TÜRKLERDE ŞEHİRLEŞME

Somuncu Baba

Aslında Türklerin keşfedici ve diriltici dehası burada ortaya çıkmaktadır. Bu bozkırın taşkın çocuklarının İslâm'la şereflenmesinden hemen sonra¸ nasıl oluyor da varlıkları günümüze kadar gelen o muhteşem işlemeli eserleri inşa edebiliyorlar? Bunlara taklit diyemeyiz¸ çünkü Selçuklular dönemindeki Türklerin inşa üslubu Avrupa'da yoktur. Kale duvarları gibi yüksek¸ yaygın ve bol kemerli zamana karşı direnebilecek sağlam binalarla Batı'nın gotik mimarisinin hiçbir alakası yoktur. Türkleri şehirleştiren bu mimari tavır olmuştur. Bunun içindir ki¸ önemli Türkol

 Türkler tarih sahnesine iki temel özellikleriyle çıkarlar: Birisi yayılma eğilimine sahip olmaları¸ ikincisi önlerindeki uçsuz bucaksız toprakları hâkimiyetlerinde tutabilmek için yerleşik hayattan kaçınmalarıdır. Daha sonra onları¸ yerleşime sevk eden ana sebep ise¸  artık kontrole alabilecekleri başka toprakların kalmamasıdır. Geçimlerini hayvancılıkla sağladıkları için¸ hayvancılığın gelişme ve verimine dayalı iklim şartları onlar için çok önemliydi. Bunun içindir ki¸ Asya steplerinden çıkan bu insanlar¸ Rusya'nın Sibirya Bölgesindeki dondurucu çöl iklimine¸ Avrupa'nın fazla rutubetli ve az güneşli ılıman iklimine¸ Arap Yarımadasının sıcak ve kurak iklimine itibar etmemişler. Alaska'ya gitmeyi göze almışlar¸ ama Japonya'yı düşünmemişler.  Hindistan'da Babür İmparatorluğu adıyla devlet kurmuşlar¸ ama Endenozya'yı hesaba almamışlar.  Mısır'da Kölemenleri kurmuşlar¸ Libya'nın çölüne itibar etmemişler.


Yerleşik Hayata Geçiş


Makrizi¸ Türklerin yerleşik hayata geçişine sıcak bakmayan tavırlarından söz ederken onların tarihî kararlılığına değinir ve şunları yazar:


"Börteçine'nin vefatından sonra evlatları birbirinden ayrılırlar. Bunlar Çinlilerle savaşırlardı. Bunlardan birisi Çin şehirlerini görmüş ve aynı şekilde şehir kurmak istemiş¸ ancak kumandanlarından birisi: ‘Efendim¸ biz Çinlilerin onda biri kadarız. Bizim kuvvetimiz ancak serbest kalıp hareket etmemizdedir. Hâlbuki şehir halkı kafeste yaşar gibi surlar içerisinde hapis kalırlar' dedi. Padişah bu teklifi olumlu görerek şehir kurmaktan vazgeçmiştir."


  Bu anlatılanlar¸ yerleşik hayata geçiş döneminin başındaki kaygıları dile getirmektedir. Ancak¸ bir millet¸ dağda yaşayarak da medeniyet oluşturamaz. Türklerin Müslümanlaşmasından sonra¸ düzenli ve yerleşik hayata geçtiğini görürüz. Hatta öylesine süratli bir geçiş olur ki¸ Yunanlı Nakracas bunu; "Arapların Anadolu'da üç yüz yılda yapamadıklarını Türkler on yılda başardılar!" ifadeleriyle dile getirmekten çekinmez. Bu başarı¸ İslâm'ın hükümlerini icrada şehir hayatına daha çok itibar etmesinden doğmaktadır: Topluca kılınan namazın tek başına kılınan namazdan daha efdal olması doğal olarak camileri hayata taşıyacaktır. Cuma namazının şehir statüsü kazanmış yerlerde kılınması zarureti de aynı eğilimi besleyecektir. İslâm ilme büyük önem verir ve özendirici vaatlerle teşvik eder: İlmin tahsili için merkezi yerlerde kurulacak okullar da pratik hayatı merkezi alanlara yönlendirecektir. Bernard Lewis de bu gerçeğin üzerinde dururken; "Selçuklular zamanında ekonominin yeniden düzenlenmiş olması¸ dinî hayatta yankı buldu. Bağdat ve diğer büyük şehirlerde ‘medrese' diye bilinen dinî okullar kuruldu ve bunlar İslâm dünyasında daha sonra kurulanlara model oldu"¸ der.


Bozkırın Taşkın Çocukları


Aslında Türklerin keşfedici ve diriltici dehası burada ortaya çıkmaktadır. Bu bozkırın taşkın çocuklarının İslâm'la şereflenmesinden hemen sonra¸ nasıl oluyor da varlıkları günümüze kadar gelen o muhteşem işlemeli eserleri inşa edebiliyorlar? Bunlara taklit diyemeyiz¸ çünkü Selçuklular dönemindeki Türklerin inşa üslubu Avrupa'da yoktur. Kale duvarları gibi yüksek¸ yaygın ve bol kemerli zamana karşı direnebilecek sağlam binalarla Batı'nın gotik mimarisinin hiçbir alakası yoktur. Türkleri şehirleştiren bu mimari tavır olmuştur. Bunun içindir ki¸ önemli Türkologlardan Barthold bu meseleye dikkatimiz çekerken; "Selçukiler XI. asırda bütün İran'ı zapt ettiler ve kısa zaman için de olsa¸ Akdeniz ve Kızıldeniz'den Çin hudutlarına kadar olan bütün İslâm dünyasını hâkimiyetleri altına aldılar. Selçukiler devrinde¸ şehir hayatının terakkisini (gelişmesini) devam ettirmek¸ ticaret ve sanatı yükseltmek çarelerine başvuruldu"¸ ifadelerini kullanır. Barthold¸ bu geleneğin Osmanlılar döneminde de geliştirilerek devam ettiğini; bu cümlelerinin devamında dillendirmekten kendini alamaz: "Medeniyete yapılan hizmet¸ yalnız maziden kalmış yadigârları (hatıraları) tanıtmakla kalmadı¸ yeni Türk mimarı Sinan'ın yaptığı eserler¸ sanat bakımından Avrupa'daki Rönesans devri mimari eserlerinden hiç de aşağı değildir."


  Değildir çünkü Glüçk'ün hakkı teslim eden ifadesiyle: "Türklerin yarattıkları sanatlar¸ sabit millî topraklardan gıdalanmış olup asla yabancı kültürlerin doğurduğu bir mahsul değildir!" Bunun içindir ki¸ zihnî kabiliyetinin mahsulü bu mahsul başka milletlerde de hayranlık ve alıcı bulacaktır. Strzygowski¸ bundan söz ederken bu alanın sınırlarını da belirtir: "Türk sanatı; Asya'yı¸ Avrupa'yı¸ hatta Çin'i bile etkisi altına almıştır!"


  Bir siyasî organizasyona dönüşen toplumun bundan başka yapacağı bir şey de yoktu.  Artık¸ dünya siyasî organizasyon olarak şekillenirken şehirleşmeye başlamıştı. Türk toplumu bunun dışında kalamazdı. Hatta kabiliyet ve gayretiyle bunların da önüne geçmesi gerekiyordu. Ki¸ buna da başardı ve Amıcıs'a şu sözleri söylettirdi: "Hiçbir şehir¸ içinde yaşayan halkın tabiatını ve felsefesini İstanbul kadar temsil edemez!"


Uygarlık Eşiklerini Geçerken


  Türk toplumu İstanbul zarafetine ulaşırken elbette çok büyük sosyal tecrübeleri de yaşayacaktır. Bu tecrübeler sonucu ulaştığı noktadaki temsil hakkına işaret eden Fındley: "Türklerin uygarlık eşiklerini geçerken kimliğini koruyup kendine nasıl dönüştürdüğünde öğrenecek önemli dersler vardır" demekten kendini alamaz.  Büyük Türkolog Jean Poul Roux da bu görüşü destekler: "İki bin yıl boyunca Türklerin dehalarına pek çok tanık olduk; geçmiş geleceğin garantisiyse Türklerden çok şey beklenebilir!"  Bu dehanın ana damarını da İtalyan Mandel keşfeder ve "Geçmiş yüzyılda seyyahlardaki hayranlık¸ Türkiye'deki hayatın insani kalitesine olmuştur" der. Çünkü Gumilev'in diliyle; "Türklerin ulus sistemi¸ ordu disiplini¸ diplomasi ve mükemmel bir dünya görüşüne sahip olmaları hayrete şayandır!"


  Bu son cümle içerisinde sayılan önemli vasıfların tamamını¸ inşa ettikleri tarihi şehirlerde görmek mümkündür. İslâm'ın ilk kabul topraklarında; Buhara'da¸ Semerkant'ta¸ Kaşgar'da¸ Türkistan'da¸ İsficab (Sayram'Aksu')'da Talas (Cambul)'ta¸ Taşkent'te taşın dilinden¸ çinin renginden anlarsanız  bir medeniyetin hangi estetik iradeden beslendiğini¸ hangi dinî vecdi taşıdığını söyleyecektir size. Tarihin yorgun izine rağmen¸ gülen bir medeniyetin pırıl pırıl renkleri ruhunuza kendi resmini nakşetmeye hazırdır. Yeter ki¸ sizde o yakıcı arzu bulunsun. Yeter ki¸ sizde anlama kabiliyeti olsun. Türk ruhunun kavrama ve arz  etme kabiliyetinin tabloları olarak Orta Asya'daki tarihî şehircilik mirasımızı Erzurum'a¸ Ahlat'a¸ Sivas'a¸ Kayseri'ye¸ Konya'ya¸ Bursa'ya¸ İstanbul'a¸ Edirne'ye taşıyan aşk¸ içimizde alev halinde yaşıyorsa gelecek için karamsar olmamıza gerek yok!..


Gönül Ufkumuzu Sonsuza Açan Eserler


Tarihe bakın¸ imanını anıt mezarlara taşıyan ve orada bize yaşatıcı bir emanet olarak bırakan başka bir millet var mıdır? Bunlar şehir kültünün temelini oluşturur ve şehirler ruhunu buradan alırlar. Sanatta var olma idealini besleyen hangi duygudur ki¸ mezarındaki yalnız taşları bile konuşan abide haline dönüştürür. Kişisel arzularında ihtirasın baskılarını kırıp tevazuu bir yaşama üslubu olarak sunan bir millet¸ ölüsüne öylesine debdebeli anıtlar yapmış ki¸ içinde ölülerin bile sizinle yaşadığını sanırsınız. Şehri¸ Cennet'e benzetmenin hevesinden doğan bu çabalar¸ Divriği'deki Ulu Cami'de size taç kapıdan uzatılan bir salkım üzüme dönüşür¸ Selimiye Camiinde cami ortasındaki havuzda suyunun sessiz türküsünü söyler¸ Sultanahmet'te vitrayların raksını sunar¸ gider Taçmahal'de altından bir kubbe gibi üstünüze rahmetin örtüsünü açar¸ gelir Kayseri'de  Döner Kümbet'te taşın semaında döndürür¸ Konya'da muhteşem bir taç kapı ile gönül ufkumuzu sonsuza açar..


Yeteneği fıtratında var olan bir milletin¸ dünya sosyal yapısı içinde kendine göreliğini ön plana alarak yükselmesi ve yücelmesi biraz da bundan sonra geçmişindeki birikimini günümüze taşıyarak düzenli şehirleşmesiyle olacaktır. Bunun da son bir asır içinde farkına varıldı ve Türkiye yeniden bir şehir vizyonu ile tarihî kimliğinin bu yöndeki detaylarını bütün hatlarıyla ortaya koyma arayışına yöneldi. Ancak¸ şehirleşmede yanlış adımlar¸ dışımızdakiler tarafından bize verilen yukarıdaki satırlarda birkaç örneğini verdiğimiz bu yüksek takdir hükmünün çözülmesine de sebep olabilir. İşte bütün dikkatimizi bu yönde kullanıp şehirleşmeyi kalabalıkları şehirde toplayıp kozmopolit bir kitle oluşturup medenileşmeyi katletmek yerine¸ geleneklerini millî ve manevî vasıflarıyla besleyen homojen bir topluluğa dönüştürmek gerekmektedir. Unutmayalım bu yük aynı zamanda şehirleri kuranlar kadar şehirleri kullananların da üzerindedir. Şehrin hafızası bizim zaaflarımızı gelecek nesillere kirli bir emanet olarak taşımakta affedici değildir. Medeni kimliğimizin aidiyet fotoğrafı şehirlerse¸ unutmayın bu hakkı onlar her zaman kullanma imtiyazına sahiptirler. O zaman Türk'ün şehri Türk için¸ Türk'e göre¸ Türk tarafından yeniden dizayn edilecektir. Bizi beton kafeslerden kurtaracak bu diriltici ve yüceltici hamleyi¸ şehirleşmenin sorumluluğunu üstlenen herkesten bekleme hakkımız bir neslin değil¸ bir milletin sorumlu emaneti olarak omuzlarında olacaktır!..

Sayfayı Paylaş