ACILAR İNSAN DOĞURUR

Somuncu Baba

"Siz benim ne çektiğimi bilemezsiniz.' dedi delikanlı başını
umutsuz bir biçimde iki yana sallayarak. Benim ne çektiğimi
bilmeniz için çektiklerimi çekmeniz gerekli. Hatta aynı dertlere
sahip olmanız yetmez¸ aynı anne ve babaya¸ aynı şartlarda
sahip olmanız gerekir."

"Bunu ancak yaşayanlar bilebilir."


Delikanlının anne ve babası böyle düşünmekte haklıydılar. 


 


Bu ailenin yaşadıklarını size tam olarak anlatabilme şansım var mı bilemiyorum. Biliyorum ki; Hiçbir acı yaşanmadan bilinemez. Başkalarının yaşayıp bize naklettikleri acılıları ne denli yürekten duyumsarsak duyumsayalım o¸ gerçeğinden çok farklı bir şeydir. Sadece aynı acıyı yaşayanlar birbirlerini anlama şansına sahiptirler. Yeryüzünde tek bir acı vardır. O da insanın tek başına yaşadığıdır. O sebeple her insan farklı acıları yaşar aynı acıyı yaşama şansı yoktur.


 


‘Siz benim ne çektiğimi bilemezsiniz.' dedi delikanlı başını umutsuz bir biçimde iki yana sallayarak. Benim ne çektiğimi bilmeniz için çektiklerimi çekmeniz gerekli. Hatta aynı dertlere sahip olmanız yetmez¸ aynı anne ve babaya¸ aynı şartlarda sahip olmanız gerekir. Dertlerinizle uğraşmak anne ve babanızla uğraşmak kadar yorucu olmayabilir. Şöyle ki; dertleriniz zaten vardır ve olduğu sürece siz onun varlığını bilirsiniz. Anneniz ve babanızla birlikte dertleriniz de varsa her gün sabah ve akşam o derdin ayrı ayrı keşfedilmiş yeni yönlerini konuşmak da zorundasınız. Unutmasanız bile sabit bir biçimde size verebileceği zarar ve acıları belli olan derdinize yeni ve hiç hesapta olmayan taze sıkıntılar ekleme beceriniz tek başınıza mümkün olmayabilir. Ama anneniz ve babanız her gün akşama kadar yeni acılar keşfederler sizin için. Akşamdan da sabaha kadar göremedikleri sıkıntıları gece bulurlar. Sabah kalktığınızda da yeni keşfedilmiş acılarınız vardır sofrada. Bunu kendi başınıza da yaşama şansı vermezler size. Konu komşu ve yakın akraba ile paylaştıkça onlar için azalan dertlerin sizin için çoğalacağının farkında değillerdir. Böylesine genişleyen bir girdap içerisinde sizi hayata bağlayan neler varsa tek tek kopmaya başlar. Her kopan şey sizin içinizde derin yaralar açarak gider.'


 


Derin bir şekilde of çekti. Sonra devam etti:


 


"İnsanın anne ve babasından rahatsızlık duyması diye bir şey olabilir mi? Oluyor¸ sakın yanlış anlamayın; sizin hayatınızda böyle bir ıstırabı yaşamanızı istemem. Ama insanlar istemediği şeyleri bazen hayatta yaşayabiliyor."


 


Delikanlının söylediği bu son cümlesi benim durumumu ne güzel özetliyordu. Evet¸ bu doğruydu. Ben hiç istemediğim halde şu anda burada bu adliye binasındaydım. Burada olmak bu gün için isteyebileceğim en son istek bile olmaması gerekirken¸ Allah belasını versin¸ bilmediğim bir sebepten ötürü işte buradaydım. Nasıl bir kusurdan dolayı burada olduğum korkusu yüreğimin derinliklerinden fırlayıp beynime kazındı ki; bu sevimli delikanlının sözlerini daha fazla dinleyemeden özür dileyerek kaygılarımı ve korkularımı da yanıma alarak dar bir alanda olta atmaya başladım.


Demek insanlar istemediği hayatı bazen yaşayabiliyorlar.


Bu şimdi bana karşı söylenmesi gerekli olan bir söz değildi. Delikanlının benim yaramı deşmek amacı taşımayan sadece kendi durumunu ifade etme gücünü taşıyan bu cümle beni zavallı ve darmadağınık bir duruma sokuyordu.


Ah annem dedim. Ta ruhumun derinliklerinden gelen bir sesle.  Onu şimdi daha iyi anlıyordum. Evimize yani babamın evine ne zaman isim ve kimlikleri belirgin olmayan¸ polis kaygısı uyandıracak iki insan gelse annemin o endişelerle dolu korkuyla ürperen sesini duyardım.


  Oğlum evimize kravatlı iki kişi geldi seni sordular. Adres ve telefon istediler. Ben de okumuşluğum yok oğlum bilmem ki deyip gönderdim.  Oğlum! Niye soruyorlar seni?


 


Bu kelimelerin içine gizlenmiş yılların korkusunu ve acısını size nasıl anlatabilirim ki?  Bu sesi sizin kulaklarınızın da mutlaka duyması gerekir. Yoksa başka türlü size anlatamam. Hem de annemden duymalısınız. Her harfi iğne gibi kalbinize ve beyninize saplanan söylenişiyle "oğlum niye soruyorlar seni?" cümlesini duymak¸ içinizde nasıl da depremler yaratır bilemezsiniz. Bu korkuyu gidermek ne denli güçtür.


 


Kendi çocuğu için korku ve acı çeken bir anneden daha çaresiz ne vardır yeryüzünde. Belki de oltaya takılmış bir balık o anneye benzeyebilir.


Benzeyebilir mi acaba?


Bence tam olarak benzemez. Ancak o balık tam olarak sudan çıkarılmış bile olsa benzemez. Ama sudan çıkarılmış fakat oltayı tutanın da elleri balığı sıkı sıkıya kavramışsa o vakit belki. Balık oltaya sadece ağzından yakalanmıştır oysa bir anne böyle bir durumda sanki binlerce oltalarla ta ciğerlerinden insafsızca çekiliyordur. Dünyada hiçbir fotoğraf¸ hiçbir resim¸ hiçbir sinema filmi ve hiçbir edebiyatçı bu acıyı tam olarak anlatamaz. Çünkü hiç kimse bir başkasının acısını tam olarak anlayamaz. Hele yasalar… Kanunların bir acıyı anlama biçimi tamamen daha farklı.


Mahkeme salonundan önce çocuklar ardından anneleri gözlerindeki yaşları dökerek çıktılar. Çocuklardan en küçüğü sessiz bir şekilde içine acıları akıtmayı beceremiyordu. Küçük dudakları titriyor¸ yüzü değişik bir şekilde gerilirken¸ burun deliklerinden istemeden derin nefesler alıyordu. Aldığı bu nefes vücudunun bilinmez bir yerinde sanki düğümlenip kalıyor¸ nefes alması daha da güçleşerek sık sık soluma gereği duyuyordu. Bakışları ve bütün hareketleri anlamsız bir biçimde adeta sudan yeni çıkmış bir balık gibi ama sessizce çırpınıyordu.


Anneler ve çocukların içlerinde birbirlerine aktardıkları çaresizliğin her devredişlerinde içlerinde nasıl korkunç uçurumlar açtığını gözbebeklerinde görebiliyordunuz. Bir annenin çocuğuyla¸ bir çocuğun annesiyle çaresizliği paylaşmasından daha büyük bir elem var mıdır yeryüzünde?


Anne sanki kurtulma ümidini kaybetmiş suda son nefesini veren bir insan gibiydi. Her şey onu boğuyordu. Çocuklarına karşı sesiz bir ümit akıp gidiyordu. Belki bu ümit onun yaşamasını sağlayan tek gerçekti. Çocukların elleri o ümitten kendine sarkıtılmış bir ip gibi sıkıca onu da tutuyordu. Bütün bu durum gece karanlığında çekilmiş bir resim gibiydi. Görünen bunlar mıydı sadece? İki çocuk ve annenin içinde kopan derin çığlığı kimseler fark etmedi. Ben bile bu çığlığın yükselişini daha fazla duymamak için midir nedir¸ bakışlarımı bir süre tavana dikerek gözlerimdeki nemi sakladım.


Ağlamanın ne denli onurlu bir davranış olduğunu o anda fark ettim. Hele sessizce ağlamak.


Bu çocuklar bizim de çaresizliklerimizi alıp götürdüler koridorlardan. Bu yalnızca onların çaresizlikleri değildi. Toplum olarak kendi çaresizliklerimizden bir bölümdü. Şimdi o çocuklar gözükmedikleri için problemler de yok kabul eden toplumsal mantığımız var. Oysa o çocuklar sıkıntılara daha içten sahiplenerek terk ettiler bu koridorları. Onlar için dışarıdaki mevsim bahar mıydı ki? Sanmıyorum. Ağaçların taze çiçekler açmasını toprağın uyanan kokusunu duymaları onlar için mümkün değildi. Onların kendi içlerinde açılan uçurumlara yuvarlanmaktan başka çareleri de yoktu. Dışarının bahar olması kuşların cıvıltıları onlara o denli uzaktı ki. Cenneti getirip avuçlarına koysanız fark edeceklerini sanmıyorum. Onlara şimdiki acılarından daha ulvi bir erdem sunulabileceğini bilmiyorum. Sunsanız bile onlar dünyanın hiçbir şeyi ile bu ıstırapları takas etmezlerdi.


Onları aile yapan bu acılardı. Kimse bunun farkında değildi.

Sayfayı Paylaş