BUNLAR ÇOCUK… PEKİ BİZ?

Somuncu Baba

Dedik ya bunların adı da kendileri de çocuktur. İnsana bazen dünyasını zindan eder¸ bazen anasından doğduğuna pişman ederler.

Çocuktur bunlar. Hayatımızı bize ne kadar zindan da etseler çok severiz biz onları. Hele hasta olup ateşli olduğu geceleri hiçbir anne baba unutmaz ve unutamaz o geceleri.

Sabaha kadar çocuğumuzun ateşiyle birlikte yükselir¸ çocuğumuzun ateşiyle düşer kaygılarımız. Dünyayı görmez o anda gözümüz. Onlar için¸ her şeyimizi vermek isteriz. Hatta canımızı dahi vermek isteriz… Yeter ki sen iyileş diye.

Çocuktur bunlar; adları da kendileri de çocuktur. Bazen canımızdan çok severiz¸ bazen de gözümüzün göresi gelmez onları. Bir bakarsınız sımsıcak kucaklarlar¸ bir de bakarsınız olmadık yerde ağlayarak çileden çıkarırlar bizi.


Adı da kendileri de çocuktur bunların.  Misafirlikte durmazlar¸ eve gelen misafiri de çocuğunu da istemezler. Hiç yüzüne bakmadığı oyuncakları birden değerlenir eve başka çocuklar gelince. Kavga eder¸ dövüşür onlarla. Her şeyi güzel güzel paylaşmışlarken küçücük bir şey için hemen kavga başlatırlar.


Çocuktur bunlar ne laftan anlarlar ne de sözden anlarlar. Sen büyüdün¸  kocaman adam oldun¸ sen ablasın¸ sen abisin desen de yine anlamazlar. Hayır! Benim o¸ vermem der. Üzerine gitseniz ya da elinden almaya kalksanız yine anlamazlar. Yaptıkları tek şey¸ sadece bizi çileden çıkarmaktır.


Dedik ya bunların adı da kendileri de çocuktur. İnsana bazen dünyasını zindan eder¸ bazen anasından doğduğuna pişman ederler.


Çocuktur bunlar. Hayatımızı bize ne kadar zindan da etseler çok severiz biz onları. Hele hasta olup ateşli olduğu geceleri hiçbir anne baba unutmaz ve unutamaz o geceleri.


Sabaha kadar çocuğumuzun ateşiyle birlikte yükselir¸ çocuğumuzun ateşiyle düşer kaygılarımız. Dünyayı görmez o anda gözümüz. Onlar için¸ her şeyimizi vermek isteriz. Hatta canımızı dahi vermek isteriz…  Yeter ki sen iyileş diye.


Pişmanlıklar başlar bizde. Keşke bağırmasaydım¸ keşke istediği oyuncağı alsaydım¸ keşke izin verseydim keşke¸ keşke keşkelerle ederiz sabahı.


Çabuk unuturuz o ateşli ve uykusuz geceleri¸ çocuk için kendi kendimize verdiğimiz o sözleri. Hani demiştik ya¸ içimizden kendi kendimize. Çocuğumuz iyileşirse onunla ilgileneceğim¸ onula oynayacağım¸ ona kızmayacağım¸ sevgimi göstereceğim¸ diye. Çabuk unuttuk o sözleri.  Nasılsa çocuğum iyileşti.


Hani hatırlarsanız hastalıkta¸ borçta¸ dertte¸ darda kaldığımız zaman hemen açarız ellerimizi: "Ya Rabbi!…"


Sonra ne olur¸ elimiz rahata kavuştu mu¸ sıkıntı bitti mi yine aynı şeyleri tekrarlarız. Çocuk yine çocukluğunu yapar ama bizse yetişkinliğimizi yapamayız.


 


Birlikte Ağlıyorduk


Unuturuz onların gözlerine bakınca sıkıntılarımızı¸ unuturuz onun gülüşlerinde dertlerimizi. Mutluluğu onun anne baba deyişinde buluruz. Sevgiyi onun sıcak kucaklayışında hissederiz. Hayatın tadını onun tatlı dilinde tadarız.


Onunla bakar gözlerimiz¸ onunla yürür ayaklarımız¸ onunla güler yüzümüz¸ onunla ağlarız hayatta. Onlar bizim ciğer paremizdir. Onlarsız hayat boştur¸ yaşamaya değmez. Elimiz¸ ayağımız hatta kolumuz¸ kanadımızdır onlar bizim.


Bazen yaramazlık yaparlar. Ah¸ o yaramazlıkları da olmasa! İşte o zaman da çocuk olmazdı onlar. Tabii ki bu kadar da tatlı olamazlardı. Bilirsiniz tatlının değeri acıyla anlaşılır. Farkları olmazdı o zaman oyuncak bebeklerden.


Ne kadar uzundur dokuz aylık bir zaman hatırlarsanız. Sanki hacı bekler gibi bekledik onun doğumunu. Geçmek bilmezdi son günler¸ teskere günleri gibi. Sonra geldi o gün;  doğuşuyla sevinç çığlıkları atmak istedik. Herkese haykırmak ve duyurmak istedik bir çocuğumuz olduğunu.


Şükrediyorduk Yaratan'a. Ağlıyorduk bebeğimizle birlikte¸ biz sevinçten o ise dünyaya geldiğine. Yoksa memnun değil miydi bize kavuştuğundan¸ onun için mi ağlıyordu? Oysa biz onun yolunu ne kadar zamandır bekliyoruz.


Çocuğumuz hâlâ ağlıyordu. Dünya ne kadar zıttır. Bizler sevinçten gülüp ağlarken o gerçekten ağlıyordu. Sanki ciğerlerini parçalarcasına ağlıyordu. Olsun diyoruz; ağlasın¸ gülecek hali yok ya el kadar bebeğin. O da herhalde bize kavuşmasını ağlayarak kutluyor diyoruz. Bak sustu annesinin göğsünü alınca¸ meğer karnı açıkmış.


Ne kadar güzel bir çocuktu. Sanki dünyalar tatlısıydı. Allah'ım onu ne kadar da özenmiş de yaratmışsın diyoruz. Zaten öyle de buyuruyordu Cenab-ı Hak¸ Tin Süresi 4.ayette: "Doğrusu¸ Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık."


Ay burnu babasına¸ gözleri annesine¸  yüzü dayısına¸ kaşları halasına… Herkese bir yerlerini benzetiyoruz. Onları da sevincimize ortak etmek istiyoruz benzeterek. Derken içimizden sıcak bir şeyin aktığını hissederiz. İçimizden bir şeylerin kıpır kıpır ettiğini hissederiz.


Bu bir sevgidir herhalde deriz¸ ya da çocukla aramızda kurulan duygusal bir bağ olduğunu anlarız. Ona¸ o kadar güzel bakıyoruz ki belki de Leyla ile Mecnun bakmamıştır birbirlerine bizim baktığımız gibi. O bizim bir parçamızdır¸ o bizim ciğerimizdir¸ o bizim geleceğimizdir¸ o bizi hayata bağlayan dalımızdır¸ o bizim her şeyimiz¸ canımızdır. Ve o Allah'ın bize verdiği bu dünyadaki en güzel nimetlerden biridir diyor ve şükrediyoruz.


 


Dünyalara Değişmeyeceğimiz Kelime…


Çocuktur bunlar¸ konuşması da yürümesi de geç olabilir. Belki dokuz ay belki de bir buçuk yıl bekleriz anne baba demesini. Her gün ağzına bakarız "Aaannne¸ Baabaa" diyecek diye.


Çocuğun konuşmaya başlaması bir buçuk yaşını bulabilir. Ama bizim de kaygılarımız artmaya başlar. Çevredekiler¸ acele etmeyin deseler de biz yine kaygılanırız. Yoksa çocuğumuz tat mı¸ özürlü mü diye senaryolar kurarız zihnimizde. Bu kadar zor mu deriz kendi kendimize. Bak komşumuzun çocuğu maşallah bülbül gibi konuşuyor. Yoksa bizim çocuk konuşmayacak mı diyoruz annemize. Yok¸ evladım niye acele ediyorsunuz der anne babamız. Sen de geç konuştun dese de geçmek bilmez bu günler.


Bir gün ‘Anne!' ‘Baba!' duyuveririz çocuğumuzun ağzından. "Allaaah!" deriz çığlık atarak. Baba dedi anne dedi valla dedi herkese inandırmak ve haykırmak istersiniz. İşte bir anne babanın ömür boyu duymak istediği kelime…


Dünyalara değişmeyeceğimiz en güzel bir kelime. İçinde hazinelerin saklı olduğu bir kelime… İçinde hangi duygu ve hazineler saklı olduğunu hiç kimse anlatamaz size. Sormayın anlatılmaz o¸ sadece hissedilir.


Duygular yüklüdür o kelimede. İçimize sıcak bir şeyler akıtan bir kelime. Anne! Baba! Kaç yıl bekledik onu duymak için. Belki de gitmedik doktor bırakmamışız o kelime için. Şükürler olsun Allah'ım!  Bana bunları da yaşattığın için deriz.


Sonra onunla emekledik. Onun minicik adımını attığı zaman ilk adımı biz attık sanki. Ondan daha heyecanlı olan bizdik. Allah'ım şuna bak yürüyor! Onunla yürümeyi öğrendik biz yeniden.


Onu özleriz işte güçte… Leyla'nın Mecnun'undan¸ Kerem'in Aslı'sından daha çok. Saatler dakikalar geçmek bilmez. Kulaklarımızda sanki onun anne baba deyişi yankılanır. Sanki nerde kaldınız der gibi. O yokken saate daha fazla bakarız ama zaman geçmek bilmez. Bekleriz Leyla'nın Mecnun'una¸ Mecnun'un da Leyla'sına kavuşmasını beklediğimiz gibi.


Kapıdan adımımızı atar atmaz¸ atlar boynumuza¸ anneciğim babacığım sizi çok özledim diye. Kucaklar bizi sımsıcak¸ sanki hiç bırakmayacakmış gibi.


Geçer ömrümüz onlarla beraber. Ah! Bir de yaramazlıkları olmasa¸ bir şeyleri kırıp dökmeseler¸ bizi çileden çıkarmasalar… Olsun deriz canı sağ olsun¸ ona değil bardak tabaklar¸ canımız feda olsun deriz.


Ağlamaları da tatlıdır onların¸ içten ağlarlar¸ sanki anne babasını kaybetmiş insanlar gibi ağlarlar. Hele bir de ağlarken anne baba deyişleri var ya! O hiç anlatılmaz. Bir çocuğun ağlamasından mutluluk duyabilecek tek şey ağlarken anne baba diye ağlamasıdır. Hele gelip bir de sarılırsa…


İçimizden bir şeylerin koptuğunu hissederiz. İşte bu da anlatılmaz. Sanki tarifsiz gibi. Bu üzüntü mü¸ sevinç mi¸ kızgınlık mı pek bilinmez. Ona ben hepsinin karışımı derim.  Ağlayasınız gelir o ağladığı için. Kızarız yaramazlık yaptığı için¸ seviniriz ağlarken dahi adımızı anarak ağladığı için.

Sayfayı Paylaş