PEK GÜÇLÜ VE TAM KUDRET SAHİBİ: EL-KAVÎ

Somuncu Baba

Arapça'da"kuvve" kökünden sıfat olan el-Kavî; kuvvetli ve güçlü demektir. Yüce Allah'ın sıfatı olarak "kuvveti tam¸ her şeye muktedir olan" anlamı taşır. Herhangi bir âcizlik¸ zafiyet ve vehin gibi hallerden hiçbirisi Yüce Allah'a egemen olamaz. Her türlü zaafiyet¸ âcizlik ve vehin beşeriyete dair niteliklerdir. Allah ise¸ her türlü yaratılmışlık hallerinden münezzehtir.

Arapça'da"kuvve" kökünden sıfat olan el-Kavî; kuvvetli ve güçlü demektir. Yüce Allah'ın sıfatı olarak "kuvveti tam¸ her şeye muktedir olan" anlamı taşır. Herhangi bir âcizlik¸ zafiyet ve vehin gibi hallerden hiçbirisi Yüce Allah'a egemen olamaz. Her türlü zaafiyet¸ âcizlik ve vehin beşeriyete dair niteliklerdir. Allah ise¸ her türlü yaratılmışlık hallerinden münezzehtir.


Kur'an-ı Kerim'de mutlak gücün Allah'a ait olduğu beyân edilir: "Zulmedenler azaba uğrayacakları zaman bütün kuvvetin Allah'ın olduğunu ve Allah'ın azabının pek şiddetli olduğunu bir bilselerdi!"[1]buyrulur. Bir başka âyette de: "Kuvvet ancak Allah'ındır."[2]denilmektedir. Bütün bu âyetler¸ yegâne güç ve kudretin Cenâb-ı Hakk'ın uhdesinde toplandığına işaret etmektedir.


İnsanlık tarihi boyunca bazı fert ve cemiyetler¸ ilâhî kudretin varlığını unutunca¸ kendi âciz varlıklarını hiç hesaba katmadan sahte kudret sıfatına bürünebilmişlerdir. Ellerinde bulunan zenginlik¸ aşîret taraftarlığı ve kamu gücü sayesinde Allah'ın hür olarak yarattığı insanları köleleştirme ve sömürme yoluna gitmişlerdir. Kur'an-ı Kerim'de Yüce Allah'ın el-Kavî ismini gasbeden birçok sahte güçten bahsedilir. Bunlardan birisiAllah'a isyanın¸ tuğyanın ve her türlü zulmün sembolü olan Fir'avundur. Baş danışmanlarından olan Hâmân'a¸ gücünü ve iktidarını göstermek için "yüksek bir kule" yapma talimatında bulunur:


"Fir'avun¸ "Ey ileri gelenler! Sizin benden başka bir ilâhınız olduğunu bilmiyorum. Ey Hamân! Benim için bir ateş yakıp tuğla pişir de bana bir kule yap! Belki Mûsâ'nın ilâhına çıkar bakarım (!). Şüphesiz ben onun mutlaka yalancılardan olduğunu sanıyorum." dedi."[3]


Bu âyette geçen kule tabiri neyin sembolüdür?


İktidar gücünün semboldür.


Fir'avun'un sipariş verdiği bu kule¸ neyin simgesidir?


 Başta iktidar olmak üzere;  kibirlenmenin¸ servetin¸ şehvetin¸ şöhretin¸ gücün ve Allah'a meydan okumanın bir simgesidir. Maddi iktidarını putlaştıran ve kendisini de rablik makamında gören Fir'avun¸ bireysel ve sosyal hayatının bütün alanlarından Hz. Mûsâ'nın İlâhı olan Allah'ı çıkardığı gibi¸ insanların gönlünden de Allah'ı çıkarmak istemiştir.  İnsan bir defa temellük fikrine sahip oldu mu¸ hayata dair ne varsa özerkleştirir ve her şeyi kendi tasarrufunda görmeye başlar. Bazen bu¸ iktidar gücü olur; bazen para gücü olur¸ bazen ilim gücü¸ bazen bu cinsiyet gücü olur. Artık onu sınırlandıran bir otorite yoktur. O¸ kendisini kontrolsüz bir güç olarak görür. Çünkü o¸ kendisini¸ Allah'a rağmen konumlandırmıştır.


Allah'ı hayatından çıkaran bir birey ve toplum için nihâî amaç¸ mutlak bilgiye¸ servete ve iktidara sahip olmaktır. Böyle bir âsî ruh¸ Yüce Allah'a başkaldırdıktan sonra¸ kendi arzularını ve projelerini ilâhlaştırmış ve mutlaklaştırmıştır. Bu yüzden hâriçten kendisini denetleyecek ve sınırlandıracak bir güç ya da yetkili istemez. Din¸ onu sınırlandırdığı oranda can sıkıcıdır. Dine¸ bireyin hayatında ancak özel¸ izâfî ve sıra dışı kalmayı kabullendiği sürece müsâade edilir. Bilginin hikmet amaçlı olmaktan çıkıp güç amaçlı hale gelmesiyle¸ birey¸ Kârûn'un zihnî tutumunu benimsemiş olur.


Tarihte Fir'avunlar hep halklarını icat ettikleri bir "öteki/leştirme" üzerinden denetlemeye çalışmışlardır. "Sen ve öteki" diye halkı iki kampa¸ sınıfa ayırmak halkın gücünü sınırlandırmak ve zayıflatmaktır. "Böl¸ parçala¸ yönet" stratejisi¸ Fir'avun taktiğidir. Tarih boyunca eski ve yeni bütün Fir'avunlar¸ hep yönetim tarzı olarak bu taktiği uygulamışlardır.


İslâm düşüncesine göre¸ elinde tuttuğu kamu gücünü adaletin sağlanmasında değil¸ zulmün koyulaşmasında kullanan her zorba¸ Fir'avun zihniyetini benimsemiştir. Onlar¸ sınırsız gördükleri gücü¸ hiç kimse ile paylaşmazlar. Bu güç¸ ister inanç¸ ister siyaset¸ ister servet¸ ister iktidar olsun fark etmez. Hepsini uhdelerinde tutarlar. Halk ise¸ sürü ve köle muamelesi görür. Halkın¸ onların nezdinde hiçbir değeri ve itibarı yoktur. Kendisini güçlü gören Fir'avun zihniyeti¸ inançlara bile ambargo koymaya kalkar. "Benim belirlediğim kadar inanacaksın." der. Hem inançlara ve hem de fikirlere sınırlar çizer. Kölenin itiraz hakkı olmadığı gibi¸ halkların da itiraz hakkı yoktur¸ mantığını sergiler. Servete¸ maddi iktidara ve silah gücüne dayanan her zorba¸ kendini ilâh gibi görür. Yaptıklarından hesap sorulmasını asla istemezler. Kibirlidirler. Onların gözünde halk¸ toprakta debelenen solucan kadar bir değere sahip değildir. Onlar¸ ne kimseye hesap verirler ve ne de herhangi bir kimsenin kendilerinden hesap sormalarına rıza gösterirler.


Kur'an-ı Kerim'de anlatılan Fir'avun iktidarını servetiyle tahkîm eden ve bu noktada kendisini Allah'tan müstağnî sayan bir başka saptırıcı da Kârûn'dur. O¸ haksızlıkla elde ettiği bu kazancı¸ her türlü zulmün icrası için araç yapar. Kendisi doğru yoldan saptığı gibi¸ halkı ekonomik gücüyle ezer¸ bununla da yetinmez şahsiyetini beş paralık ettiği halkını¸ Hakk'ın karşısına çıkmada kışkırtmaktan da geri durmaz. Bu alanda her türlü vasıtaya başvurur¸ yatırım yapar.[4]


 İnsanlık tarihinde Kârûn¸ mal biriktirmenin¸ her türlü mâlî ve ekonomik haksızlığın¸ sömürünün bir simgesi olurken¸ Fir'avun da siyasî ve idarî haksızlığın bir temsilcisi olmuştur. Kârûn¸ korkunç servetiyle Fir'avun zulmünün payandası¸ Fir'avun da siyaset vasıtasıyla Kârûn'un sömürüsünün kolaylaştırıcısıdır. Kârûn servetinin kendisine¸ bilgisinden dolayı verildiğini sanır. Bu noktada er-Rezzâk olan Allah'ı devreden çıkarır. O¸ Allah'tan müstağnî olarak¸ O'na ihtiyacı yokmuş gibi materyalist bir hayat yaşar. Onun bu tavrı¸ toplumda ahlakî anlamdaki çürümeyi ve halkın Allah'la olan ilişkisini zayıflatmayı beraberinde getirir. Aynı zamanda o¸ toplumun önünde lükse¸ konfora ve tefessüh etmiş bir ahlaka dayalı müsrif yaşantısıyla model oluşturur. Kârûn'un bu debdebeli hayatı¸ iradesi ve imanı kavî olan düzgün insanların imanını artırırken¸ iradesi ve karakteri zayıf insanların ahlakî düşüklükler yaşamasının yolunu açar.[5] Yine Kur'an-ı Kerim'de sahte güç gösterisiyle el-Kavî olan Allah'a meydan okuyan Âd Kavmi gösterilir: "ÂdKavmi ise yeryüzünde haksız olarak büyüklük taslamış¸ "Bizden daha güçlü kim var?" demişlerdi. Onlar¸ kendilerini yaratan Allah'ın onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi inkâr ediyorlardı."[6]


Acaba Kur'an-ı Kerim'de güç¸ kudret bağlamında sahip oldukları farklı pozisyonlarla dile getirilen Fir'avun¸ Kârûn ve Âd kavmi gibi Allah'sız güçler niçin anlatılır? Bu kötülük odaklarından Müslümanlar ibret alsınlar diye anlatılır. Her yaşanmış olaydan ders çıkarmasını iyi bilen şuurlu Müslümanlar¸ Yüce Allah'ın el-Kavî gücü karşısında eriyip giden Fir'avunların ve Kârûnların hayatına ve felsefesine hiçbir zaman iltifat etmezler. Çünkü Yüce Rabbimiz kendi gücünü iki güzel isimle ortaya koymaktadır: "el-Kavîve el-Azîz." Her iki güzel isim de O'nun kahredici kudretini ifade eder. Bu iki isim Kur'an-ı Kerim'de şöyle geçer:


"O¸ kuvvetlidir¸ mutlak güç sahibidir."[7]


Şüphesiz Rabbin mutlak güç sahibidir¸ hüküm ve hikmet sahibidir."[8] Bir başka âyette: "Şüphesiz Allah rızık verendir¸ güçlüdür¸ çok kuvvetlidir."[9] Bir diğerinde ise: "Şüphesiz Allah kuvvetlidir¸ azabı çetin olandır."[10]buyrulmaktadır.


O halde:


Yüce Allah¸ tam ve mutlak bir kuvvete sahiptir.  O'nu mağlup edecek hiçbir güç yoktur.


Yüce Allah¸ güç ve kudretinde sonsuzdur. Her şey O'nun güç ve kuvvetinin karşısında küçülür gider.


Cenab-ı Hakk'ın kuvvet ve azamet sahibi olduğuna inanan bir mü'min¸ kendisini bütün yaratılmışlar karşısında güvende hisseder. Biz zü'l-kuvve sahibi olan Yüce Allah'ın el-Kavî isminin tecellîsini¸ tabiat olaylarından tutun da bütün varlıkların yaşantısına; insan hayatından tutun da ölüm ve dirim olaylarına varıncaya kadar görebiliriz. Bu sebeple insan¸ fani olduğu bir takım güçlerine yenik düşerek Allah'ın gücünü ve kudretini hesaba katmadan yaşamamalıdır. İnanan ve inanmayan her insan şu ilâhî gerçeği aklından asla çıkarmamalıdır:


 "Allah¸ "Şüphesiz ben ve peygamberlerim gâlip geleceğiz" diye yazmıştır. Şüphe yok ki¸ Allah çok kuvvetlidir¸ mutlak güç sahibidir."[11]


İşte Yüce Allah'ın el-Kavî ismi¸ Müslüman'a güç vermeli¸ bu sebeple¸ iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma görevini ihmal etmemelidir. Ayrıca¸ hem İslâm'ı yaşarken ve hem de anlatırken kınayıcıların kınamasından da çekinip korkmamalıdır. Bütün fânî gücüyle¸ Allah'ın emrettiklerini yerine getirme ve yasakladıklarından kaçınma yolunda gayret göstermelidir.


Unutulmamalıdır ki¸ Yüce Allah'ın yenilmez ve gâlip gelinemez güç ve kudreti karşısında her güç ve kudret izâfî ve anlamsızdır.


 


 


 


 






[1] 2/Bakara¸ 165.



[2] 17/Kehf¸ 39.



[3] 28/Kasas¸ 38.



[4] 28/Kasas¸ 81.



[5] 28/Kasas¸ 79-80.



[6] 41/Fussilet¸ 15.



[7] 42/Şûr⸠19.



[8] 11/Hûd¸ 66.



[9] 51/Zâriyât¸ 58.



[10] 8/Enfâl¸ 52.



[11] 58/Mücâdele¸ 21.

Sayfayı Paylaş