KULLARINA VE BÜTÜN VARLIKLARA FAYDALI OLAN ŞEYLERİ GÜZELLİK VE İNCELİKLE İHSÂN EDEN: EL-LATÎF

Somuncu Baba

"El-Latîf isminin kullara bir tecellîsi olan lütuf¸ Allah'ın¸ insanın¸ iyi davranışlarına
mânevî bir desteğidir. Allah'ın mü'min kullarına bir ikramı olan lütuf¸ insanda
Allah'ın¸ itâat gücünü yaratmasıyla meydana gelir."

Latîf¸ yaratıklarına "nâzik ve merhametli davranan¸ cömertçe bol nimet veren¸ işlerin iç yüzünü ve gizliliklerini bilen"mânâlarına gelen lütuf (letâfet) kökünden türemiş sıfat kalıbında bir isimdir.[1] Yüce Allah'ın el-Latîfism-i şerîfinde"ihsân etmek"ve "sırları bilmek" şeklinde iki anlam vardır. Hafif hareket ve ince işlerle uğraşma mânâsını bünyesinde taşıyan letâfet¸ aynı zamanda in'âm ve ihsân gibi anlamları ihtiva eden lütuf sözcüğüyle de ifade edilir. Beş duyunun algılayamadığı nesneler¸ letâfet kavramıyla nitelendirilir. Yüce Allah'ın el-Latîfolarak nitelendirilmesinin temelinde; meselelerin inceliklerini bilmesi ve kendilerini hidâyet yoluna iletme noktasında kullarına yumuşaklıkla muâmele etme anlamları yatmaktadır.[2]


El-Latîf¸ Maddî Anlamda Lütuf Mânâsına Gelir


Kur'an-ı Kerim'de Yüce Allah'ın el-Latîf ismi yalnız başına kullanıldığı zaman; "ihsân¸ ilâhî lütuf¸ in'âm"mânâlarına gelir. O'nun kullarına yönelik çeşitli nimet ve ihsânlarda bulunması¸  ilâhîinâyet anlamında bir lütuftur. Bu bağlamda:  "Allah¸  kullarına çok lütufkârdır."[3] Lütuf¸ Allah'ın insanı¸ hayırlı amellere sevk etmesi ve kötülüklerden uzak tutması mânâsını taşır.  Bir başka açıdan lütuf¸ kulun itâatini kolaylaştıran¸ güzel muâmele ve işlere kolaylıkla müdâhale eden Yüce Allah'ın fiilidir.


Ehl-i sünnet itikadına göre hiçbir fiili yapmak Allah'a zorunlu olmadığı gibi¸ O'nun kullarına lütufta bulunması da zorunlu değildir. Buna¸ "Biz dileseydik¸ herkese hidâyet verirdik."[4]âyeti delildir. İnsan hayatında lütufun yeri ve işlevi¸  kula¸  iyi fiile kolaylık ve yardım etmekten ibarettir. Burada Allah'a zorunlu olan bir şey söz konusu değildir. Eğer O veriyorsa¸ bu O'nun engin lütfundandır. Şu halde Yüce Allah'ın mü'minlere tevfîki ve lütfu varsa¸ kâfirlere de "hızlân"ı vardır. Hızlân¸ günah ve küfrü tercihte¸ Allah'ın kulunu yardımsız bırakmasıdır.


El-Latîf isminin kullara bir tecellîsi olan lütuf¸ Allah'ın¸ insanın¸  iyi davranışlarına mânevî bir desteğidir. Allah'ın mü'min kullarına bir ikramı olan lütuf¸ insanda Allah'ın¸ itâat gücünü yaratmasıyla meydana gelir. Kur'an-ı Kerim'de; lütufla aynı anlamları çağrıştıran in'âm¸ fazl¸ ihsân ve rahmet gibi kelimeler de geçmektedir. İn'âm¸ bir başkasına iyilik yapmak; ihsân¸"güzel muâmele etmek"; fazl¸"zorunlu bir sebep olmaksızın bir başkasına fazlasıyla lütufta bulunmak"; rahmet ise¸  "ihtiyacı olana ihsânda bulunmak" anlamlarına gelir. Hepsinde ortak mân⸠bir başkasına yardım etmektir. İlâhîinâyet anlamına gelen lütufta da bu mânâ vardır. Kulların iyiliklerine yönelik bütün bu ahlâkî davranışlar¸ Allah'ın kullarını sorumlu tuttuğu alanda yalnız bırakmadığını göstermektedir. Nitekim kardeşlerinin kıskançlıklarından dolayı kuyuya atılan Hz. Yûsuf'la ilgili Cenâb-ı Hakk'ın ilâhîinâyette bulunması¸ cömertçe nimet veren anlamında latîf sıfatıyla ifade edilir: "Rabbimin dilediği şeyde çekip çıkarışı hoştur¸ güzeldir."[5] Bu âyette¸ kardeşlerinin kendisini kuyuya attığı yerde Yüce Allah'ın Hz. Yûsuf'a ulaştırdığı nimetlere dikkatler çekilmektedir. Yerine göre Arapça'da bir sevgiye¸ muhabbete ulaşmada vâsıta edinilen armağanlar¸ hediyeler "lütaf" sözcüğüyle de ifade edilir.[6]


 Bilindiği gibi¸ hediyeleşmek¸ dinimizde Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sünnetidir. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.v.)¸"Ashabım¸ hediyeleşiniz ki¸ birbirinize sevginiz artsın."[7]buyurmuşlardır. Çükü hediyeleşmek¸ gönülleri birleştirir¸ kalplerdeki kin¸ öfke ve buğz gibi kötü huyları giderir. Bunun için çıkar¸ menfaat duygusu ve rüşvet korkusu olmadığı sürece¸ verilen hediyeyi kabul etmek¸ sünnettir. Hz. Peygamber (s.a.v.) prensip olarak kendisine getirilen hediyeleri kabul etmiştir. Habeş kralı Necâşî'nin¸ Kayser'in¸ Eyle melîkinin¸ Devmetü'l-Cendelmelîkinin¸ Mısır lideri Mukavkıs'ın¸ İran kralı Kisrâ'nın hediyeleri bunun başında gelir. Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ kendisine gelen hediyelere mutlaka karşılık verirdi. Uluslararası düzeyde yöneticiler arasındaki bu hediyeleşmenin tesirleri muhakkak¸ ülkeler arasında iyi dostluk ilişkilerinin sürmesinde¸ uluslararası her türlü güzel ilişkilerin temellerinin atılmasında mutlaka müsbet yönde gelişmelere yol açacaktır. Hz. Ayşe annemiz anlatıyor: "Ya Rasûlallah! İki komşum var. Hangisine hediye vereyim¸ diye sordum. Kapısı sana daha yakın olana ver"[8]buyurdu. Bu rivâyetin gereği olarak¸ bugün Anadolu'da komşular ekmek veya yemek yaptıkları zaman birbirlerine ikram ederler. Şüphesiz bu hediyeleşme karşılıksız olmasına rağmen¸ hediye alan kimse de komşusundan gelen kabı¸ boş göndermemeye dikkat eder. Bütün bunlar İslâm ahlâkının güzelliklerindendir. Böyle bir haslet¸ hediye gönderen tarafın¸ gönderilene bir güven mesajı içermekte¸ âdetâ uzatılan bir zeytin dalı anlamı ifade etmektedir. Öyleyse böyle bir yaklaşıma¸ benzeri bir şekilde mukabele etmek gerekir.


El-Latif¸ Herşeyin İnceliklerini ve İç Yüzünü Bilmek


Diğer taraftan Yüce Allah'ın Kur'an-ı Kerim'de geçen el-Latîf ismi el-Habîr ismiyle birlikte kullanıldığı zaman "herşeyin inceliklerini¸ iç yüzünü bilmek" anlamı taşır. Bununla ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'de birçok âyet vardır. Nitekim insanın tasavvur¸ tahayyül ve idrâkinin sınırlı olmasından dolayı¸ bu dünyada Yüce Allah'ı görmesi mümkün değildir. Bu dünyada insan Allah'ın varlığını ve birliğini kavrayabilir ama O'nun mâhiyetini kavrayamaz. Allah'ın zatını gözle görmek ve mâhiyetininhakîkatini kavramak âhirette olacaktır. Bu sebeple Kur'an-ı Kerim'de¸"Gözler O'nu idrâk edemez ama O¸ gözleri idrâk eder."âyetinin hemen akabinde¸ "O¸ LatîfHabîr" vasfıyla nitelendirilir.[9] Varlığa nüfuz edenin ve her şeyden haberdar olanın ancak Allah olduğu belirtilir. O¸ gizliyi da açığı da en berrak bir şekilde bilir.


Yine bir âyette Hz. Lokman (a.s.)'ın oğluna yaptığı öğütlerde¸ hardal tanesi ağırlığında birşey bir kayanın içinde¸ göklerde ya da yerin içinde bile olsa yapılan bir amelin karşılığının zâyi edilmeyeceği¸ mutlaka Allah tarafından verileceği anlatılırken¸ Allah'ın latîf ve habîr olduğuna dikkatlerimiz çekilir.[10] Bu şu demektir: Her amelin değeri Allah tarafından takdir edilecektir. Gizliliklere nüfuz eden ancak O'dur mesajı verilir ki¸ burada hem Yüce Allah'ın gücü¸ kudreti ve hem de adaleti¸ ihsânı dile getirilmiş olur. Yani O¸ her şeyden haberdardır. İnsan ona göre iş yapmalı ve O'ndan asla ümit kesmemelidir. Burada hem havf/korku ve hem de recâ/ümit vardır. Zaten Müslümandan istenen de bu iki duygu ile hareket etmek suretiyle davranışlarına yön vermesidir.


  Kur'an-ı Kerim'de Yüce Allah¸ ümmühâtü'l-mü'minîn olan annelerimize hitaben¸ dinin emir ve yasaklarına herkesten daha fazla onların ihtimam göstermesini istediği bir âyette¸ latîf ve habîr olduğunu bildirmektedir.[11] Kur'an'a göre "ehl-i beyt/Peygamberimizin ev halkı" bütün Müslümanlar için model bir aile örneğidir. Bu sebeple âyette¸ bütün ümmete örnek oluşturma açısından¸ Allah'ın dinini yaşama konusunda gerekli hassasiyetleri göstermeleri istenirken el-latîf isminden şu sonuçlar çıkarılabilir:  Bunlardan ilki¸ dini yaşama konusunda müteyakkız olunuz¸ ikincisi¸ vahyin şereflendirdiği bir aile olmanın ilâhî lütuf olduğunu asla unutmayınız.


 Bir Müslümanın inancına göre Allah (c.c.)¸ gizli ve açık her şeyi bilir. Bu sebeple¸  bir başka âyette de Yüce Allah'ın gizli ve açık her türlü söze muttali olduğu¸ hatta gönüllerden geçeni bile bildiği hatırlatılır. Çünkü insanı¸ O yaratmıştır; "Yaratan bilmez mi? O¸ en gizli şeyleri bilir¸ (her şeyden) hakkıyla haberdardır:"[12] O halde insan¸ yalnız ve kimsesiz olmadığını bilmeli¸ Allah'ın kendisine şahdamarından daha yakın olduğu inancıyla hareket edip¸ ne konuştuğuna ve içinden ne geçirdiğine dikkat etmelidir. Çünkü Yüce Allah el-Latîf ismiyle her şeye nüfuz eder¸ her şeyden haberdar olur. O'nun için gizli¸ kapaklı bir şey söz konusu değildir. O¸ karanlık bir gecede kara taşın üzerinde yürüyen kara karıncadan haberdardır.  İşte buna göre her Müslüman kendisini disipline etmeli¸ Allah'ın her an hâzır ve nâzır olduğunu bilmelidir.


Hâsılı¸ Yüce Allah'ın el-Latîf isminden kullarının çıkaracağı birçok ahlâkî sonuç vardır. O¸ nasıl ki¸ kullarına merhametli ve yumuşak davranıyorsa¸ kendisine isyan edenleri hemen cezalandırmıyor¸ belki tevbe ederler¸ pişman olurlar diye süre veriyorsa¸ insan da çevresindeki varlıklara merhametli ve yumuşak davranmalıdır. Özellikle insanları İslâm'a davet ederken¸ bu konuda "rıfk"lamuâmele etmeyi asla ertelememelidir. İnsanların gönüllerini kazanmanın yolu¸ yumuşak bir dil kullanmaktan geçer. Türkçemizde "Tatlı dil¸ yılanı deliğinden çıkarır." diye bir söz vardır. Bunun için söylenmiştir. "Ehl-i dil" olmanın yolu¸ gönül dilini kullanmayı gerektirir. Kabalık¸ nezâketsizlik ve katı yüreklilik Müslüman ahlâkına sığmaz. Müslüman'ın hem dilinde ve hem de davranışlarında letâfet olmalıdır. Bir de işin ince ve gizli noktalarını Cenâb-ı Hak bildiği için¸ el-Latîf ismi¸ gönüllere bir jandarma gibi dikilmelidir. Kalbimizde Yüce Allah'ın sevmediği bâtınî hastalıklar (gıybet¸ haset¸ fesat¸ laf taşımak v.b.) tamamen çıkarılıp atılmalıdır. Zihnimizi kötülüklerden temizlersek¸ bedenimiz de temiz olur. Çünkü Allah¸ temizdir¸ temizlenenleri sever. Zihninde ilâhîmurâkabe altında olduğunu her an diri tutan bir Müslüman¸ Allah'la birlikte yaşamayı kendisine ilke edinir. O'nun el-Latîf isminin hayatında tecellî ettiğine inanan bir Müslüman¸  yeryüzünde iyiliklerin temsilcisi ve kötülüklerin de engelleyicisi olur.


Yüce Allah'ın el-Latif isminden istifade etmek dileğiyle!…


 


 


 


 






[1]İbnManzûr¸ Lisânü'l-Arab¸ XI¸ 228.



[2] Bkz. İsfehânî¸ el-Müfredât¸ s. 679.



[3] 42/Şûr⸠19.



[4] 32/Secde¸ 13.



[5] 12/Yûsuf¸ 100. Ayrıca bakınız. 22/Hac¸ 63.



[6]İsfehânî¸ el-Müfredât¸ s. 680.



[7]Zebîdî¸ Tecriîd Tercümesi¸ VIII¸ 26.



[8]Buhârî¸ "Şuf'a" 3; "Hibe" 16; "Edeb" 32.



[9] 6/En'âm¸ 103.



[10] 31/Lokmân¸ 16.



[11] 33/Ahzâb¸ 34.



[12] 67/Mülk¸ 13-14.

Sayfayı Paylaş