MÂNEVÎ FEYZ TALEBİ

Somuncu Baba

Müride düşen yegâne görev¸ her nerede olursa olsun feyiz dalgalarına dâhil olduğunu bilmektir. Hayatının her anını imtihan bilinci ile geçirmek¸ anı yaşamak¸ zaman ve mekânın sorumluluklarını yerine getirmek feyiz dalgalarının çoğalmasını sağlamaktadır. Mürşidinden ilâhî feyzi talep edenler kalp gözünü açmalı¸ kalbinin derinliklerine nazar etmeli¸ kalbini mürşidin kalbine bağlamalı ve feyzin gönlüne akışını hayal etmelidir. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.) muhabbet nurlarının¸ mürşidin gönlünden müride yansımasını¸ hayat verici bir özelikteki pir n

Doğrudan Allah'tan gelen feyze "feyz-i ilâhî" denirken¸ şeyh ve müritlere¸ silsilede yer alan meşâyıh-ı kiram vasıtasıyla gelen feyze; "feyz-i isnâdî" adı verilmektedir. Tarikat ehli bu feyzi elde etmek üzere¸ silsile-i şeriflerini okuyup silsiledeki sâdâtın ruhlarına Kur'ân hediye ederler. Çünkü seven sevdiklerinin yâdını canlı tutar. Zira sevmek bir sanattır. Allah sevgisi¸ Rasûlullah'a duyulan muhabbet¸ Allah dostlarına hayranlık¸ anne ve babaya hürmet¸ evlat sevdâsı¸ kardeşlik ve ihvân muhabbeti¸ paylaşma kültürü ve fedakârlık ruhu sevginin boyutlarıdır. Sevgi sanatı bir terbiye ve eğitim ürünüdür. Yaşanabilir dünya kurmanın yolu muhabbet merkezli bir yaşam sürmekten geçmektedir. İlâhî aşka giriftar olanlar ve aşk terbiyesinden geçenler¸ maddiyat ve menfaat odaklarına dönüşmez¸ şehvet ve şöhretle tanışmaz¸ bencil ve hodbin ruha bürünmezler. İşte feyiz denen ulvi bereket¸ muhabbetin sahilsiz enginliklerine ulaşanlara nasip olmaktadır.


Feyze Mazhar Olmak


Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (k.s.)'ye göre ihlas¸ edep ve muhabbet feyiz elde etmenin üç temel şartıdır. Tarikat eğitiminin gayesi müridi ihlâsa büründürmek¸ edebi şiar edindirmek ve muhabbet ehli olmasını sağlamaktır. Böylesi bir kıvama erenler ilâhî feyze mazhar olur¸ mürşidin iltifatına erer¸ kalbî duyarlılığı elde eder. Mürit¸ şeyhini kemal ehli görür¸ şeyhinin suretinde tecellî eden Hak nuruna müştak olur. Müridi mürşide bende kılan onun şekli veya şemâili değil¸ onun suretinde tezahür eden ilâhî nurdur. Şeyhin alnında beliren secde izi¸ hal ve hareketlerinde görülen sünnet ölçüsü¸ hüküm ve kararlarındaki feraset¸ bakışlarındaki basîret ve sohbetlerindeki ilmî derinlik kendilerine saygı duyulması¸ biat edilmesi¸ sevgi beslenmesini sağlayan temel ölçütlerdir. Müridin mürşidine sevgisi onu kör ve sağır eder.


Muhabbet¸ müridin bâtınından mürşidin içine akan¸ mânevî bir nehirdir. Mürit onun sayesinde mürşidinden devamlı olarak feyz alabilme imkânını elde eder. Bu mânevî nehrin ve feyzin genişliği¸ müritteki muhabbetin az veya çokluğuna bağlıdır. Çünkü bazen muhabbetin coşması ve artması anında o mânevî nehir¸ deniz gibi olup müridin kalbi¸ mürşidin tarafına teveccüh eder. Allah dostlarının gözünden uzak olmak¸ Hakk'ın gözünden düşmeğe sebep olur.Diğer yandan mürşidin huzurunda gafletten uzak durmak ve vukûf-ı kalbîyi muhâfaza etmek kişiyi feyze mazhar kılar. Kalbini mürşidinin kalbine muhabbet ile bağlayanlar¸ şeyhinin ruh dehlizine erip kalbî derinliklerine vasıl olanlar¸ şeyhinin iltifatlarına mazhar olurlar. Tüm yeryüzüne yansıyan güneş ışınları gibi mürşidin feyiz şuaları da müridin tüm iç katmanlarına sirayet eder. Mürşidin nazar-ı iltifâtı müridin talebine bağlıdır. Maksadına erişip hakîkati bulanlar ancak arayanlardır. Şeyhinin kemâlini idrak eden müridin şeyhini emsalsiz olarak görmesi¸mürşidinin kendisini Allah ve Resulüne bende kılmak için mücadele ettiğini bilmesi gerekmektedir.


Tecellî Feyzi


Müride düşen yegâne görev¸ her nerede olursa olsun feyiz dalgalarına dâhil olduğunu bilmektir. Hayatının her anını imtihan bilinci ile geçirmek¸ anı yaşamak¸ zaman ve mekânın sorumluluklarını yerine getirmek feyiz dalgalarının çoğalmasını sağlamaktadır. Mürşidinden ilâhî feyzi talep edenler kalp gözünü açmalı¸ kalbinin derinliklerine nazar etmeli¸ kalbini mürşidin kalbine bağlamalı ve feyzin gönlüne akışını hayal etmelidir. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.) muhabbet nurlarının¸ mürşidin gönlünden müride yansımasını¸ hayat verici bir özelikteki pir nazarı olduğunu şu şekilde ifade eder:


 


Feyz-i nazarı pîr-i meyin eyledi ihyâ


Doldu dil-i dîvâneyeenvâr-ı muhabbet


 


 


İlâhî feyizlerin akışı her an Allah'ı zikre ve O'ndan aslâ gâfil olmamaya bağlıdır. Feyzin tadına varanların kalp sızısı güçlü¸ niyaz ve yakarışları kesintisiz¸ muhabbetleri doludizgindir.


Bir çeşmenin başına


Bir testiyi koysalar¸


Kırk yıl anda durursa


Kendi dolası değil


diyen Yunus Emre¸ hakîkat çeşmesinden kalp testimizi doldurabilmek için harekete koyulmak¸ gayreti elden bırakmamak¸ bekleyip durmayı değil harekete geçmeyi tavsiye etmektedir.


Âşık oldum erene ermek ile


Hakkı buldum ben eri bulmak ile


Haktan imiş cânlara cümle nasip


Olmaz imiş Kâ'be'ye varmak ile


Bir göl idim kıldı erenler nazar


Deniz oldum dört yana ırmak ile


diye tekrar seslenen Yunus Emre¸ erenlerin nazarı ile katrenin deryaya vasıl olduğundan bahsetmektedir.


Tasavvufî terbiye açısından mürşidin müride tesir halkasını¸ müridin şeyhinden istifade boyutunu feyiz dalgası olarak değerlendirdikten sonra feyiz anlayışının varlık boyutuna da dikkat çekerek makalemizi özetlemek istiyorum. "Birden bir çıkar" anlayışı gereğince "Kuntu kenzenmahfiyyen"¸ "Mutlak gayb"¸ "Enkeru'n-Nekerât"¸ "Amâ'¸ "Ehadiyyet" ve "Lâ Taayyun" mertebesi ile ifade edilen ilâhî zâtınzâtatecellîsi sonucu Hakîkat-i Muhammediyyevücûda gelir. Gerçekleşen bu tecellîye "feyz-i akdes" denir. Nûr-i Muhammedî mertebesinde ilâhî isim ve sıfatların mücmel/toptan tecellî etmesine feyz-i akdes denir. Bir sonraki varlık mertebesi olan "a'yân-ı sâbite"deki ilâhî isim ve sıfatların şehâdet âlemine/görünen âleme ayrı ayrı tecellî etmesine "feyz-i mukaddes" adı verilir. Buna göre varlıkların zuhûr etmesi ancak Allah'ın tecellî feyziyle mümkün olmaktadır. Feyzin gelip gidişi¸ sürekli olarak yenilenmesi öylesine şaşırtıcı bir hızla gerçekleşir ki¸ hiç kimse bunun farkında bile olamaz. Gelişiyle gidişi sanki aynı anda gerçekleşiyormuş gibi son derece hızlıdır.


Feyzin Kaynağı


İbnü'l-Arabî'ye göre bütün var­lıklar¸ belli bir kaynaktan çıkıp akan bir su gibi Mutlak Zât'tançıkıp akmaktadır. Her­hangi bir kesintinin söz konusu olmadığı bu akışta varlık her an kaynağına muh­taçtır ve her an O'ndan aldığı destekle varlığını sürdürmektedir. Bundan dolayı bir akışın eseri ve bir taşmanın so­nucu olan varlık da aslında bilgi gibi ilâhî bir feyizdir.


Kişinin gayreti¸ çabası¸ aklî ve zihnî melekeleri ile elde edilen ilimlere kesbî/mükteseb/sonradan kazanılanilimler adı verilirken; gayretle birlikte keşf¸ ilham¸ feyz¸ müşâhede ve mükâşefe yoluyla elde edilen ilimlere vehbî/mevhûb/Allah vergisi ilimler adı verilir. Fuyûzât dediğimiz Allah vergisi olan bu bilgiler¸ aklın idrak alanının üstünde bulunmaktadır. "Füyûzât" denilen bu bilgileri¸ ehl-i zâhir değil ehl-i bâtın olan mükâşefe ve müşâhede erbabı elde ede­bilir. Feyzin kaynağından ge­len bilgiler sırra¸ oradan ruha¸ oradan da nefse ulaşır. İlâhî feyz kesintisiz olduğundan veliler aracılığıyla sürekli olarak insanlara ulaşır. Keşf ve ilham yoluyla bilgi elde etmeye "istifâza"¸ "tefeyyüz"¸ "ahz-ı feyz" denirken¸ bu ilmin gönüllere aksetmesine "ifâza" adı verilmektedir. İlahî feyzin insanlara ulaşmasında aracı olmaları bakımından melekler¸ peygamberler ve velîler de feyzin kaynağı sayılır.

Sayfayı Paylaş