ŞEHRİ VARLIKLARIYLA TAÇLANDIRANLAR

Somuncu Baba

"Şeyh Hamid-i Velî: Ali Dağının dibinde¸ Akçakaya Köyünde doğup kendini
yetiştiren bir büyük gönül sultanı. Ekmek pişirerek geçimini sağladığı için halk
arasında "Somuncu Baba" diye tanınıyor."

Hani dedik ya 'Kayseri ilim adamların tercih ettiği bir şehirdir'¸ diye. Bir şehir bu adı alır da¸ bunun için gelip burada kalan âlim bulunmaz mı¸ bunun numunesi olmaz mı? Elbette vardır. Bir gün evimin yakınında bulunan Seyyid Burhaneddin'in türbesi önünde durdum¸ saatlerce kendi kendime hep bu isim muhasebesi içinde yorulup kaldım: Bu mübarek zat¸ 8 bin km. öteden ne diye kalkıp Kayseri'ye gelmiş? Mesele Mevlâna'yı yetiştirmeyle sınırlı olsaydı¸ Konya'da kalırdı¸ oraya yerleşir orada ölmeyi isterdi. Hayır¸ öyle yapmamış¸ Mevlâna'ya dersini ve ders sonrası ödevini vermiş dönüp bu şehre gelmiş. Keza¸ Zeynel Abidin de öyle değil mi? Kimine göre¸ Hz. Ali'nin torunu kimine göre¸ Kadı Burhaneddin'in taht varisi. Öyle ya da böyle¸ bugün şehrin merkezinde bir türbe var ve burada bu adla bir mübarek insan yatmaktadır. Medine'den gelmiş olabilir¸ Sivas'ta doğup Kayseri'yi ilim beldesi olduğu için tercih etmiş olabilir her halükârda bu şehrin itibarına kendi şahsiyetinden bir şeyler katan bir büyük insan. Şeyh Camii dediğimiz o küçücük caminin hemen bitişiğindeki türbede yatan İbrahim Tennurî Hazretleri sıradan bir isim midir? Sivas'ta sarraflık yapan bir babanın zenginliğini bir kenara bırakarak¸ gelip Kayseri'de ilim ve edep dersi veriyor. Fatih'in hocası Akşemsedin'in halifesi olup Bayramiye Tarikatını Kayseri'de halkın irfan meclisine kazandıran bir isim oluyor. Üstelik Akşemseddin'le birlikte İstanbul'un fethine katılan ve yazdığı “Gülzar-ı Manevi”yi Fatih Sultan Mehmed'e armağan eden bir şairdir.[1]


Sanatçının İdrak ve İrade Gücü


Tefekkür kapısını bu büyük isimlere doğru açtınız mı¸ kabirleri burada olmasa da daha nice isimler geliyor aklınıza: Mesela¸ Davud-ı Kayserî'yi nasıl unutabilirsiniz¸ bu mümkün mü? Bu şehirde doğmuş¸ eğitimi tamamlamak için Mısır'a gitmiş¸ kendini yetiştirdikten sonra¸ kariyerinin farkına varan Osmanlı Sultanı Orhan Gazi¸ onu İznik'e çağırarak¸ kendi devletinin eğitim sistemini onun mübarek elleriyle şekillendirmek için emaneti ona bırakmış. Bir Kayserili¸ bir cihan imparatorluğunun ilim müesseselerine şekil ve muhteva veriyor. Kayseri için küçük bir mesele mi bu? Kayseri'de doğmuş¸ burada yetişmiş¸ çocukluğunda hacca oradan Mısır'a gidip eğitimi tamamlayan ve 19 yaşında gelip şehrine kadı olan¸ daha sonra kendi adına devlet kuran Kadı Burhaneddin Ahmed'i düşünmemek mümkün mü? O kadı ki¸ Osmanlı'nın edebiyatta ilk Divan'ını oluşturma şerefine eren bir büyük şair. Yine aynı şekilde Sinan!.. O da¸ imparatorluğun sanattaki seviyesini belirleyen bir büyük deha… Bir köy çocuğu¸ köyünden saraya devşirme yoluyla gidiyor. Orada¸ “Ser Mimaran-ı Hassa (Osmanlı'nın Başmimarı)”lık gibi bir koltuğa oturmayı başarıyor. Sonra da¸ Hıristiyan bir aileden gelmiş olmasına rağmen¸ Müslümanlaşmasının şuuru ve dikkatiyle hatta iddiasıyla Selimiye'yi inşa sebebini açıklarken;  “Kefer-i fecerenin mimar geçinenleri¸ Ayasofya'nın kubbesinden daha büyük kubbeyi¸ Müslüman sanatçılar inşa edemezler¸ sözü benim yüreğime dert oldu. Onun için Selimiye'nin kubbesini altı zira daha yüksek¸ dört zira daha derin yaptım.”[2] diyerek Hıristiyanlara Müslüman sanatçının idrak ve irade gücünün tarihî dersini en güzel bir şekilde verebiliyor! Yine aynı şekilde Şeyh Hamid-i Velî: Ali Dağının dibinde¸ Akçakaya Köyünde doğup kendini yetiştiren bir büyük gönül sultanı. Ekmek pişirerek geçimini sağladığı için halk arasında “Somuncu Baba” diye tanınıyor. Yıldırım Bayezid'in Niğbolu zaferinden sonra bu zaferin şükranesi olarak Bursa'ya yaptırdığı Ulu Cami'nin açılışında ilk hutbeyi okuyor. Kayseri'ye dönüyor ve irşat görevine başlıyor. Bu sırada¸ Ankara'da Numan adında bir müderris'in ünü sarmıştır Anadolu'yu. Ancak¸ Somuncu Baba ondan önde bir büyüktür. Numan'ı Kayseri'ye çağırıyor¸ davet üzerine¸ Kayseri'ye Somuncu Baba'yı ziyarete geliyor. Burada bir süre birlikte irşat görevini sürdürüyorlar. Sonra birlikte Şam'a ve oradan hacca gidiyorlar. Hacı Bayram Velî'nin asıl adı Numan'dır. Kayseri'ye geldiklerinde bayram günüdür. Bu buluşmayı da bayram sevinciyle karşılarlar ve burada Numan'ın adı Bayram'a dönüşür. Ders görevinden Somuncu Baba'nın işaretiyle irşat görevine geçerek Bayramiye tarikatını kuruyor. Ankara'nın manevî fatihi olarak orada yaşıyor ve ölüyor. Somuncu Baba da Kayseri'ye bağlanıp kalmıyor. Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde irşadını sürdürüyor ve sonunda Darende'de vefat ediyor ve orada defnediliyor. Bugün Somuncu Baba dendiği zaman akla gelen şehir Kayseri'dir… Çünkü ilim ve irfan bereketini burada almış ve buradan Anadolu'ya yaymıştır.[3]


Sadece bunlar mı? Elbette ki değil: Son devir Mevlevî Şeyhi Ahmet Remzi Dede'yi ihmal ederseniz¸ Mevleviliğe vefanızı terk etmiş olursunuz. Yıllarca Osmanlı İmparatorluğunda Mevlevî şeyhi olarak Genç Cumhuriyet döneminde Atatürk'ün özel ilgisiyle kütüphaneci olarak hizmet vermiş¸ yaşlanıp Rabbine kavuşacağını anlayınca memleketine gelmiş¸ ruhunu sahibine teslim ederken bedenini de Seyyid Burhaneddin türbesinin girişine bırakmış. Ahmet Remzi Dede'nin müridi ve yakın dostu¸ Yanan Dede. Bir Hıristiyan ailenin çocuğu olarak doğup 13 yaşında Mevlânâ'ya bağlanan tam 40 yıl Müslümanlığını gizleyerek yaşayıp sonra ifşa edilince evinden atılan Mehmet Abdülkadir Keçeoğlu'nu (Yanan Dede) ihmal etmek¸ Allah ve Peygamber aşkıyla gözyaşı döken bir iman abidesine vefasızlık olmaz mı? “Gönül hûn oldu şevkinden¸ boyandım Yâ Rasûlallah” diyerek Türkçe'nin en muhteşem Nât'ını yazan¸ bu mübarek insan Kayseri'den kopmadan yaşamış ve İstanbul'da Hakk'ın rahmetine kavuşmuş. Onun ibretlerle dolu hayatı¸ inanmış insanların neleri göğüslemesi gereken bir ev ödevi gibidir bize…


İnşa Edici Ve Yüceltici Şahsiyetler


Dikkat ettiniz mi bilmem; Osmanlı'nın ilimde Davud-ı Kayseri¸ edebiyatta Kadı Burhaneddin¸ sanatta Mimar Sinan ve tasavvufta Somuncu Baba belirleyici¸ inşa edici ve yüceltici ilk hareketi veren isimleri olarak çıkıyor ortaya…


Bugün itibarlı şehirlerin hemen tamamı¸ kendi toprağından çıkan böyle burç isimlerin itibar kredilerini kullanarak kendilerine referans imtiyazı sağlarlar.


Sanırım¸ bu fazilet pınarlarından beslenen Kayseri'nin eski yaşlıları¸ bugünkü gibi dünyaya dört elle sarılmamışlar ve hatta yaşları 63'ün üzerine çıktığında¸  kendilerinden yaşını soranlara¸ cevap vermemeye özen göstermişlerdir. Bunu¸ Ahmet Yesevî Hazretlerinin¸ bu yaştan sonra kendisine yaşanacak yer olarak mezar şeklinde toprak altında bir mekân hazırlamasının uyarıcı işaretine bağlarlar. Bu mübarek insan¸ "Allah'ın Sevgili Kulu¸ Peygamber'i¸ Hz. Muhammed (s.a.v.) dünya hayatını 63 yıl tasarruf etmiştir. Bu yaştan sonraki ömür bizim için lüks olur.” diyerek sade bir hayat yaşamıştır. Bir gün bir yaşlı zata bunu sordum: “Oğlum¸ yaşım önemli değil. Allah insana şükredecek kadar ömür versin. Buna dua edin.” diyerek bana gerçek bir hayat öğüdünde bulunmuş ve aynı zamanda bir neslin hayat felsefesini ifşa etmişti.


Kayseri'den beslenenler¸ Kayseri'yi besleyenler… Bu şehrin kalite hamuruna kendi itibarlarını maya yapanlar burada yatıyor olabilirler¸ ya da buradan göçüp ama Kayserililik imtiyazıyla başka yerlerde yatıyor olabilirler. Önemli olan onların gönül pınarından beslenmeyi talep edenler bu şehirde dün olduğu gibi bugün de var mı?  Bu şehrin havasını teneffüs edenler¸ bu şehirden nemalananlar bunun bir vicdan borcu olarak düşünürlerse¸ Kayseri'nin dikkate alınmayan o saklı yüzü hayatımıza şekil verecek bir yol haritası açabilir… Bunu şehrin değil¸ bu şehirde yaşayanların ihtiyacı vardır diye düşünüyorum…


 








[1] Ali Rıza Karabulut¸  Meşhur Mutasavvıflar¸  s. 216.  Seyyid Burhaneddin Vakfı Yayını¸ Kayseri l994.



[2] Muhsin İlyas Subaşı¸ Taşla Konuşan Deha¸ s. 22 Nesil Yayınları¸ İstanbul 2004.



[3] Ali Rıza Karabulut¸ Meşhur Mutasavvıflar¸  s. lll.  Seyyid Burhaneddin Vakfı ayını¸ Kayseri 1994.

Sayfayı Paylaş