MAKAMLAR YÜKSELDİKÇE TEVÂZÛYU KAYBETMEMEK

Somuncu Baba

"Unutulmamalıdır ki¸ Allah'ın nazarında –cihâd meydanında
düşmana gösterilen celâdet ve benzeri durumlar hariç- tevâzû
içermeyen hiçbir şey makbul değildir. İnsan ibadet ediyor bile olsa¸
enâniyet rabbin râzı olacağı bir durum değildir."

İnsanoğlunun hayatı inişler ve çıkışlarla doldur; mutlu olduğu zamanlar olur¸ üzüldüğü vakitler olur; çok önemli bir makama gelmişken bir gün ânîden oradan alınabilir. Kezâ maddî olarak çok rahatladığı dönemler olabileceği gibi tam tersi durumlara düştüğü de olur. Eskilerin deyişiyle "Zenginlik ve fakirlik bir kapıda durmaz." ve kişi bâzen büyük bir imkâna kavuşabilirken bir süre sonra işlerinin iyi gitmemesi nedeniyle neredeyse zekât alacak hale düşebilir. Bunun örneklerini etrafımızda her zaman görme imkânına sahibiz. Kaldı ki aynı şeyler bizzat bizim de başımızdan geçebilir. Hayatın insanın önüne ne çıkaracağı hiç belli olmadığı için¸ her zaman şükür makamında olmak ve azgınlaşmamak rabbimizin bizlerden istediği haldir. Çünkü "Ne oldum değil¸ ne olacağım" demek her zaman göz önünde bulundurulması gereken temel bir düsturdur.


 İnsan sonuçta toplum içinde yaşadığından ve bu hayatını sürdürürken başta akrabası ve iş arkadaşları olmak üzere tanıdıklarıyla her dem karşı karşıya geldiğinden¸ hayatını üzerinde devam ettirmesi gereken bir makul çizgi vardır. Bu çizgiyi tutturamadığı zaman etrafınkilerle iletişimde sıkıntılar yaşar¸ itici biri olduğundan seveni fazla olmaz. Oysa kişinin belki de en çok kuşanması gereken libas tevâzûdur. Gerek maddî imkânları ve gerekse geldiği makamlar itibarıyla ne oldum delisi olmamalıdır. Hayatın geçici olmasından ve yarın ne olacağını kendisi dâhil. Hiç kimse bilemeyeceğinden alçak gönüllüğü elden bırakmamak gerekir. Bu¸ insanın hem yaşadığı hayatı mutlu ve huzurlu bir şekilde sürdürmesi açısından önemlidir¸ hem de bir sınav yurdu olan dünyada âhiret sermayesini artırma açısından son derece mühimdir. Âhiret hesabı olan bizim gibi insanların bu noktada üzerlerine çok görev düşmektedir. Başka bir ifadeyle "Müslüman ve kibirli" yan yana asla gelmeyecek iki kelimedir. Bunun tam aksine "Müslüman ve mütevâzî" kelimeleri birbirinin ayrılmaz kardeşidir.


 Rabbimiz¸ takınmamız gereken tavrın nasıl olacağını kitabında bizlere belirtmektedir: "Rahman'ın kulları yeryüzünde mütevâzî yürürler. Bilgisizler kendilerine takıldıkları zaman onlara güzel ve yumuşak söz söylerler."[1] "Allah'a kulluk edin¸ O'na bir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya¸ yakınlara¸ yetimlere¸ düşkünlere¸ yakın komşuya¸ uzak komşuya¸ yanınızdaki arkadaşa¸ yolcuya ve elinizin altında bulunan kimselere iyilik edin. Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez."[2] "İnsanları küçümseyip yüz çevirme¸ yeryüzünde böbürlenerek yürüme; Allah¸ kendini beğenip övünen hiç kimseyi şüphesiz ki sevmez."[3] "Yeryüzünde böbürlenerek yürüme¸ çünkü sen ne yeri delebilir ve ne de boyca dağlara ulaşabilirsin."[4]


Eğer kibirlenmeyi hak eden biri varsa¸ o da yaratıcımız olan Allah'tır. Hepimizin onun karşısında ne kadarlık bir kudretimiz olduğu bellidir. Canımız da dâhil. Her şeyimiz tasarrufundadır ve son nefesi verdiğimizde de onun huzuruna çıkacağız. Bu nedenle azgınlaşıp¸ sahip olmadığımız sıfatları yükleyip karşımızdakileri tahkir edebilecek durumda değiliz. Zira kulluk bilinci olan kişi sahip olduğu makamı azgınlık ve insanları ezmek için kullanmaz bilakis bunu rabbine bir şükür vesîlesi olarak değerlendirir. İslâm'ın bize öğrettiği ahlâk budur. Nasr (İzâ câe) suresinde insanların guruplar halinde İslâm'a girmesi karşısında mü'minlerden istenen şey Allah'ı tesbih edip istiğfâr etmektir. Düşünsenize¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)'in rüyalarını süsleyen Mekke fethedildiği zaman¸ rabbimiz onun şahsında tüm Müslümanlara tevâzû sahibi olmalarını¸ şımarmamalarını emretmektedir. Aynı durum kurban ibadetimizde de söz konusudur. Kesilen kurbanın etlerinin ve kanlarının Allah'a ulaşmayacağı¸ ulaşacak olanın bizim takvâmız olduğu belirtilmektedir.[5] Yani insan ibadeti yaptığında bile mütevâzîliği elden bırakmayacak¸ alçakgönüllü olacaktır. Dinimizin bizlere öğrettiği bu tevâzû ne kadar büyük bir şeydir.


Bu hususa işaret eden Allah Rasûlü şöyle buyurmaktadır: "Kim Allahu Teâlâ'nın rızâsı için bir derece tevâzû gösterirse¸ bu sebeple Allah onu bir derece yükseltir. Kim de Allah'a karşı bir derece kibir gösterirse¸ Allah da onu bu sebeple bir derece alçaltır¸ neticede onu esfel-i sâfilîne atar."[6] "Kibir¸ hakkı inkâr ve insan­ları tahkir etmektir."[7]


Tevâzûyu yaşantılarına hâkim kılan Allah Rasûlü'nün güzel arkadaşları bulundukları makamlar nedeniyle azmamışlar ve tevâzûyu elden bırakmadan sade bir hayat sürdürmüşlerdir. Çevrelerindeki insanlardan biri olmaya devam etmişlerdir. İşte Huzeyfe örneği:


Hz. Ömer bir yere vali göndereceği zaman oranın halkına hitaben bir de mektup yazardı. Bu mektubunda "Aranızda adaletle hükmettiği sürece onu dinleyin ve emirlerine uyun." derdi. Sahâbeden Huzeyfe b. Yemân'ı bugünkü Bağdat'a yakın bir şehir olan Medâin'e vali olarak gönderirken¸ fermanında yine benzer şeyler yazar.  Huzeyfe de yanına yetecek kadar erzak aldıktan sonra bir merkebe binerek Medine'den ayrılır. Acıkan karnını yatıştırmak için elindeki somun ekmeği ve kemikli eti yerken Medâin'e ulaşır. Şehrin eşrafı kendisini karşılarlar. Fermanı onlara okuduğunda Medâinliler kendilerinden ne istediğini sorarlar.  O da der ki: "Görev yaptığım süre zarfında yiyeceğimin karşılanmasını ve hayvanıma yem temin edilmesini istiyorum."


Huzeyfe görevi başarı ile sürdürür. Sonra Hz. Ömer ona buradaki görevinin bittiğini bildiren bir mektup gönderir ve Medine'ye çağırır.  Gelmek üzere olduğunu haber aldığında da şehir girişinde bir yere saklanır. Gönderdiği şekilde aynı fakirlikte geri döndüğünü¸ arkasında yüklü hayvanlar olmadığını görünce son derece mutlu olur. Huzeyfe'yi candan kucaklar ve "Sen benim kardeşimsin¸ ben de senin kardeşinim." der.[8]


Hz. Ömer'in kendisi de halife olduğu dönemde bir katıra binerek Şam'a ziyarete gelir. Halk koca halifenin gösterişsiz bir hayvanın hem de katırın üzerinde gelmesini yadırgar. Aralarında bunu konuşarak ayıplarlar. Hz. Ömer durumu şöyle değerlendirir:  "Gözleri¸ âhiretten nasibi olmayanların bineklerini görmek istiyor."[9] Aynı Hz. Ömer sıcakta başına hırkasını geçirmiş yürürken¸ bir merkep üzerinde yanından geçmekte olan gencin terkisine atlar¸ gencin "İneyim siz binin." demesine rağmen kabul etmez.[10]


Bütün bu yazdıklarımız¸ yaşadığımız dönemde hayatla pek bağı kalmamış olan gerçekler olduğundan¸ muhtemelen bunları bir masal okuyormuş gibi okuyup geçiyoruz. Ancak İslâm'ın sancağını çok kısa bir sürede kocaman bir coğrafyaya ulaştıran bu insanların başarılarının altında yatan etkenlerden birisi de hiç şüphe yok ki tevâzûyu kuşanmalarıydı. Çünkü kibir¸ kendini beğenmişlik¸ karşınızdaki insanda size karşı bir sevgi bırakmayacağı gibi kin beslemesine bile neden olabilir.


Unutulmamalıdır ki¸ Allah'ın nazarında –cihâd meydanında düşmana gösterilen celâdet ve benzeri durumlar hariç-  tevâzû içermeyen hiçbir şey makbul değildir. İnsan ibadet ediyor bile olsa¸ enâniyet rabbin râzı olacağı bir durum değildir. Haccı yapıyor ve bunda gösteriş sergiliyor; namaz kılıyor insanların ne kadar güzel kılıyor demesini içinden istiyorsa¸ velhasıl ibadetlerini boynunu eğerek Allah için değil de kullar için yapıyorsa orada büyük bir sorun var demektir. Keza insanlarla olan ilişkilerinde "insanî olmayan yukarıdan bakış" söz konusu ise¸ tedâvi edilmesi gereken bir hastalıktan bahsediyoruz demektir.


 


 






[1] 25/Furkân¸ 63



[2] 4/Nis⸠36



[3] 31/Lokmân¸ 18



[4] 17/İsr⸠37



[5] 22/Hac¸ 37



[6] İbn Mâce¸ 4166



[7] Muslim¸ 265



[8] Kenzu'l-Ummâl¸ 13/343



[9] Kenzu'l-Ummâl¸ 12/653



[10] Kenzu'l-Ummâl¸ 12/654

Sayfayı Paylaş