ÇALIŞMA HAYATI

Somuncu Baba

Çalışmak¸ insanın en temel eylemlerinden ve insan olarak var olmanın şartlarından biridir. Hayatın bütün alanlarında insanın muvaffak olduğu başarılar¸ onun çalışan bir varlık olmasına dayanır. Çalışmak insan için hem bir zorunluluk hem de bir görevdir. Diğer yandan çalışmak¸ insan için şahsî olduğu kadar toplumsal bir görevdir. Müslüman olarak yegâne örneğimiz peygamberlerdir; özellikle de son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.)'dir. Onlar hayatın her karesinde yer almış örnek şahsiyetlerdir. El emeği¸ alın teri ve göz nurunun kıymetini öncelikle biz onların yaşamında

Çalışmak¸ insanın en temel eylemlerinden ve insan olarak var olmanın şartlarından biridir. Hayatın bütün alanlarında insanın muvaffak olduğu başarılar¸ onun çalışan bir varlık olmasına dayanır. Çalışmak insan için hem bir zorunluluk hem de bir görevdir. Diğer yandan çalışmak¸ insan için şahsî olduğu kadar toplumsal bir görevdir. Müslüman olarak yegâne örneğimiz peygamberlerdir; özellikle de son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.)'dir. Onlar hayatın her karesinde yer almış örnek şahsiyetlerdir. El emeği¸ alın teri ve göz nurunun kıymetini öncelikle biz onların yaşamında görmekteyiz.


1. Peygamberlerin geçim kaynakları


Peygamberler hem geçimlerini kazanma¸ hem de tebliğ¸ temsil ve ubûdiyet gibi dinî sorumluluk noktasında daima faaliyet içerisinde bulunmuşlardır. Hatta geçimlerini temin noktasında¸ birçok peygamberin belli mesleklerin pîri olacak kadar hayatı kazanmada öncüler oldukları bilinmektedir. Meselâ;


Hz. Âdem¸ ilk çalışan meslek insanıdır. O¸ hem çiftçilik hem de dokumacılık yapmıştır.


Hz. İdris terzi ve kalemle ilk yazı yazan; Hz. İsmail¸ ilk Arapça yazı yazan; Hz. Nuh ile Hz. Zekeriya marangoz;[1] Hz. Davud sultan olduğu halde elinin emeğinden başka bir şey yememiş ve geçimini demircilikle sağlayan emektar;[2]  Hz. İbrahim hubûbat tohumu satarak geçinen¸ aynı zamanda ziraat ve marangozluk ile uğraşan bir peygamber: Hz. Hûd ve Sâlih tüccar; Hz. Eyyüp çiftçi; Hz. Musa ve Şuayb çoban ve Hz. Muhammed (s.a.v.) çoban ve tüccardı.


Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) helâl kazancı sadece emretmekle kalmamış¸ hayatı boyunca geçimini helâlinden çalışarak bizzat kendi elde etmiştir. Kendisinin dinî ve dünyevî otorite olmasını istismar etmemiş¸ normal bir insan gibi hem kendisi ve ailesi¸ hem de toplumu ilgilendiren hizmetlerde bizzat çalışmış¸ tembellik ve insanlara yük olmaktan şiddetle kaçınmıştır.


Hz. Aişe'nin anlattığına göre¸ Peygamber Efendimiz ailesinin işlerine de yardım eder¸ ev işlerinde çalışır¸ elbisesini yamar¸ elbiselerini kendisi temizler¸ ayakkabısını tamir eder¸ evini süpürür¸ koyunlarını sağar¸ devesini bağlardı.[3] Satın aldığı eşyayı bizzat kendisi taşır¸ koyun ve develere işaretleri kendisi koyardı. Medine'de Mescid-i Nebevî'nin yapımı sırasında herkes bir kerpiç taşırken o¸ iki kerpiç taşıyarak caminin yapılmasında bizzat çalışmıştı. Kişinin çalışmasını¸ ailesini geçindirmesini¸ üretimde bulunmasını gündüzleri oruç¸ geceleri namazla geçirme gibi bazı nafile ibadetlerden ve cihad gibi farz-ı kifaye olan ibadet mahiyetli emirlerden daha hayırlı kabul etmiştir.[4]


Peygamber Efendimiz (s.a.v.)¸ hem bizzat çalışarak örnek olmuş¸ hem de bazı sahâbelere nasıl çalışılacağını öğretmiştir. Bir defasında kendisinden bir şey dilenen fakir bir adama¸ dilenmenin kötülüğünü söyledikten sonra "Evinde bir şey yok mu?" diye sormuş¸ o da bir kap ile bir örtüden başka bir şey olmadığını söylemiştir. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) onları getirmesini istemiş¸ adam da gidip getirmiştir. Hz. Peygamber¸ yanındaki sahâbeye onları açık artırma ile iki dirheme satmış ve parayı adama vererek bir dirhemle ailesi için yiyecek¸ kalan bir dirhemle de bir ip ve balta alıp getirmesini tembih etmiştir. Adam iple baltayı getirince gidip ormandan odun toplamasını ve pazarda satmasını öğütlemiş ve kendisine on beş gün mühlet vermiştir. On beş gün sonra adam on dirhem kazanarak geri dönmüş¸ bu parayla kendine ve ailesine elbise ve yiyecek almıştır. Bu hâle çok sevinen Peygamberimiz adama şunları söylemiştir: "Dilenciliğin Kıyamet günü suratında bir leke gibi görünmesinden böylesi senin için daha iyidir."[5]


Her bakımdan Peygamber Efendimizi örnek alan ashâb-ı kirâm kazançlarını temin hususunda da Efendimize benzeme çabasında olmuşlardı. Nitekim Hz. Ebû Bekir zahirecilik¸ Hz. Ömer dericilik¸ Hz. Osman kervanlarla ticaret yaparak hayatlarını kazanıyorlardı. Hz. Ali ise ücret karşılığında başkalarının yanında çalışır¸ yani bir nevî amelelik yapardı. Sahâbenin önde gelenlerinden Abdurrahman b. Avf¸ Medine'de Rasûlullah'ın (s.a.v.) kardeş ilan ettiği Ensar'dan Sa'd b. Rebî' kendisine malının yarısını teklif ettiği halde o¸ pazar yerini sormuş¸ yerini öğrenince de pazara gidip keş ve yağ alıp satmış¸ geçimini bir süre bu şekilde kazanmıştır.


2. Müslümanların iktisadî hayatta geri kalış sebepleri


İslâm dini¸ insanların dünyada ve âhirette saadete ermeleri için en mükemmel kâideler koymuştur. Bu kâidelerin iyi kullanıldığı asırlarda İslâm camiası¸ âsûde yaşamıştır. Bugün İslâm âlemi fakr u zarûret içindeyse¸ bu kabahat İslâmî kâidelerde değil¸ onu tatbik mevkiinde olup da iyi tatbik edemeyenlerdedir. Tanzimat devrinin seçkin yazar ve şairlerinden Ziya Paşa; çok gezmiş¸ batıyı görmüş ve bir gazelinde şöyle diyor:


Diyâr-ı küfrü gezdim¸ beldeler¸ kâşâneler gördüm¸


Dolaştım mülk-i İslâm'ı¸ bütün vîrâneler gördüm.[6]


Çok ve sistemli çalışmaya mecburuz. "Çok iş¸ az söz" vecizesine uymalıyız. Meşhur şairimiz Mehmet Akif diyor ki:


Her kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası;


Dostunun yüz karası¸ düşmanının maskarası.[7]


Biz Müslümanları geri bırakan dinimiz değil; onu yanlış anlamamız ve onun ölçülerine bir bütün olarak sarılmamamızdır. Yoksa beşikten mezara kadar çalışmayı öngören ve bütün güzel çalışmaları ibadet olarak değerlendirip karşılığında dünya ve âhiret ödülleri vadeden bir dinin sahiplerinin geri kalması düşünülemez.


İslâm¸ Müslümanın hayatını 'zikrullah' ile 'fazlullah' arasında bir koşturmaca[8] olarak değerlendirmiş ve ona göre planlamıştır. Bir taraftan 'zikrullah'a (Allah'ı tanıyıp anmaya¸ O'nu her zaman hatırda tutup O'na göre yaşamaya) çağırmış; ardından da 'Fazlullah' diye adlandırdığı rızık talebine¸ dünya işine bizleri yönlendirmiştir. İslâm'a göre Müslümanın tam dinlenip istirahat edeceği yer cennettir. O¸ cenneti hak edinceye kadar koşturmak ve çalışmak borcundadır. İslâm insanı hayırlı bir işte yorulur¸ bir başka hayırlı işte dinlenir. Nitekim Yüce Rabbimiz bunu şöyle belirtir: 


“Öyleyse¸ bir işi bitirince diğerine giriş. Ve yalnız Rabbine yönel¸ Onu iste¸ O'ndan iste.”[9]


3. Kahvehane kültürü ve atalet hastalığı bizleri neden bu kadar sarmaktadır?


Mehmet Akif samimi serzenişlerle Fatih'teki meskenet yuvası kahvehanelerden şikâyetini şu şekilde dile getirmektedir:


Mahalle Kahvesi¸ Osmanlılar bilir¸ ne demek


"Tasavvur etme sakın¸ ‘Görmedim¸ nedir?'" diyecek?


Dilenci şekline girmiş bu sinsi cânîler¸


Bu¸ gündüzün bile yol vermeyen harâmîler..


Adımda bir dikilir azminin¸ gelir önüne;


Zavallı yolcunun artık kıyar bütün gününe…


Mahalle kahvesi Şarkın harîm-i kâtilidir;


Tamâm o eski batakhaneler mukabilidir.


Zavallı ümmet-i merhûme ölmeden gömülür;


Söner bu hufredeidrâki¸ sonra kendi ölür…"


4. Tevekkül anlayışının çalışmaya engel teşkil edip etmeyeceği


Tevekkül ile çalışma arasındaki bağı anlamak¸ Müslüman dünyada zaman zaman problem haline gelmiştir. Tevekkül¸ sebepleri yerine getirdikten sonra neticeleri Allah'tan beklemek¸ bu hususta Allah'a tam güven duymak anlamına geldiği halde¸ Müslüman toplumlar içinde tevekkülün¸ sebepleri terk etmek olduğu ve çalışmanın da tevekküle aykırı olduğu söylemini benimseyen kesimler olagelmiştir.


Akif ihmal gösterilip¸ sonunda bunun tevekküle bağlanmasını sert bir dille eleştirir.


"Çalış! dedikçeşerîat¸ çalışmadın durdun¸


Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!


Sonunda bir de "tevekkül" sokuşturup araya¸


Zavallı dini onunla çevirdin maskaraya!".


Hz. Ömer¸ hiç çalışmaksızın Medine sokaklarında oturan¸ başkasından bir şeyler bekleyerek karnını doyuran ve kendilerini mütevekkil olarak adlandıran Yemenlileri¸ "Siz mütevekkil değil müteekkilsiniz (hazır yiyiciler); mütevekkil¸ tohumu toprağa atandır." diyerek kovmuştur.


Bir aslanın artıklarıyla beslenen topal tilkiyi görüp Allah tilkinin bile rızkını ayağına getiriyor¸ o halde çalışmaya ne hacet deyip yatan adama şairimiz şöyle seslenir:


Dolaş da yırtıcı arslan kesil¸ behey miskin!


Niçin yatıp kötürüm tilki olmak istersin?


Elin kolun tutuyorken çalış¸ kazanmaya bak!


Kiartığınlageçinsinsenin de biryatalak.



Ömer¸ tevekkülü elbet bilirdi bizden iyi..


Ne yaptı 'Biz mütevekkilleriz' diyen kümeyi?


Dağıttı kamçıya kuvvet¸ 'gidip ekin!' diyerek.


Demek¸ tevekkül eden¸ önce mutlak ekecek..”


Allah'a dayan¸ sa'yesarıl¸ hikmete ram ol!


Yol varsa budur¸ bilmiyorum başka çıkar yol.”


5. Güçlü ve başarılı bir işadamı örneği olarak Ebu Hanife'nin başarı sırrı


İmam-ı Azam Ebu Hanife ticarî hayatında şu dört önemli niteliği kendisine ilke edinmiştir: Son derece kanaatkâr bir tutum ve gönül zenginliği¸ emanete riayette tam titizlik¸ son derece cömertlik¸ eli açık olup cimrilikten uzak kalmak ve gayet dindar ve ibadete düşkün olmak¸ ticaretin dindarlığa asla engel olmayışı.[10]


6. İşin hakkını vermenin¸ ehliyet ve liyakat sahibi olmanın önemi


Ehliyetli olmayan ve işinde başarılı olmayan işinin hayrı olamayacağına dair atasözlerimiz bulunmaktadır. Bunlardan birkaçını şu şekilde sıralayabiliriz:


Hasta hekimden derman aranmaz.


Kelin merhemi olsa¸ kendi başına sürer.


Ne istersin bacından¸ bacın ölür acından.


Acıkmış karnın kulağı olmaz.[11]


İşin ehline verilmesi ile ne denli kazançlı çıkılacağının örneği GazneliMahmud'un yaveri Ayaz'ı istihdamında görülmektedir. Şöyle ki: Ayaz¸ GazneliMahmud'un sarayda bir rütbe¸ bir paye verdiği kimseler içinde en güvendiği¸ en göz­de kişi idi. Bunun için Sultan'ın maddî ve mânevî iltifatlarına mazhar oluyordu. Bu durum Ayaz'la aynı rütbedeki vezirler ve diğer yük­sek dereceli memurların kıskançlığına¸ Ayaz hakkında ileri geri konuşmalarına sebep olu­yordu. Ama Sultan Mahmud her şeyden ha­berdardı. Bir gün vezirlerinin¸ kumandanları­nın katıldığı bir gezi düzenledi. Bu gezi sıra­sında yakınlarından geçmekte olan bir ker­van Sultan Mahmud'a¸ Ayaz'ın değerini ka­nıtlamak için aradığı fırsatı verdi. Sultan Mahmud¸ vezirlerinden birini çağırdı ve ona¸


– Git¸ şu kervan nereden geliyormuş sor¸ dedi. Vezir gitti sordu ve döndü:


– Sultanım¸ bu kervan Çin'den geliyormuş.


– Peki¸ nereye gidiyormuş?


– Onu sormadım efendim.


Sultan Mahmud bunun için bir başka ve­zir çağırdı ve ona¸


– Git şu kervan nereye gidiyormuş öğren dedi.


Vezir öğrenip geldi:


-Sultanım Mısır'a gidiyormuş.


-Anlaşıldı¸ yükü neymiş?


– Onu öğrenmedim efendim.


Böyle kaç tane vezir denedi. Kervan hakkın­da tatminkâr bilgi edinemedi. Bunun üzerine mevcut vezir ve diğer yetkililere şöyle dedi:


Ayaz'ı çekemediğinizi¸ hakkında ileri geri konuştuğunuzu¸ gözden düşürmeye çalıştığını­zı biliyorum. Benim Ayaz'a değer verişim sahip olduğu engin kabiliyetlerden¸ verilen her gö­revde gösterdiği ustalık ve beceriklilikten dola­yıdır. Beşinizin¸ onunuzun birlikte üstesinden gelemediği bir işi tek başına hak edebilmesi se­bebiyledir. En basiti şu kervan hakkında hangi­nizi gönderdimse yeterli bilgileri edinemedi­niz. Hâlbuki daha önce böyle bir konuda Ayaz'ı denedim¸ bir seferde tekmil bilgiyi¸ akla gelebilecek bütün soruların cevabını öğrenip beni ay­dınlatmıştı. İşte benim Ayaz'ı tutmamın¸ ona farklı muamele yapmamın sebebi budur.


Konu ile ilgili "Aylak Genç ile Sultan" örneğini verebiliriz: Aylaklıktan¸ başıboşluktan usanan¸ bunun çıkar yol olmadığını anlayıp bir işe koşulma­ya karar veren mirasyedi bir adam¸ ülkesinin kralına çıkıp¸ doğruluktan ayrılmadan¸ dürüst­çe yaşamak için kendisine bir yol göstermesini istedi. Kral adama ağzına kadar dolu bir fıçı zeytinyağı verdi. Bunu tek bir damla bile dök­meden şehrin bir ucundan öbür ucuna götür­mesini¸ bir damla dahi döktüğü takdirde he­men orada boynunun vurulacağını söyledi.


Yanında da kontrol için yalın kılıç iki göz­cü vardı. Adam fıçıyı kralın buyruğuna uygun şekilde¸ bütün gücünü¸ dikkat ve zekâsını kul­lanarak bir damla bile dökmeden şehrin bir başından öbürüne götürdü. Sonra geri dönüp kralın huzuruna yeniden çıktı. Verilen görevi eksiksiz yerine getirdiğini söyledi. Kral ada­ma sordu: – Şehirde ne gördün¸ neye şahit oldun? O gün şehirde pazar kurulduğu¸ her yanın iğne atılsa yere düşmeyecek kadar kalabalık olduğu bir gündü. Buna rağmen adam şu ce­vabı verdi;


– Efendimiz¸ ucunda can kaygısı da bu­lunduğundan fıçıdaki yağı dökmemek için öylesine bir¸ dikkat içindeydim ki¸ bir an bile gözümü fıçıdan ayırıp çevreye bakamadım. Bu nedenle ne kimseyi gördüm¸ ne de bir olaya şahit oldum.


Kral bu dersten sonra gönül rahatlığı ile tavsiyesini yaptı:


İşte¸ yaptığın her işte¸ sana verilen her vazifede böyle dikkatli olur¸ kendini işine ve­rirsen¸ hiçbir zaman doğru yoldan ayrılmaz­sın.


7. "Bir lokma Bir Hırka Anlayışı"


Zâhidlere yönelik eleştiri malzemesi olarak kullanılan "bir lokma bir hırka" anlayışı¸ bir üretim ölçüsü değil¸ infak ve îsâr sınırı olarak düşünülmelidir. İddiaların aksine¸ gerçek anlamda bir zühd hayatı¸ kişiyi pasifize etmez. Tarihte gördüğümüz gerçek sûfîler¸ en üretken ve diğergâm insanlardır. Sûfîlerin çoğu geçimlerini normal mesleklerde çalışarak sağlıyorlardı. Sakatî (Seyyar satıcı)¸ Hallac (hallac)¸  Nesec  (dokumacı)¸  Varak (kitap satıcısı ya da elle kitap yazan)¸ Kavâriri (camcı)¸  Haddâd (demirci)¸ Bennâ (duvarcı) gibi sûfî unvanları buna kanıttır.  Kimi düzenli çalışır ve kazancının küçük bir bölümünü ancak kendine harcar¸ geri kalanını fukarâya dağıtırdı[12]. Hindistan'da şeyhinden aldığı hilâfet ile ayrılırken son arzusunun ne olduğuna dair yöneltilen bir soruya¸ "Dini ve dinin kuvvet bulması için dünyayı da isterim."[13]cevabını veren Hâlid-i Bağdâdî¸ Hâlidiyyetarîkatının irşat prensiplerine esas olacak bir noktaya bu sözleri ile işaret etmiştir[14]. Zâhidlerin gayesi¸ aza kanaat etmek değil¸ çok kazanıp insanlık için harcamaktır. Yunus Emre;


"Düriş¸ kazan ye¸ yedir


Bir gönül ele getir"


derken¸ sûfîlerin dünya hayatını da ortaya koymaktadır. İstisnaî durumlar varsa da¸ bu kural umumîdir[15]. Her devirde her kurumun istismarcıları bulunabilir. Bunları genellememek¸ ilke ve prensiplere bakmak lazım.


8. Fütüvvet ve Ahîlik teşkilatının çalışma hayatını düzenleyen ilkeleri


Ahîlik ve BektâşîlikFütüvvetnâme ve Erkânnâme'lerinde fütüvvetin on iki şartı olduğu ifade edilmiştir: Eline sahip olmak¸ beline sahip olmak¸ diline sahip olmak¸ aşına sahip olmak¸ işine sahip olmak¸ eşine sahip olmak¸ sofrası açık olmak¸ alnı açık olmak¸ gönlü açık olmak¸ gazabını yutmak¸ gördüğünü örtmek¸ görmediğini söylememek.


Tasavvufî ahlâkı çalışma hayatının içerisine taşıyan Ahîler¸ aldıkları terbiye gereğince¸ kendi mesleklerinin gereklerini yerine getirmekte¸ işinin ehli olmakta ve ürettiklerinin kalitesine dikkat etmekteydiler. Çalışma hayatı ve hizmet sahalarında gösterecekleri en küçük bir ihmal ve kusurla pîrin sevgi ve himmetinden mahrum kalacakları telkin edilmekteydi.[16] Böylesi bir terbiye ocağı¸ kültür ve sanat okulunda eğitim gören değişik meslek zümreleri çalışma hayatlarını ve meslekî faaliyetlerini ibadet coşkusu içerisinde yerine getirmişlerdir. Bunun sonucu olarak¸ ok atıcılar –toz koparanlar-¸ değil müsabakalarda¸ günlük idmanlarında bile abdest alıp iki rek'at namaz kılmadan¸ herhangi bir sebeple de olsa ok ve yaylarını ellerine almaz ve el sürmezlerdi. Tûfanda inananları kurtardığı için¸ gemilerini mukaddes sayan gemiciler¸ gemilerinin üzerinde abdestsiz dolaşmazlar¸ mânâsız ve gereksiz iş yapmayı hatalı sayarlardı¸ insanlık hâli olarak bilmeden gemilerine çer-çöp atmayı bile günah telakkî ederlerdi. Geçimini zırh yaparak kazandığı için Dâvûd (a.s.)'ı pir ittihaz edinen demirciler¸ örslerinde demir döverken onunla bütünleşmişler¸ bu duygu ve heyecan içinde çeliğe su vermişlerdir. Pehlivanlar¸ abdest alıp iki rek'at namaz kılmadan ve kendilerine cazgır tarafından pîrleri Hz. Hamza'nın râhâniyeti hatırlatılmadan güreşe başlamamışlardır.


 


 






[1]Buharî¸ Büyû¸ 15; Müslim¸ Fedâil¸ 45.



[2] 34/Sebe'¸ 10-11.



[3]Serrâc¸ el-Luma'¸ s. 136.



[4]Buharî¸ Nafakât¸ 1.



[5]Ebu Dâvûd¸ Zekât¸ 26; İbnMâce¸ Ticârât¸ 25.



[6]Kaleşî¸ İslâm'da İş ve Ticaret Ahlâkı¸ s. 26-27.



[7]Ersoy¸ Safahat¸ s. 145.



[8]  Bkz. 62/Cuma¸ 9-10.



[9]  94/İnşirâh¸ 7-8.



[10]Kaleîi¸ İş ve Ticaret Ahlâkı¸ s. 89.



[11]Gündüzalp¸ Çağları Aşan Sözler¸ s. 23.



[12]Schimmel¸ Tasavvufun Boyutları¸ s. 199.



[13]Haydarîzâde¸ el-Mecdü't-Tâlid fî Menâkıb-ı Şeyh Hâlid¸ s. 50.



[14]Memiş¸ HâlidîBağdâdî ve Anadolu'da Hâlidîlik¸s. 69.



[15] Tatçı¸ "Tasavvuf ve Rumûz"¸Yesevîlik Bilgisi¸ s. 26.



[16]Şapolyo¸ Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi¸ s. 233-235.

Sayfayı Paylaş