İSTİKLAL SAVAŞI'NDA ÇOCUK MÜCAHİTLER

Somuncu Baba

Tarsuslu Mehmet¸ Kuva-yı Milliye'ye yemek taşırken kurşun yağmuruna tutulup ağır yaralanmıştır. Konya'da yayınlanan Babalık gazetesinin muhabiri¸ 2 Temmuz 1921'de¸ o tarihte Konya'da hastanede tedavi görmekte olan Tarsuslu küçük kahramandan uzun uzadıya şöyle bahsetmiştir: “İşte biz bu menakib-i ulviyenin (ulvi destanın) kahramanları mey (dem) anında bir de Tarsus köylerinden Kahraman Mehmet'i görüyoruz. Küçük kahraman Adana cephesinde düşmanla çarpışıldığı zaman Kuva-yı Milliye efradına yemek taşır ve postacılık vazifesini ifa edermiş. Bir gün yine vazifesini yaparken yüks

Çanakkale Savaşı'nda olduğu gibi İstiklal Savaşı'nda da henüz rüştiye sıralarında okuyan çok sayıda çocuk ve genç¸ vatan savunmasında destansı kahramanlık örnekleri sergileyerek¸ “meçhul çocuk askerler” olarak tarihe isimlerini altın harflerle yazdırmışlardır. Anadolu'nun işgale maruz kalan hemen her yöresindeki varlık ve istiklâl mücadelesinde¸ erkek ve kadınlar kadar çocuklar da önemli görevler üstlenmiştir. Şimdiye kadar çoğu mektepli mücahit çocukların¸ millî sorumluluk şuuru içinde gösterdikleri fedakârlıklar¸ çektiği çile ve eziyetler tam olarak araştırılmamış ve tarihen ortaya konamamıştır. Bu makalede¸ bazı mücahit çocukları ve onların kahramanlık hikâyelerini ele almaya çalışacağız.


Cepheden Cepheye Yiğit Çocuklar


Antep savunmasında Kebapçı Said Ağa'nın oğlu küçük Mehmet¸ Şahin Bey'in oğlu Hayri¸ şehit Yolağası'nın oğlu Mehmet Ali¸ arzuhalci Ali Efendi'nin oğlu İsmail gibi 11–12 yaşlarındaki çocukların gayret ve özverileri göz yaşartıcı boyutlardadır. Bu çocuklar¸ Arslan Bey'in başında bulunduğu milis kuvvetler arasında diğer Kuva-yı Milliyeciler gibi silahlanıp çatışmalara katılmış¸ cepheye cephane ve erzak taşımış ve çok defa da istihbarat hizmetlerinde bulunmuştur. Urfa'da henüz 14 yaşındaki Bozan¸ Fransızları şehirden kovarken Kuvayı Milliye birliklerinin ön saflarında harbe katılmış ve gösterdiği kahramanlıktan ötürü halk onun için türkü bile yazmıştır: Oturmuş yarasını bağlıyor Fransız askeri hüngür hüngür ağlıyor Be değme! değme Bozan değme Vursun kırsın Fransız'ı¸ yavruma değme! Sebeke dağından indim dereye Atılıyor bombalar¸ bilmem nereye Türk çeteleri dönmez geriye Be yürü! Yürü Bozan Yavrum yürü! Vursun kırsın Fransızları¸ aslanım yürü!  Öte yandan Maraş müdafaasında¸ 14 yaşındaki Sarıca köylü Ali¸ bu bölgedeki Türk askerine kılavuzluk görevi yapmıştır. Bir seferinde de düşmanın yolunu kesmek için kendisine verilen köprü uçurma görevini dillere destan bir başarıyla yerine getirmiştir. Daha sonra Yüzbaşı Sıtkı Bey¸ bu çocuğu evlâtlık almış ve Kuleli Askeri Lisesi'ne kaydettirerek okumasını sağlamıştır. Aralarında Sarı İbrahimli köyünden Duran'ın (Kaleli) da bulunduğu pek çok çocuk dağdaki askere yemek taşımış; verilen talimat üzerine o küçük yaşlarına rağmen tren raylarını sökerek düşmanın hareket kabiliyetini önlemeye çalışmışlardır.


Tarsuslu Küçük Mehmet


Tarsuslu Mehmet¸ Kuva-yı Milliye'ye yemek taşırken kurşun yağmuruna tutulup ağır yaralanmıştır. Konya'da yayınlanan Babalık gazetesinin muhabiri¸ 2 Temmuz 1921'de¸ o tarihte Konya'da hastanede tedavi görmekte olan Tarsuslu küçük kahramandan uzun uzadıya şöyle bahsetmiştir: “İşte biz bu menakib-i ulviyenin (ulvi destanın) kahramanları mey (dem) anında bir de Tarsus köylerinden Kahraman Mehmet'i görüyoruz. Küçük kahraman Adana cephesinde düşmanla çarpışıldığı zaman Kuva-yı Milliye efradına yemek taşır ve postacılık vazifesini ifa edermiş. Bir gün yine vazifesini yaparken yüksek ağaçların yeşil dalları arasına tabiye edilmiş (yerleştirilmiş) bir mitralyözün püskürttüğü kurşun yağmuruna tutulmuş. Mehmet'in yanındaki iki arkadaşı kaçabilmişler. Fakat bu küçük yavrucak kaçamamış¸ ilk kurşun kaba etinden girerek sol kasığı yanından çıkmış; kahraman o sırada can acısıyla bir takla atmış. Bu defa ikinci bir mürüvvetsiz (merhametsiz) kurşun onun sol bacağını yaralamış. Kahraman olduğu yerde kalmış. Nihayet kendisini almışlar köye götürmüşler¸ oradan da buraya gönderilmiş. Şimdi hastanede bulunuyor. Birkaç defa ameliyat icra edilmiş. Kahraman küçük yaşıyla o kadar ciddi bir büyük adam ki¸ konuşurken hatta en gülünecek şeylere bile sırıtkanlık etmiyor. Destan hamasetini adi bir hadise ve her gün olabilir işlerdenmiş gibi anlatıyor. Hatta ameliyat masasında defaatle neşterler yediği halde kendisinden en küçük bir sabırsızlık¸ hırçınlık¸ bağırmak-çağırmak¸ alâim-i işmizaz (ürperti) ve ıstırap göstermemiş. Şimdi bu küçük “Büyük Gazi”ye verilecek en büyük mükâfat¸ yaşadığı müddetçe malûl (sakat) kalacağı için tekaüt (emekli) maaşıdır zannındayız. İyilik yapanlar¸ fedakârlar¸ mazhar-ı mükâfat olmalıdırlar ki iyiliğin kadri bilinsin.”


Pulcu Mehmet'in Oğlu Postacı Niyazi


10 yaşındaki Osmaniyeli Pulcu Mehmet oğlu Niyazi (Akyan) da birçok yeri dolaşmak suretiyle milis kuvvetler arasındaki bilgi alışverişini sağlayarak adını tarihe yazdırmıştır. Niyazi Akyan¸ 1991 yılında kendisiyle yapılan bir röportajda çocuk kahramanların efsanevî gayret ve başarıları hakkında şunları anlatmıştır: “Babam dedi ki¸ oğlum sana mektup yazayım. Cebelli Yemli Hacı Ali Efendi'ye götür. Hacı Efendi oranın çete başıdır. Mektubu aldım ve Hacı Efendi'ye götürdüm. O da bir mektup yazdı ve bana ‘Bunu Hacı Hüseyin Ağaya götür' dedi. Araplı'da Hüseyin Ağa'yı bulup mektubu verdim. Sonra Kişnaz'a geçtim. Orada Hakkı Efendi ile görüştüm. O bana yol gösterdi. Bahçe'ye geçtim. Orada Mustafa Efendi'yi buldum. Beni atına bindirip Düziçi'ne götürdü. Orada Sarp'ın ağzına indim. Sarp'ın ağzından Acı Alma mevkiine geldim. Araplı'da Hamza Ağa'nın yanında iki gün kaldım. Daha sonra Osmaniye'ye geldim. Bu kadar dolaşmamın sebebi ise haber götürüp getirmekti. O çevrede kurulan milis kuvvetler arasında mektup taşıyordum. Osmaniye'ye geldiğimde bugünkü Zafer camiinin olduğu yer kilise idi. Ben Ermeni gibi görünerek kiliseye girdim. Ayağımda ham gönden bir çarık¸ sırtımda yamalıktan oluşan bir kaput vardı. Kilisede bulunan tel örgüleri¸ Fransız cephanelerini öğrendim. Onları babama anlattım. Babam da bunları yazarak Küllü'ye Hasan Paşa'nın yanına gönderdi. Böylece istihbarat sağlıyorduk”.


Mehmet ve İsmail'in Kahramanlığı


Çocuk askerlerden Mehmet ve İsmail'in kahramanlık öyküleri de yukarıdakiler kadar çarpıcıdır: 1920 yılı Ağustos ayında Antep kuşatmasının sıkışmış olduğu bir günde¸ Heyet-i Merkeziye¸ şehrin durumunu Maraş yakınlarındaki Sam köyünde bulunan Kolordu Komutanı Miralay Selahaddin Adil Bey'e bir rapor halinde yazmak lüzumunu hissetmişti. Hazırlanan mektubu¸ Fransız kuşatmasını yarıp götürebilecek kişi aranırken¸ çocuklardan İsmail ve Mehmet göreve talip olmuş; mektup bu iki çocuğa teslim edilmişti. İki yavrucak¸ başlarına keçe külah giyip dilenci kılığına bürünerek şehrin durumuyla ilgili orduya bilgi götürürken düşman askerlerine yakalanmışlardı. Mehmet¸ mektubu bir bağ kütüğünün altına saklayarak düşmanın eline geçmesini önlemeyi başarmıştı. Fransız askerleri¸ casus yakaladık diye çocukları¸ komutanları Kurmay Yarbay Abadi'nin huzuruna kadar çıkarmışlar; konuşturmak için normal bir asker gibi ağır sorgu ve işkencelerden geçirmişlerdi. Ancak bir çocuğun dayanması imkânsız olan bütün ağır işkencelere rağmen hiçbir konuda bilgi alamamışlardı. Düşman askerleri¸ çocuklardan: “Bizim babamız anamız şehit oldu. Dilenmek için çıktık. Şehirde yiyeceğimiz yok idi” cevabından başka bir şey işitemeyince¸ Mehmet ve İsmail'i şehre geri dönmek şartıyla serbest bırakmak zorunda kalmışlardı. Akşam vakti yola çıkan çocuklara¸ siperdeki düşman askerlerinin kasten ateş açması üzerine küçük Mehmet 4¸ İsmail 9 yerinden yaralanmıştı. Düşman mıntıkasında sabaha kadar kan kaybeden çocuklar¸ sabahleyin Fransızların cephedeki kendi yaralılarıyla birlikte hastaneye kaldırılmışlardı. Mehmet'in hastanede ayağı kesilerek kurtarılırken¸ İsmail hastanede şehitlik rütbesine erişme bahtiyarlığına nail olmuştu. Bir ayağı kesilen Gazi Mehmet¸ hastanede iyileştikten sonra Türklerde esir bulunan iki Senegalli Fransız asker ile değiştirilerek esaretten kurtarılmıştı. Gazi Mehmet geri döndükten sonra tek ayağıyla Arslan Bey'in müfrezesine katılacak; yine Milli Mücadele uğrunda görev yaparak¸ yeni bir destansı kahramanlık örneği daha sergilemekten geri kalmayacaktı.


İnegöllü Feridun ve Kamil


Bursa ve İnegöl taraflarındaki çocukların fedakârca gayretleri ve kahramanlıklarıyla ilgili kaynaklarda geçen bilgiler ise şöyledir: İlk Meclis'te Bursa Milletvekili olan Muhiddin Baha (Pars)¸ İnegöl'de Yunanlılarla çeşitli çatışmalara katılan 12 ve 15 yaşlarındaki iki savaşçı çocuk ile yaptığı mülakatını ve kendisini hayretler içerisinde bırakan çarpıcı müşahedelerini şöyle anlatmıştır: “Efendiler¸ müsaadenizle bir müşahedemi arz edeceğim. Geçenlerde İnegöl cephesinde ağaçlar arasında sis ortasında gazilerimizi ziyaret eder ve onların ayrı ayrı ellerini sıkarken 15 yaşında kadar bir çocuk gördük. Ona ‘Oğlum burada ne yapıyorsun? dedim. ‘Vatani vazifemi yapmaya geldim' cevabını verdi. ‘Peki hiç muharebeye karıştın mı? Düşmanla cenkleştin mi?' sualime de ‘evet' diye katıldığı çarpışmaları¸ boğuşmaları saymaya başlayınca ben¸ bu çocuğun karşısında bir parça küçüldüğümü hissettim. Sonra daha ileride yine gaziler arasında ve babasının yanında omuz omuza düşmana karşı harp eden 12 yaşında Feridun isminde bir çocuk gördüm ki! Efendiler¸ bir diyorum ama hangi bir? Cephede her adımda bir böyle henüz çocuk denecek yaşta silâha sarılıp canını fedaya gelmiş nice yavrularımız var!” Muhiddin Baha Bey'in “Hangisini sayayım cephede çocuk denecek yaşta nice yavrularımız var” dediği çocuklardan biri de Emekli Süvari Subayı Süleyman Bey'in oğlu İnegöllü Kamil idi. Bu çocuk bölgedeki pek çok muharebeye katılmış; Cumhuriyet döneminde Bursa Işıklar Askeri Lisesi'ni bitirdikten sonra Harp Okulu'na girmiş ve önceki kahramanlıklarından dolayı kendisine İstiklal Madalyası verilmiştir. İnegöl mıntıkasında muharebelere katılan Albay Rahmi (Apak)¸ bölgedeki kahraman Türk çocuklarının vatan sevgisiyle Yunan'a karşı duydukları nefret ve mücadele azmi ile alakalı şu müthiş hatırasını nakletmiştir: “Siması hâlâ gözlerimin önünde. Sarı saçlı ak yüzlü bir çocuk. Bir evin içinden çıkan (herhalde kendi evi olacak) bir Yunan askerini kovalıyor. Elinde bir balta. Yunan erinden daha hızlı koşuyor. Ona yetişti¸ kafasına baltayı indirdi. Yunan eri cansız yere yuvarlandı. Kaçan Yunan¸ arkasına dönüp silâhını veya süngüsünü kullansaydı; bu çocuğu kolayca öldürebilirdi.”

Sayfayı Paylaş