikir¸ kanaat ve anlayış anlamlarına gelmektedir.[1] Bir başka ifadeyle mârifet¸ sûfîlerin ruhânî halleri yaşayarak¸ mânevî ve ilâhî hakîkatleri tadarak iç tecrübe ile vâsıtasız olarak elde ettikleri bilgiye verilen isimdir.[2] Âriflere göre gerçek mârifet¸ her şeydeki zenginliği bir tarafa koyup¸ Allah ile beraber olmanın zenginliğine ermektir.[3]


Mârifetin bu tanımları ışığında diyebiliriz ki¸ sûfîler bir obje hakkında bilgi sahibi olmak ya da bilgi üretmek yerine¸ bizzat insanın dönüştürülmesini amaçlamışlardır. Sûfîlerin kendilerini “hâl ehli” olarak tanımlamaları da bu tesbitin en önemli göstergesidir. Dolayısıyla tasavvuf takip ettiği yöntem itibariyle normatif¸ spekülatif ve bilgi üretme yerine insanın kendini hâl olarak yetkinleştirmesini tercih eden bir anlayışa dayanmaktadır.[4]


“Allah'ı tanıyan¸ mâsivâdan yüz çevirir” ifadesinden hareketle¸ Allah'ı tanımak¸ yani mârifet¸ mâsivâyı inkârın ta kendisidir. Mâsivâyı ve ağyârı inkâr etmek de O'nu tanımaktan ibarettir. O'ndan başkasını tanımak ise¸ O'nu inkâr etmektir. Ârif halktan münkatı' ve Hakk'a muttasıl olan zattır. Ârifin kalbinde¸ mâsivânın¸ ilgi duyulacak ve önem verilecek kadar değeri¸ hâtıraları zihninde yer tutacak derecede gayra ait varlığın onun nezdinde kıymeti yoktur.[5]


İlimle Mârifet Arasındaki Farklar


Sûfîler mârifeti ilimden farklı olarak görmüşlerdir. Çünkü ilim akıl yoluyla öğrenmenin adıyken¸ mârifet Hak ile bilmektir. Mârifet kişinin bilmediğini bilmesidir. Eşyanın zâhiri ile ilgili bilgilere ilim¸ eşyanın bâtı­nı ve iç yüzünü keşf etmek suretiyle elde edilen bilgilere mârifet denilir. Vücûd ve vuslattan önceki bilgiye ilim¸ son­rakine mârifet adı verilmiştir. İnsanın Allah'ı kendisine yakın bilip günah işlemekten hayâ etmesi¸ mârifet sahibi olduğunun alâmetidir.[6] Mârifet yaşayarak edinilen ve kazanılan bir bilgidir. İlim kanun ve kurallar şeklinde ifade edilen genel ve temel bir bilgidir. Mârifet ise genelin parçaları hakkındaki daha özel ve ayrıntılı bilgidir. Mârifet bir şeyin mâhiyetine ve zâtına¸ ilim ise o şeyin niteliklerine¸ özelliklerine¸ etkilerine ve hallerine ilişkin ayrıntılı ve öznel bir bilgidir. Mârifetin zıddı inkâr/nekre¸ yani tanımama¸ ilmin zıddı ise cehâlet/cehl¸ yani bilmeme ve bilgisizliktir. Mârifet tanınan bir şeyi başkalarından¸ ilim bilinen bir şeyin sıfatlarını ve hallerini diğer şeylerden ayırt eden bilgidir. İlim bir şeyi ‘İlme'l-yakîn' bilmek¸ mârifet ise o şeyi ‘Ayne'l-yakîn' ve ‘Hakka'l-yakîn' tanımaktır. Sûfîler mârifet denilince gereğine göre amel edilen ilmi kasdederler. Buna göre ilmiyle amel etmeyen bir kimse âlimdir¸ ama ârif ve ehl-i irfân değildir.[7]


Âriflerin Hâlleri


Tasavvuf erbâbına göre ârif beden ve cisim olarak vardır¸ ama vasıf ve sıfat olarak yok gibidir. Bu nedenle ârife “Varlıkla yokluk arasında bir mevcûd” denilmiştir.[8] Ârifin bedeni ile halkla beraber olduğu halde kalbi ile halktan ayrı olduğunu belirten Yahya b. Muaz (ö.258/871)¸ ârifi¸ “Mevlâsı ile meşgul şahsiyet” diye tanımlar. Ârifin kalbinde zikrullah galebe çalmış ve Hak ile meşgûliyeti artmıştır.[9] Ârifle ma'rûf arasında perdenin bulunmadığından bahseden Bâyezîd-i Bistamî (ö. 260/847)¸ ilâhî âlemin ârife ayan beyan açık olduğunu dile getirir. Şiblî (334/945)¸ ârifin Allah'ı temâşâ makamına “Meşhedü'l-Hak” demiştir.[10] Meşhedü'l-Hak makamını temâşâ eden ârif bu makamda gördüklerini istese de anlatamaz. Çünkü Allah'ı tanıyanın dili tutulur ve sükûtunu daima muhâfaza eder. Sahip olduğu derin bilgileri artık söz kalıplarına dökülmez ve anlam dünyasını kelimelerle ifade edemez imkânsızdır.[11]


Allah'tan başkasının sevgisini kalbinden çıkaran¸ O'nu gönülle bilen ve O'nun rızasını kazanmış¸ ermiş¸ velî kimselere ârif-i billâh veya yalnız ârif denir. Ârif her hâlinde tefekkürü şiâr edinip Allah'ın büyüklüğünü düşünür¸ gördüklerinden ibret ve ders alır¸ Allah'ın râzı olup beğendiği şeyleri talep eder. İrfân sahibi şahsiyetler sıradan insanlar arasına karışıp onlarla yiyip içer¸ onlarla beraber olur¸ onlar gibi alışverişini gerçekleştirir¸ ama onların kalbi her an yüce Allah'a bağlıdır. O'ndan başka hiç bir derdi yoktur. Ârifin konuşması fuzûlî olmadığı gibi susması da maksatsız değildir. Ârifin dili Allah'ın zikriyle meşgul¸ kalbi sevgisiyle dolu¸ sırrı O'na duyduğu sonsuz aşkla yoğrulmuştur. Ârifin kalbi uyumaz ve dünyaya meyli kalmaz. Çünkü o muhabbet âleminden lezzet almış¸ aşk derdiyle dolmuş ve kalbini Allah'ın nazargâhı kılmıştır. Allah'tan başkasını kalbinden söküp atmış¸ kurbiyet havasını koklamış¸ üns ve huzur meclisine varmıştır.[12]


Buna göre ârifler¸ riyâzet ehli kimselerdir. Gündüzleri susuz geceleri uykusuzdurlar. Sırları saf¸ kalpleri nurludur. İnsanların iyisi de kötüsü de onların nezdinde birdir. Hepsine karşı merhametlidir. Kalbi Hakk'a bağlıdır. Kendi fiillerini değil¸ Hakk'ın fiillerini görürler. Her vakit¸ o vakte uygun olan bir hal içerisindedirler. Hakk'ın lütufları karşısında “Hayret” makamındadırlar.[13]


Aşkın Yerini Mârifetin Alması


Sûfîler sevgiliye kavuşmanın aşk ile olacağını¸ ama kavuşma (vuslat) gerçekleştikten sonra aşkın yerini “mârifete” bırakacağı­nı söylerler. Bu açıdan sûfî şairlerin kendilerini “âşık” olarak tanımladıkları gibi “ârif” olarak da tanımladıkları görülür. Çünkü onlara göre artık hakîkatler münkeşif olunca temkin diline geçilir. Nesîmî artık:


Sırr-ı ezel oldu aşikâra


Ârif nice eylesin müdârâ


demek suretiyle hakîkat sırlarının ârifi olduğunu belirtmeye başlar. Ârifler Allah'ı yine Allah'la bilenlerdir. Onların kastettiği “biliş” beş duyu organı ile olan bir biliş tarzı değil bilen-bilinen beraberliğinde oluşan bir yakîn hâlidir.[14]


Tezkiyeye Eşlik Eden Okuma Faaliyeti ile Gerçekleşen İrfân Dünyası


Sûfîler¸ hakîkat-şerîat¸ bâtın-zâhir¸ sadırlara dayalı bilgi-satırlara dayalı bilgi arasında daima ayırım yapmışlar ve birincisinin ikincisin­den daha üstün olduğunu ifade etmişlerdir. Bu çerçevede Bâyezîd-i Bestârnî'nin zâhir âlimlerine yönelik söylediği¸ “Siz ilminizi ölülerden¸ biz ise¸ hiç ölmeyen diriden (Allah) aldık.” sözü¸ sûfîlerin referansı olmuştur. Onlar bilgiye ulaşma amacıyla kitap okumaktan ziyade mücâhede¸ zühd ve nefis tezkiyesi yapmanın “Allah'ı bilme”ye (mârifetullah) daha çabuk ulaştıracağı görüşündedirler. Bunun bir sonucu olarak da kitap okumayı¸ genellikle müritlerine pek tavsiye etmemiş­lerdir.[15]


Cîlî¸ bazı sûfîlerin¸ müritlerine¸ hakîkat kitaplarını incelemelerini niçin yasakladıkları sorusunu sorar. Ona göre bu yasak¸ tamamen anlayışı kıt olan insanların hataya düşmelerini engelleme amacına yöneliktir. Şöyle ki¸ anlayışı eksik olanlar¸ ya sûfîlerin sözlerini¸ onların kastettiği mânânın tersine yorumlayarak kullanırlar ve dolayısıyla he­lâk olurlar; ya da kitapları anlamak adına ömürlerini adarlar¸ fakat hiçbir sonuç elde edemezler. İşte bu nedenle anlayışsız insanların¸ hiç­bir hakîkate ulaşamadan sûfîlerin kitaplarını incelemelerini engelle­mek için böyle bir yasak vaz'edilmiştir. Şu halde denilebilir ki¸ sûfîle­rin kitaplarını okumaktan men'¸ genel değil¸ özeldir. Anlayışlı müritlerin¸ sûfîlerin kitaplarını okuma­maları değil¸ bizzat okumaları tavsiye edilmiştir.[16]


Buna göre gerçek bilgiye ulaşmanın yolu tezkiyedir. Ancak mürîdin kalbinde ilâhî esintilerin (nefha) oluşması için büyük sûfîlerin sohbetlerini dinleme ve ki­taplarını okuma önemli bir yer tutmaktadır. Bu minvâlde Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 297/909)¸ “Semâda bizim ilmimizden daha yüce bir ilim olduğunu bilsem¸ oraya yolculuk yapardım.” der. Ahmed er-Rifâî (ö. 578/1183) ise öğrencilerine şu tavsi­yede bulunur: “Bu ilmi öğreniniz. Çünkü zamanımızda Hakk'ın cezbeleri azaldı”. İsmail el-Cebertî {ö.806/1403) bir tesbitini şu şekilde dile getirmektedir: “Şeyhimiz¸ bir gün bazı ihvânımıza şöyle demişti: 'Şeyh Muhyiddîn İbnü'1-Arabî'nin kitaplarını okumalısınız'. Bunun üzerine bir öğrenci¸ 'Allah'ın bana o bilgileri feyizle aktarmasını beklesem¸ olmaz mı?' şeklinde görüş belirtince¸ şeyh¸ ona; 'Beklemek istediğin şey¸ şeyhin (İbnü'1-Arabî'nin) kitaplarında sana bildirdiğinin aynıdır diye cevap vermiş­ti.” Hakîkate ulaşmış büyük sûfîlerin kitaplarını okuyup incelemek¸ ilâhî kapıların müridin kalbinde açılması için büyük önem taşır. Ancak müridin ilmî kitapları okuması¸ tamamen tezkiyenin tamamlayıcısı olarak görülme­lidir. Başka bir ifadeyle ilmî kitapları okumak¸ keşfin oluşması için yalnızca bir vâsıtadır.[17]


Hakîkat ehli sûfîle­rin kitaplarını okumanın amacı¸ uzak mesafeyi yakınlaştırmak ve zor olan yolu kolaylaştırmak içindir. Abdülkerim Cîlî'nin ifadesiyle¸ sâlik'in sülûkundaki amacı¸ hakîkate ulaşmak ol­duğuna göre İbnü'l-Arabî gibi kâmil zâtların ortaya koyduğu hakîkat­ler¸ kendi sülûkleri ve hâlis amellerinin sonucudur. Yani söz konusu sûfîlerin kitaplarındaki bilgiler¸ sülûkun hedefi olan hakîkate ulaştık­tan sonra yazılmıştır. Dolayısıyla bunlar¸ bize ilâhî hakîkat kapılarını açar. Hâlbuki sâlik¸ “hakîkate henüz ulaşmamış kişi” demektir. Şu halde kâmil zâtın kâbiliyeti ile müridin kâbiliyeti arasında büyük fark vardır. Eğer mürîd¸ söz konusu kitaplarda ortaya konulan meseleleri tam olarak anlarsa¸ onun bilgisi ile kitabın yazarının bilgisi¸ aynı seviyede olur ve o¸ yazarın anladığı her şeyi anlama melekesini kazanır. Sonuç olarak¸ denilebilir ki¸ Cilî'ye göre büyük sûfîlerin kitaplarını okumak¸ sâliki kısa yoldan hakîkate ulaştırır. [18]


Makalemi büyük sûfîlerden birinin şu sözü ile tamamlamak istiyorum: “Allah'ın kendisini bizzat tanıttığı kimselerden başkası O'nu tanıyamaz. Allah'ın kendisini¸ ‘'Ben Tek'im” diye tarif ettiği kimselerden başkası O'nu tevhîd edemez. Lutfedip iman verdiği kimseler müstesnâ kimse O'na iman etmez. Kalbine tecellî ettiği kulundan başkası O'nu vasfedemez. Allah'ın kendisine cezb ve celb ettiği kimselerden başkası O'na hulûs-ı kalb ile kulluk edemez. Allah'ın kendisine dost seçtiklerinden başkası O'na dost olmaya lâyık değildir.[19]


 






[1] Süşeyman Uludağ¸ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü¸ s. 271.



[2] Efhem Cebecioğlu¸ Tasavvuf Terimleri¸ s. 486.



[3] Gümüşhanevî¸ Câmiü'l-Usûl¸ s. 229.



[4] Kartal¸ İlậhî İsimler Teorisi¸ s.  66.



[5] Hucvirî¸ Keşfu'l-Mahcûb¸ s. 171.



[6] Vâhit Göktaş¸ Kelâbâzî ve Tasavvuf Anlayışı¸ s. 143.



[7] Uludağ¸ Dört Kapı Kırk Eşik¸ s. 105-106.



[8] Kelâbâzî¸ et-Taarruf¸ s. 66.



[9] Serrâc¸ el-Luma'¸ s. 58.



[10] Serrâc¸ Lüma.¸ s.57.



[11] Hucvirî¸ Hakikat Bilgisi¸ s. 409; Göktaş¸ Kelâbâzî ve Tasavvuf Anlayışı¸ s. 146.



[12] Erzurumlu İbrahim Hakkı¸ Marifetname¸ s. 158.



[13] Vahit Göktaş¸ Kelâbâzî ve Tasavvuf Anlayışı¸ s. 148-149.



[14] Kılıç¸ Sûfî ve Şiir¸ s. 100.



[15] Kartal¸ Abdülkerîm Cîlî¸ s. 326-327.



[16] Kartal¸ Abdülkerîm Cîlî¸ s. 328-329.



[17] Kartal¸ Abdülkerîm Cîlî¸ s. 326-328



[18] Kartal¸ Abdülkerîm Cîlî¸ s. 326-328.



[19] El-Kelâbâzî¸ et-Taarruf¸ s. 77.

Sayfayı Paylaş