ŞÜKÜR MAKAMI

Somuncu Baba

"Şükür¸ mecaz yolu ile Allah hakkında da kullanılır. Allah'ın şekûr olması¸ kullarının
az ameline çok sevap vermesidir. Bu nedenle Araplar¸ verilen otun azlığına rağmen
semizliğini fazla gösteren hayvana¸ "şekûr hayvan" tabirini kullanırlar."

Şükür¸ yapılan iyiliği anarak makbule geçtiğini dile getirmek¸ bu iyiliği yapanı övmek¸ nankör olmamak¸ sahip olunan nimetlerin kıymetini bilmek¸ nimet vereni itiraf¸ Hakk'ın rubûbiyyetini ikrâr ve senâ anlamlarına gelmektedir.[1] İrfan ehli nazarında şükrün hakikati¸ nimetin onu veren ta­rafından geldiğini tevâzu ile itiraf etmek¸ onun tarafından geldi­ği gerçeğini alçak gönüllülükle kabul etmektir. Gerçek şükür¸ Hakk'ın insanlara bahşetmiş olduğu nimetlerin cinsinden¸ başkalarını da faydalandırmaktır.[2]


Hak'tan gelen nimetler¸ bâtinî ve zâhirî şeklinde ikiye ayrılabilir. Mun'im'i bilip ikrâr etmek¸ bu nimetlerin zevâlini/yok olup gitmelerini de önler. Aksi durumda zâhirî nimet kıtlığa¸ bâtinî nimet olarak nitelendirilen rahmet ise zahmete dönüşecektir. Bu tarzda yerine getirilmesi gereken şükür¸ herkes tarafından yapılamadığı için Cenâb-ı Hak Kur'ận-ı Kerim'inde; “Kullarım içinde hakkıyla şükreden azdır."[3] buyurmuştur.


Kur'an ve Sünnette Şükür


Kur'ân¸ insanlara Allah tarafından bahşedilen nimetlerin sadece ­bir lütuf değil¸ aynı zamanda bir sınama aracı olduğunu da belirtir. Bu yüzden insanlara yönelik müjde ve uyarılar¸ onların ahlâkî davranışlarıyla bağlantılı verilerdir. Bunlarda¸ cezanın terbiye edici¸ mükâfatın da teşvik edici rolü vardır. Kur'ân¸ "âfetli bahçe"[4] örneği ile Allah'ın verdiği nimetlere nankörlük eden insanların¸ bir gün o nimetlerden nasıl mahrum kalabileceklerini açıklamaktadır. Kur'ân¸ nankör ve azgın kimseyi¸ haksız ve ahlâksız davranışların odak ismi olarak gösterir.[5] Nankör insanın yapısındaki temel öğeler¸ "Allah'ı hesaba katmadan hareket etmek¸ haktan sapmak¸ haddi aşmak ve başkalarına tepeden bakmaktır." Bu davranışların ardında¸ Yaratıcıyı hiçe sayma veya O'nu hiç tanımama tavrı vardır.


Yaşamak¸ insana Allah tarafından bahşedilmiş bir haktır. Hayatın acı ve tatlı yanları¸ bolluk ve darlık anları vardır¸ ama onun yerilecek tarafı yoktur. İnsanın görevi elinden geldiği kadar hayatı doğru yaşamak¸ onu daha ahlâklı ve anlamlı hale getirmektir. Allah'ın nankörce davrananları musibete uğratmasının hikmeti¸ bilmeye ve anlamaya yatkın olan insanları dünyada uyarmak¸ âhirette de daha büyük tehlikelerden korumaktır. Günlük hayatımızda mânevî ve sosyal huzursuzluğun hastalık derecesine ulaşmasının temel nedeni¸ iman ve bilgiden doğan sorumluluklarımızı unutmamızdır. Şâyet toplum hayatında huzuru sağlayan değerlerle çatışmaya girilirse¸ kişi ve toplum hayatına kaos hâkim olur ve hayatın düzeni bozulur.[6] Hayatı doğru anlamayı sağlayan değerler ilim¸ idrak¸ iman ve ahlâktır. Onu doğru yaşamanın ilk şartı da Kur'ân mesajına kulak vermektir.[7]


Kur'ận'ın tebliğcisi olan Hz. Peygamber (s.a.v.) bunun en güzel örneğidir. Bir gün Atâ b. (Ebi) Rabah¸ Ubeyd b. Âmir ile birlikte Hz. Âişe (r.anhâ)'ın yanına gittiklerini¸ kendilerine Peygamberden (s.a.v.) gördüğü en şaşılacak şeyi nakletmesini istediklerini rivâyet eder. Bu soru karşısında Hz. Âişe vâlidemiz şu cevabı verir: "Hangi hâli yok ki şaşırılmasın. Meselâ bir gece benimle yatağa girdi… Bir müddet sonra:


– Ey Ebubekr'in kızı! Bana izin ver de Rabbime ibadet edeyim¸ dedi. Ben de:


– Senin Hakk'a yakın olmanı severim¸ dedim. Abdest aldı¸ sonra namaza başladı. Ayakta¸ ağlarken yaşları göğsüne dökülüyor¸ rükû ve secdede de hep ağlıyordu. Bu hâl¸ Bilal sabah ezanını okuyuncaya kadar devam etti. Kendisine:


– Ey Allah'ın Rasûlü! Allah Teâlâ senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladığı halde¸ seni ağlatan nedir¸ diye sordum. O da:


– Ben nasıl¸ Allah'ın şükreden bir kulu olmayayım ve niçin ağlamayayım; göklerin ve yerin yaradılışını düşünmeyeyim ki¸ Cenâb-ı Hak ‘Şüphesiz göklerin ve yerin yaradılışında¸ gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde¸ insanlara yarar şeyleri denize akıtıp taşıyan o gemilerde Allah'ın yukarıdan indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda¸ deprenen her hayvanı orada üretip yaymasında¸ gökle yer arasında Hakk'ın emrine boyun eğmiş olan rüzgârları ve bulutlan evirip çevirmesinde¸ akıl ve düşünen bir kavim için nice âyetler (Allah'ın varlığına¸ birliğine ve kudretinin sonsuzluğuna delâlet eden birçok alâmetler) vardır'[8] âyetini bana indirdi¸ buyurdu.[9]


Allah'ın Kendisini eş-Şekûr İsmiyle Vasfetmesi


Şükür¸ mecaz yolu ile Allah hakkında da kullanılır. Allah'ın şekûr olması¸ kullarının az ameline çok sevap vermesidir.[10] Bu nedenle Araplar¸ verilen otun azlığına rağmen semizliğini fazla gösteren hayvana¸ "şekûr hayvan" tabirini kullanırlar.[11]


Allah şükrün karşılığını yine şükür olarak isimlendir­miştir. Tıpkı “kötülüğe karşılık aynı kötülük vardır” âyetinde kötülüğün kötülükle karşılık bulması gibi. Nimet aslında Hakk'ın bir ihsanıdır¸ ihsanda bulunan¸ bu fi­ilinden dolayı övülmeye lâyıktır¸ övülmeyi hak etmiştir¸ işte ku­lun kendisine ihsanda bulunan Rabbini övmesi şükür ifadesidir. Hakk'ın şükrü ise ihsanı dolayısıyla kendisini öven kulunu bu davranışından dolayı övmesidir. Kulun ihsanı Allah'a itaat göster­mesi¸ Hakk'ın ihsanı ise nimetlerini kuluna bahşetmesidir. Esas­ta kulun şükretmesi Rabbinin nimetlerini dil ile söylemek ve kalp ile ikrâr etmektir.[12]


Şükrün Mertebeleri


Câhidî Ahmet Efendi (ö.1070/1660)¸ şükrü üç mertebede incelemektedir:


Birinci mertebe¸ kişinin hoş/faydalı olan her şeyi kabul etmesidir. Bu noktada Allah'a inanan ile inanmayan arasında hiçbir fark yoktur. Allah¸ halka verdiği nimetlerini ihsanından saymıştır.


İkinci mertebe¸ nefsimizin hoşlanmadığı şeylere şükretmektir. Kişinin nefsine ağır gelen şeyleri ve başına gelen belâları gizlemesi¸ bunlara râzı olması ve şikâyetini kimseye söylemeyerek şükür makamına kavuşabilmesidir.


Üçüncü mertebe¸ nimeti vereni bilmek¸ O'nu tanıyarak nimetlerini itiraf etmektir. Bu durumda kişi¸ her bir nimete kavuştuğu an¸ nimet sahibini müşâhede eder.[13]


Câhidî Ahmet Efendi¸ öncelikle Allah'ın her nimetini herkes için bir şükür vesilesi sayması ve insanlar arasında ayırım yapmadan¸ sadece nimetin farkında olmanın da şükür sayıldığını söylemesi¸ Allah ile kul arasındaki yakınlığa işaret bakımından önemlidir. Yine¸ nefsin hoşlanmadığı şeylere katlanmanın da şükür olduğunu ifade etmesi dikkat çekicidir. Câhidî'nin şükür konusundaki değerlendirmelerini esasen üç başlık altında özetlemek mümkündür: Biricisi "ihsana şükür"¸ ikincisi "belâlara şükür" ve üçüncüsü "bütün bunları veren Allah'a şükür". Şükür kulun varlık ậleminde yaratıcı karşısında boyun eğerek¸ O'nun büyüklüğünü ve cömertliğini bütün benliği ile idrak etmektedir.[14]


Buna göre şükür üç dereceye ayrılır: Allah'ın verdiği nimete şükür¸ vermediği nimete şükür¸ şükredebilmeye şükür. Sıradan bir kişinin¸ bir nimeti aldığında şükrettiği zaman takdire şayan görülmesine karşın¸ sûfi¸ dileği gerçekleşmediğinde veya umudu kırıldığında da şükretmelidir.


Şakîk-ı Belhî  (ö.194/809) hac esnasında İbrahim b. Edhem (ö.161/777) ile karşılaşır¸ kendisine¸ geçimini nasıl temin ettiğini sorar. İbrahim b. Edhem;


"Elime bir şey geçince şükrediyor¸ geçmezse sabrediyorum." deyince Şakîk-ı Belhî¸


"Belh köpeklerinin de yaptığı budur. Buldukları vakit riâyetkậr olur¸ bulamadıkları zaman sabrederler." der. Bunun üzerine aynı şeyi İbrahim b. Edhem¸ Şakîk'e sorar Şakîk¸


"Bulduğumuzda dağıtırız bulamadığımızda şükrederiz." cevabını verir.[15]


Bu menkabe¸ her şeyden mahrum olduklarında bile şükredenlerin yüksek mertebesini açıkça göstermektedir. Bu¸ İslam düşüncesinde sabrın sembolü kabul edilen Eyyüb (a.s.)'ın duasını hatırlatmaktadır: "Rab verdi¸ Rab aldı; hamd olsun Rabbe."[16] Çünkü sadece dikenlerine rağmen gül için şükretmek yetmez; ortada gül olmadığında da şükretmek lazım.[17]


Şâkir ile Şekûr Arasındaki Fark


Nimete şükreden kişi tasavvuf geleneğinde durumuna göre şâkir ve şekûr isimlerinden birini alır.


Şâkir mevcut olana¸ şekûr mefkûd (kaybedilmiş) olana şükredendir;


Şâkir menfaat gördüğü şeye¸ şekûr men edildiği şeye şükredendir.


Şâkir atâ ve ihsâna şükreder¸ şekûr belâya şükreder.


Şâkir kendisine bol bol harcandığında¸ şekûr nimetin gelmesinin uzayıp bir türlü gelmemesinde şükredendir.


Dolayısıyla insanlar içinde şâkir olanlar çoktur. Ama şekûr olanlar azdır. “Kullarımdan şekûr olan­lar azdır." âyeti bunu ifade etmektedir.[18]


Özetle¸ Müslümanın hayatında şükür ve kulluk Allah içindir. Akıllı olan hem yer hem de bağışlar. Aklı başında olan insan¸ dünya işlerinden¸ ne kazandığına sevinir ne de yitirdiğine üzülür.[19] Şükür nimeti artırır¸ şükürsüzlük onu elden çıkarır. Şükürle nimet sonsuzlaşır¸ nimet zeval bulmaz.[20]


 


 


 





[1] Herevî¸ Menâzilü's-sâirîn¸ s. 231; Cürcậnî¸ Kitậbü't-Ta'rifật¸ s. 128.


[2] Eraydın¸ Tasavvuf ve Tarikatlar¸ s. 168.



[3] 34/Sebe'¸ 13¸



[4] 68/Kalem¸ 17-33.



[5] Bkz. 96/Alak¸ 6-7.



[6] 30/Rûm¸ 41.



[7] Yıldız¸ Hayatı Doğru Yaşamak¸ s. 101-103.



[8] 2/Bakara¸ 164.



[9] El-Fậrisî¸ el-İhsận fî takrîbi Sahihi İbn Hibbận¸ c. II¸ s. 9; el-Kuşeyrî¸ er-Risậle¸ s. 173.



[10] Komisyon¸ el-Mu'cemu'l-vasît¸ s. 490.



[11] El-Cürcânî¸ et-Ta'rîfât¸ s.128; Yazır¸ Hak Dini Kur'an Dili¸ c. VI¸ s. 3953.



[12] Gürer¸ Abdülkâdir Geylânî¸ s. 214.



[13] Câhidî¸ Kitâbü'n-Nasîha¸ vr. 103a-103b.



[14] Kızıler¸ Câhidî Ahmed Efendi¸ s. 216-217.



[15] İbn Hallikân¸ Vefeyâtü'l-A'yân c.  I¸ s. 32; Attâr¸ Tezkiretü'l-Evliy⸠s. 266; Molla Câmî¸ Nefahât¸ s. 173-174.



[16] Schimmel¸ İslâm'ın Mistik Boyutları¸ s. 131-132.



[17] Özelsel¸ Kalbe Yolculuk¸ s.140.



[18] Kuşeyrî¸ er-Risậle¸ s. 175.



[19] Sadî¸ Bostan¸ s. 79.



[20] Sadî¸ Bostan¸ s. 65.

Sayfayı Paylaş