İBRAHİM'İN KIZI

Somuncu Baba

Akşam eve geldiğim an daha üzerimi değiştirmeden önce Mehmet aradı. Telefonda mutluluktan uçar bir halde idi. Bana ne diller döktü bilemezsiniz. Ailesini ziyarete gidişim onu beklediğimden de fazla mutlu etmişti. Onlarca kez teşekkür etti. Erkekler için çok hoşa gidecek bir iş yaptığımın farkında değildim. Şaşırdım. Onun bu mutlu ve neşeli hali telefonda da olsa hoşuma gitti. Böylece erkeklerin kendi ailelerine gösterilecek yakınlıktan son derece mutluluk duyduklarını görmüş ve öğrenmiş oldum. Aynı mutluluğu bizden esirgediklerini söyleyerek dedikodu yapmayacağım.

Akşam eve geldiğim an daha üzerimi değiştirmeden önce Mehmet aradı. Telefonda mutluluktan uçar bir halde idi. Bana ne diller döktü bilemezsiniz. Ailesini ziyarete gidişim onu beklediğimden de fazla mutlu etmişti. Onlarca kez teşekkür etti. Erkekler için çok hoşa gidecek bir iş yaptığımın farkında değildim. Şaşırdım. Onun bu mutlu ve neşeli hali telefonda da olsa hoşuma gitti. Böylece erkeklerin kendi ailelerine gösterilecek yakınlıktan son derece mutluluk duyduklarını görmüş ve öğrenmiş oldum. Aynı mutluluğu bizden esirgediklerini söyleyerek dedikodu yapmayacağım.


Mehmet "büyümüşüz" dese de bence hâlâ çocuk sayılırdık. İki haftanın nasıl geçtiğinin farkına varamadım. O gün için sabırsızdım. Heyecanla dolu günler geçirdim. İki hafta sonrası için babasına¸ annesine¸ kız kardeşi Cennet ve küçük Salih'e birer hediye yaptırmaya karar verdim. Yemek için de bir Türk tatlıcısından onların çok sevdikleri baklava yaptırdım.


O günün benim için ne sürprizler hazırladığını bilemezdim.


Elimde hediye paketlerimle birlikte akşam saat tam beş kırk beşte kapıyı tekrar çaldım. Bu kez annesi ve babası birlikte kapıda karşıladılar. İçeri davet ettiler. Hiç çekingenlik göstermeden içeri girdim. Salih'i hemen kucakladım. Türklerde âdet olmasına ve benim bu âdetlerini biliyor olmama rağmen annesi ve babasının ellerini öpmedim. Sadece tokalaşmakla yetindim. Cennet beni kucaklayıp öptü. Hediyelerimi görünce hepsi çok şaşırdı. Ayrı ayrı teşekkür ettiler. İtina ile hazırlanmış yemekler yenildi. Yemekte önce sanırım sadece Türklere has olan yoğurttan yapılma tarhana dedikleri çorba içildi. Sonra etli taze fasulye yemeği ile pirinç pilavı¸ yanında cacık vardı. Annesi revani dedikleri güzel bir de tatlıda yapmıştı. Bütün bir aile huzur içinde sohbet ederek yemeklerini yediler. Sofradaki halleri beni ziyadesiyle etkiledi. Ortamda mistik bir hava vardı. Bu beni âdeta büyüledi. Kendimi bir dinî ayinden çıkmış gibi arınmış hissettim. Yemekten sonra Cennet'in yaptığı kahveler içildi. Kahveler içilirken aile içindeki küçük latifeleri işitmeliydiniz. Bu küçük ama insanı neşelendiren latifeler benim de neşemi ikiye katlamıştı. Aile ile aramda sanki hiç yabancılık yokmuş hissine kapılmıştım. Fincanları Cennet toplarken kapının zili çaldı. Gelenler amca ve yengeleri imiş. Ayakta karşıladılar. Türklerde özellikle yakın akrabalarda¸ habersiz ev ziyaretleri sık sık olan bir şeydi. Onlarda Tanrı misafiri diye bir kavram vardı ve Tanrı misafiri gibi beklenmedik anlarda kapınızı çalabilirlerdi. Bu durum Türk komşu çocuklarının okul mazeretlerinin başında yer alırdı. Zaman zaman Mehmet'in konuşmalarından da buna benzer serzenişler duyardım. Yadırgadım desem yalan olur. Tedirginlik duymadığımı söylemek de yanlış olur. İlk başta tedirginlik yaşadım.  Zaman içinde emekli olmuş sakallı amcanın hoş sohbetli oluşu tedirginliğimi yok etti. Tanıştık. Sakallı amca Mehmet'in durumunu sordu bütün soruları babası cevapladı. Bu sakallı amcaya karşı kimsede nezaketsizlik hissetmedim. Ona karşı evin içindeki bütün aile bireyleri nezaketli ve son derece saygılı davranıyorlardı. O konuşmaya başladığı an bütün herkes dikkatle onu dinliyordu. Daha sonra nasıl olduğunu anlayamadım ama biz kadınlar kendi aramızda sohbete koyulduk.  Yengeleri ile bizler salonda adeta ayrı bir grup gibi sohbet ediyorduk. Evde televizyon açıktı ve Türk televizyonlarından birinde gezgin bir şahıs gittiği yörenin çeşitli özelliklerinden bahsediyor¸ yemeklerini tanıtarak başları yazmalı köy kadınları ile neşe içinde şakalaşıyorlardı. Erkekler konuşmalarını tamamlamış gibi pür dikkat bu programı izliyorlardı.


Yengesi kadın bana¸ dikkatlice¸ gözlerimin içine bakarak şu soruyu doğrudan sorana kadar hiçbir şeyin farkında değildim.


‘Adın neydi kızım senin?'


Bu sorunun dünyamı alt üst edeceğini bilemezdim. Kim bilebilir ki? Sizin hayatınızı alt üst eden hiç soru oldu mu böyle? Sanmam… Soruyu önemsemedim. Yaşlı oluşun getirdiği doğal durum diye karşılayarak her zamanki gibi¸ önemsiz bir cümle gibi:


Esmee Michell Karacaoğlan dedim.


Anlamamış gibi hayret dolu bakışlarla; "ney ney?" dedi.


Tekrar Esme Michell Karacaoğlan diye karşılık verdim. Kadın önce irkildi. Hayret dolu gözlerle bana dikkat kesildi. Bütün bir bedenimi gözleri ile taradı. Üzerimde sanki bir iz arar gibiydi. Aradığı o emareyi bulmuş gibi bir anda sakinleşti. Sonra aniden yerinden kalkarak ağlamaklı bir sesle boynuma sarıldı. Neye uğradığımı şaşırdım. "Bu bizim İbrahim'in kızı" diyordu.


Ne İbrahim'i dedim. Şaşırdım ve kadını istemeyerek ittim. Baban kızım¸ İbrahim dedi. Senin baban benim yeğenim İbrahim.


Sakallı amca ile birlikte herkes evin içinde sanki donup kaldılar. Sadece ikimiz konuşuyorduk ve hiç kimse yerinden kıpırdamadan bekliyordu. Evin içi bir anda buz gibi oldu. Herkes neye uğradığını şaşırmış gibi kalakaldılar.


Yok¸ dedim. Benim babamın adı sanırım Bram Brouwee annem de Marieke Brouwee dedim.


"Hah işte dedi Marieke evet Marieke senin annen tamam o sensin ve İbrahim'in kızısın. Ya işte bildim ben seni. Sen beni bilemen kızım¸ bilemen" dedi. Anlamsız biçimde gözyaşlarını akıtmaya başladı. Kadının gözlerinden yaşlar iri yağmur tanelerinden daha da iri dökülüyordu.


Sakallı amca: "Dur be kadın." dedi¸ "dur bir dakika sakin ol." diyerek ikaz etti. Kadın bana sanki saldırır gibi bana sarılmaya¸ kucaklamaya çalışıyordu beni. Ben kadından kurtulmak istiyordum. Eşi olan sakallı amcanın telkinleri ile kadın benden uzaklaştı. Sonra herkesin dili çözüldü. Kadını dinlemeye koyuldular. Ona göre ben İbrahim Karacaoğlan denilen onun amcasının torununun kızı oluyordum. Güya annem onların İbrahim isimli yeğenleri ile evlenmiş ve bu evlilikten ben dünyaya gelmiştim. Kadın annemin ailesi ile birlikte çekilmiş resimlerini getireceğini bile söyledi. Kendilerinde benim pek çok çocukluk resimlerimin olduğunu söyledi. Küçük olmamdan ötürü benim tanınamayacağımı ama annemin kucağında oluşumu hatırlayacağımı ima etti. Şaşırdım. Bu nasıl anlamsız durumdu. İkide bir durup durup; bak¸ diyordu; sen bile Karacaoğlan diyorsun¸ diyordu. Sen bizim kızımızsın. Kadın bana göre iflah olmaz bir akıl hastası idi. Çılgın¸ ne dediğini bilmez bir meczup olarak gözüküyordu gözüme. Ondan bir an evvel yakamı kurtarmam gerektiğini düşünüyordum. Burada onunla birlikte aynı ortamda daha fazla kalamayacağımı düşünerek huzursuz ve ani bir kalkışla müsaade istedim. Beni bütün bir aile hepsi ayakta tedirgin¸ üzgün¸ bitkin bir biçimde yolcu ettiler. Sokağa çıkınca arabama binip oradan bir an evvel uzaklaşmak arzusuyla gaz pedalına yüklendim.


Kadının anlattıkları doğru olabilir miydi? Sanmıyorum. Doğru ve yanlış ne olursa olsun yol boyunca orada yaşadıklarımı kafamdan atamadım. İbrahim Karacaoğlan ismi beynimde zonklayıp durdu. Çocukluğumdan İbrahim diye bir isim hiç hatırlamıyordum. Beynimin karanlık noktalarından gelen rahatsız edici kıpırtılara nasıl dayanacağım konusunda korku duymaya başladım. İçinden kendi başıma çıkmamın mümkün olmadığını gördüğüm yeni bir durumla baş başa idim.  Eve girer girmez kendimi bu düşüncelerden arındırmaya çalıştım. Beynimdeki bu kurttan kurtulmanın kolay olacağını sanıyordum. Benim hayatımda istemediğim şeylerin olmasına müsaade etmeyeceğimi herkes bilirdi. Bunların en başından Mehmet gelirdi.


Gece kıyafetlerimi giyinirken günlük bir tatsızlık yaşamış insan tedirginliğini kafamdan atarak umursamaz bir eda ile yatağa girdim. Yarının bana ne tür şakalar hazırlayacağını düşünmeden uykuya dalmak istedim. Benim babam İbrahim Karacaoğlan olabilir miydi? Bu karanlık ismi mırıldana mırıldana uykuya dalmışım.

Sayfayı Paylaş