MİMAR SİNAN

Somuncu Baba

Osmanlı mimarisine¸ İstanbul'a ve hatta tüm Osmanlı coğrafyasına¸ serptiği çil çil kubbeler¸ minareler¸ kemerler¸ köprüler ve çeşmeler gibi ölümsüz eserlerle Türk-İslam mührünü vuran Mimar Sinan¸ Osmanlı Rönesans'ının¸ “Altın Çağ”ın baş mimarlarındandır.

Osmanlı kültür ve medeniyetinin inşasında oynadığı devasa rolden ötürü tarihimizin bize armağan ettiği örnek şahsiyetlerden birisi de kuşkusuz Mimar Sinan'dır.

Osmanlı mimarisine¸ İstanbul'a ve hatta tüm Osmanlı coğrafyasına¸ serptiği çil çil kubbeler¸ minareler¸ kemerler¸ köprüler ve çeşmeler gibi ölümsüz eserlerle Türk-İslam mührünü vuran Mimar Sinan¸ Osmanlı Rönesans'ının¸ “Altın Çağ”ın baş mimarlarındandır.


Osmanlı kültür ve medeniyetinin inşasında oynadığı devasa rolden ötürü tarihimizin bize armağan ettiği örnek şahsiyetlerden birisi de kuşkusuz Mimar Sinan'dır.


Yaşadığı dönemde Osmanlı mimarisini zirveye çıkarmış; mimarî anlayışı¸ üslubu ve inşa ettiği abidevî eserlerle¸ sanat ve mimaride çığır açmış ve yüzyıllarca taklit edilip tekrarlanan yeni bir “ekolün kurucusu” olmuştur.


Taşlara Mana Veren Mimar


Mimarî anlamda¸ sadece dönemiyle sınırlı kalmayıp tüm zamanlara damgasını vuran Mimar Sinan¸ Osmanlı ordusuna yeniçeri olarak katılmış¸ birçok seferde bulunmuş ve Mohaç'ta gösterdiği yararlılık sayesinde terfi ederek kısa süre sonra mühendis olarak görev almış ve 1538'de baş mimar olmuştur. Hayatı boyunca yaptığı ya da yaptırdığı şu eserlerle kolay kırılamayacak bir rekora imza atmıştır: 81 cami¸ 51 mescit¸ 55 medrese¸ 26 darülkurra¸ 17 imaret¸ 3 darüşşifa¸ 33 saray¸ 17 türbe¸ 35 (Eyice'ye göre 50'den fazla) hamam¸ 7 su kemeri¸ 8 köprü¸ 18 kervansaray¸ 6 mahzen.[1]


Kanunî'nin o büyük fütuhatları neticesinde sahip olunan uçsuz bucaksız coğrafyayı¸ engin sanat dehasıyla fethedip ihya eden ve Osmanlı Medeniyeti'ne “âlem” olan Mimar Sinan'ın¸ başta İstanbul olmak üzere Budin¸ Bosna¸ Sofya¸ Hicaz ve Bağdat ölçeğinde vücuda getirdiği eserler hâlâ dimdik ayaktadır.


Budin'den Bağdat'a uzanan Osmanlı memleketinde Mimar Sinan'ın meydana getirdiği mimarî-estetik vahdaniyet ve ahenk hakkında Tarihçi Prof. İlber Ortaylı'nın ortaya koyduğu yaklaşım gayet yerindedir: “Bosna'dan Halep'e¸ hatta Mısır'a kadar belirgin üsluba sahip medreseler¸ camiler ve çeşmelerin ortaya çıktığı görülür. Bu merkezileşmede bir dâhinin çok büyük rolü vardır; Mimar Koca Sinan Ağa… Çok açıktır ki¸ bir ekol sahibidir. Onun üslubunu ve tekniğini kavrayan ustalar¸ mimarlar ve kalfalar vardır… Mimar Sinan¸ imparatorluk coğrafyasına¸ imparatorluğun sanatına kendi üslubunu ve merkezî bir Osmanlı havasını veren dâhidir.”


Sanat Tarihçisi Prof. Dr. Semavi Eyice'nin yaklaşımı da aynı istikamettedir: “Sinan¸ büyük cami ve külliyelerden başka pek çok sayıda eserin yapımını üstlendiği gibi birçoğunun da uygun gördüğü projelere göre yanında yetişen kalfalar tarafından uygulanmasını sağladı… Onun estetik anlayış ve yapı sanatı ustalığını benimsemiş olan¸ arkasından gelen hassa mimarları Mimar Mehmet¸ Dalkıç Ahmet Ağa¸ Mimar Davut Ağalar bu klasik akımı sürdürmüşlerdir.”[2]


Taşlara ruh veren¸ onları derin manalarla bezeyen ve meydana getirdiği bilhassa cami¸ mescit ve diğer dinî yapılarla ilahî hakikatlerin tercümanlığını yapan “mimarlar sultanı” Sinan'ın¸ söz konusu eserlerde bugün bile hâlâ birçok sırların ve hikmetlerin gizlendiğini görmekteyiz. O¸ sivil¸ askerî ve dinî eserleri içerisinde bilhassa “ibadethaneleri” merkeze yerleştirip¸ kendisine ille-i gaye yapmış ve bütün dehasını¸ sanat ve mimarlık maharetlerini bunlar üzerinde incelikle teşhir etmiştir.


Misal vermek gerekirse¸ Sultan II. Selim zamanında Edirne'de inşa ettiği Selimiye Camii'ne adeta bir dantel gibi işlediği manevî özelliklere bakmak herhalde yeterli olur: Caminin tek bir kubbesinin oluşu Allah'ın birliğini¸ pencerelerinin beş kademeli oluşu İslâm'ın beş şartını¸ bütün pencerelerinin 99 tane oluşu Allah'ın 99 ismini¸ vaaz kürsülerinin 4 tane oluşu 4 hak mezhebi¸ bütün külliyede 32 kapının oluşu İslâm'ın 32 farzını¸ arka minarelerde 6 yolun olması imanın 6 şartını¸ caminin minarelerindeki 12 şerefenin camiyi yaptıran padişahın 12. Osmanlı padişahı olduğunu sembolize etmektedir.[3]


Cumhuriyet devrinin önemli yazarlarından olan Ruşen Eşref (Ünaydın) bir eserinde¸ Mimar Sinan'ın elindeki sihirli çubuğu ve taşlardan yaptığı mimarî besteyi şöyle tahlil etmiştir:


“Taşlar senin elinde kelimeler gibiydi. Onlardan umulmadık manalar çıkardın. Mermerleri¸ gâh olur¸ inci dişler gibi gülümsetirdin; gâh olur¸ fildişleri gibi oyma haline kordun. Kaya parçaları¸ sihrinin temasıyla zühd ve haşmeti ifade eder¸ taklar olurdu. Sütunların üstüne kıvrak kemerler kordun ki¸ havaî birer iklîl (müzeyyen taç) gibi hafif görünüyorlar!.. Işık ve ses emrine râm olmuştu: Hesaplı aydınlıklardan duvarlara ruhanî dalgalar serperdin. En kalın inşa tabakalarına serin bir hayal uçukluğu iâre ederdin. Kubbeleri birer ud¸ birer tanbur kadar hisli ve ihtizazlı hale getirdin… Camilerin¸ birer münâcât gibi hurûş içinde!.. Medreselerinde¸ hankâhların birer tevhid cazibesini haiz… Sarayların birer kasideyi andırıyor… Türbelerinde birer mersiye melâli var…”[4]


 


Hünerli Elleri ve Ebedî Eserleri


Kanunî¸ bilhassa İstanbul'un imarına büyük ehemmiyet vermiş; Mimar Sinan'ın hünerli elleriyle şehrin çehresini ve dokusunu değiştirip güzelleştiren ve İslamî renge ve kıvama erdiren¸ medeniyetimizin büyük eserleri diktirmeye muvaffak olmuştur. Kanunî'nin¸ Mimar Sinan aracılığıyla İstanbul'a armağan ettiği şaheserlerden sadece birkaçını hatırlatmak için zikredelim:


Kendi adına inşa ettirdiği¸ aynı zamanda Mimar Sinan'ın İstanbul'daki en muhteşem eseri olan Süleymaniye Camii ve Külliyesi (Darü'l-Hadis ile dört medrese¸ Darüşşifa¸ Muallimhane); babası namına Şam'da Sultan Selim Camii ve müştemilatı¸ aynı yerde kendi namına da Sultan Süleyman Külliyesi; Şehzade Mehmed namına¸ ilk büyük eseri olan Şehzade Camii; Cihangir namına Cihangir Camii ve tesisler; kızı Mihrimah Sultan adına Edirnekapı ve Üsküdar camileri; zevcesi Hürrem Sultan namına da Haseki Sultan Camii¸ medrese¸ darüşşifa¸ hamam. Yanı sıra II. Selim adına Edirne'de “ustalık eseri” olarak Selimiye Camii'ni; devlet ileri gelenleri adına da hem İstanbul'da (Rüstem Paşa¸ Sinan Paşa¸ Sokullu Mehmed Paşa¸ Zal Mahmud Paşa¸ Bali Paşa¸ Pertev Paşa¸ Kılıç Ali Paşa¸ Hadım İbrahim Paşa gibi) hem de Anadolu'da (Cenabî Ahmed Paşa¸ Ankara; Hacı Ahmed Paşa¸ Kayseri; Hüsrev Paşa¸ Van; Rüstem Paşa¸ Bolvadin; Hüsrev Paşa¸ Halep; Bosnalı Sofu Mehmed Paşa¸ Sofya gibi) pek çok devasa eser¸ cami¸ medrese¸ han¸ hamam ve türbe (Şehzade Mehmed¸ Sokullu Mehmed¸ Pertev¸ Zal Mahmut¸ Ferhat ve Barbaros Hayreddin Paşalar gibi) tesis etmiştir.[5]


Mimar Sinan'ın İstanbul'a ve tüm Osmanlı ülkesine hediye ettiği¸ birçoğu bugün hâlâ insanlığa hizmet vermeye devam eden çeşmeler¸ sebiller¸ su kemerleri (Haliç'e akan Ali Bey Deresi üzerindeki Moğlova Kemeri gibi) ve köprülerden (İstanbul yakınındaki Büyükçekmece Köprüsü gibi) müteşekkil “su mimarisi”dir.


Kanunî zamanında İstanbul'un nüfusu çoğaldıkça su ihtiyacı da artmış ve şehre yeni kaynaklardan su getirme ihtiyacı hâsıl olmuştu. Kanunî'nin “Devletimin devamı için dua edeler” niyeti doğrultusunda verdiği talimat üzerine harekete geçen Mimar Sinan¸ Ayvatköy civarındaki Bakraç ve Orta dereler ile bazı memba sularını toplayıp Kurt Kemeri üzerinden geçirerek Eyüp'teki İslambey mahallesinde bulunan yeni kubbeye kadar¸ Cebeciköy ve Balıkdere önlerinde inşa ettirdiği süzgeçten geçirerek İstanbul'a bol miktarda su akıtmaya ve yüzden fazla çeşme yapmaya muvaffak olmuştur.[6]


 


Kendini Tekrarlamayan Terkipçi Orijinallik


Osmanlı'nın her alanda olduğu gibi¸ mimarî alanda da “feyezân” halinde olduğu Kanunî döneminde¸ Mimar Sinan'ın¸ İstanbul'a ve Osmanlı Medeniyeti'ne kazandırdığı katî hüviyetini¸ Yahya Kemal¸ “Aziz İstanbul” isimli eserinde ana hatlarıyla şöyle billurlaştırmıştır:


“İstanbul'un manzarasına Sultan Süleyman¸ II. Selim ve III. Murad devirlerinde başka bir revnak vermiştir. İstanbul¸ onun tarafından selâtin camileri¸ vezir camileri¸ mescitler¸ medreseler¸ türbeler¸ imârethaneler¸ dârüşşifâlar¸ kervansaraylar¸ hanlar¸ hamamlar¸ sebiller¸ mekteplerle donatılmıştır. Sinan'ın yaptığı camilerin hemen her biri bir başka plânda ve çeşittir. O bunların her birine başka bir hava vermiştir. Bu¸ onun tenevvüe çok meraklı oluşunu ve zevk ve dehasının zenginliğini gösterir. Bu özelliklerden başta geleni¸ Sinan'ın cami mimarisinde tek ve büyük kubbeyi hâkim kılmasıdır. Müminleri¸ tek kubbe altına almak emeli¸ ancak selâtin camilerinde tecellî edebildi.”[7]


Yahya Kemal'in de ifade ettiği gibi Mimar Sinan gelinceye kadar Osmanlı mimarisinin iki temel meselesi vardı: Tek (büyük) Kubbe ve yan cephe. Sinan iki meseleyi de büyük bir ustalıkla çözmüştür. Kubbeyi¸ içeriden mabedin üstüne¸ mesnetleriyle alakası görünmeyecek bir şekilde asmış; dışarıdan ise yarım kubbeler ve küçük gerdanlık kubbelerle adeta tabii ve yekpare bir bütün halinde getirmiştir. Yan cephe meselesini de daha Şehzade Camiinde halletmiştir. Onun kemer¸ sütun¸ galeri ve pencerelerle yaptığı terkipler¸ hayret ve hayranlık uyandıracak mükemmelliktedir. Bu yüzden Sinan¸ kendinden sonraki mimarlara¸ “taklit edilmekten” başka bir şey bırakmamıştır.


Ahmet Hamdi Tanpınar¸ eserlerindeki bu “kendisini tekrar etmeyen” terkipçi orijinalitelik¸ büyüleyicilik ve göz kamaştırıcı sanat şöleni hakkındaki tespitleri oldukça çarpıcıdır:


“Sinan denilince gözümün önünde¸ son derece nispetli yontulmuş bir mücevher dizisine benzeyen irili ufaklı binalar¸ ta Macaristan içerisinden başlayarak Akdeniz'e ve Basra Körfezi'ne kadar iner… Herkeş Şehzade'nin kubbelerine hayran iken¸ o kendisini Süleymaniye'nin aydınlık boşluğuna bırakır ve kartal kanatlarının tek bir süzülüşü ile İstanbul'un bir tarafını¸ Boğaz'ın yarısına kadar doldurur. Oradan velveleli bir uçuşla eski pâyitahta Edirne'ye geçer¸ Selimiye'nin mücevher çağlayanlarını kurar… İstanbul'u baştanbaşa fethetmiştir. Kim bilir¸ bıraksalardı belki de bütün İstanbul'u yedi tepesinde yedi kubbeyle tek bir bina halinde işler¸ bu kubbeleri¸ vadilerin üstünden aşan ve sırrı yalnız kendisinde olan kemer gelerilerle birbirine bağlar; aralarından büyük ağaçların yeşilliğini bir mükâfat gibi fışkırtır; tatlı meyillere medreselerini¸ şifahânelerini oturtur; taştan ebediyet rüyasını kademe kademe üç kıyıya indirirdi. Asırlık şekilleri birbirine karıştırır; nispetleri değiştirir; tenazurları kırar¸ sanki dehasıyla kendisinden öncekilerin tecrübelerini¸ buluşlarını bir sonsuzluğa taşımak istiyormuş gibi her şeyi genişletir¸ büyütür¸ sayıları çoğaltır¸ her motiften ayrı ayrı şekiller ve terkipler çıkartır. Bunu yapmadıysa bile¸ hemen benzerini yaptı. Bu rüyayı bir yıldız dizisi gibi kırdı ve benimsediği şehirden başlayarak geniş imparatorluğun dört bucağına dağıttı.”


Sanat tarihçisi Semavi Eyice'nin tahlilleri de¸ Koca Sinan'ın eserlerindeki üslup¸ görkem ve estetik gibi oldukça orijinaldir:


“Sinan değişik plân tiplerini denemiş ve kendisine has üslup özelliklerini ortaya koymuştur. Büyük ustanın¸ bu yapılarında monotonluktan kaçındığı ve birbirinden farklı estetik anlayışlar ortaya koyduğu dikkati çeker… (Süleymaniye Camiinde) Muazzam dengeli¸ ihtişamlı ve mükemmel orantılı¸ göz okşayan ölçüler¸ aynı güzellik ve ritim ile dış bütünlüğe yansıtılmıştır. Abidevî¸ şahane yapı¸ bu ölçülerde bir ilk olarak şehir silüetine estetik oranları ile görkem kazandırmıştır… (Selimiye Camii) Türk-Osmanlı mimarisinin zirvesindeki bu eser¸ dünya sanat tarihinde de eşi olmayan bir şaheserdir… Selimiye Camii¸ Osmanlı dönemi Türk sanatının eriştiği son nokta olup¸ dinî mimari tarihinde de toplu ibadet mekânının en ideal çözümünün ortaya konulduğu bir başyapıttır.”[8]


 


Hakk'ın Şule Açan Tebessümü


“Sinan¸ Osmanlı sanatına Hakk'ın şule açan bir tebessümüdür” diyen Samiha Ayverdi de Sinan'ın eserleriyle orijinal bir sanat ekolü ve tarzı meydana getirdiği¸ ancak kendisini tekdüzelik ve durağanlığa hapsetmekten kurtarmayı ve “İslamî vahdet potası içerisinde kesrete” erişmeyi¸ yüksek iman neşvesi içerisinde başardığı noktasında Ahmet Hamdi Tanpınar ve Yahya Kemal ile aynı görüştedir:


“O büyük dâhi¸ muayyen bir sanat formunun anaforuna tutulup¸ eserlerini yeknesak bir hacim ve nispetlerin girdabına kaptırmamış¸ her yeni eserinde bir başka plânı¸ bir başka mimarî hususiyeti ve üslup ayrıntısını denemiştir. Tecrübe ettiği her ölçüyü¸ bir sonraki eserinde¸ gerektiğinde kolayca terk edebilip¸ makam değiştiren bir muskî gibi yeni bir heyecan¸ yeni bir hamle ve yepyeni bir temin peşine düşmüştür… Eğer Sinan¸ İslam'ın vahdet potasında eriyip yeni baştan dökülen bir iman ve heyecan adamı olmamış¸ cemiyeti ve kâinatı¸ kendi içinin aynasında seyredecek bir arınma geçirmemiş bulunsaydı¸ nihayet şevketli ve azametli bir ordunun peşisıra hamaset¸ zafer ve kahramanlık tarihini bizzat yaşamak bahtiyarlığına eremeseydi; kütlenin şuuraltında bilkuvve mevcut olan hazırlanışı¸ kendi istidadı aynasında mihraklaştırarak onu¸ bu yüksek voltajlı sanat seviyesine tercüme ve aksettiremezdi.”[9]


Edebiyatçılarımızdan Nihat Sami Banarlı ise¸ Mimar Sinan'ın ömrü boyunca imza attığı 300'den fazla eser içerisinde¸ özellikle şu üç şahesere dikkat çekmiş ve sanatının nasıl zirve yaptığını şöyle analiz etmiştir:


“Bu meşhur eserleri Şehzade Camii¸ Süleymaniye şahikası ve Selimiye bediasıdır. Bu üç şaheser¸ Sinan'ın sanatının zirve noktalarını teşkil eder. Ama bu¸ onun diğer eserleri sanattan mahrum¸ alelâde birer yapıdan ibarettir manasına alınamaz. Onun her eserinde¸ büyük mimarinin üslubu¸ sanatı ve insanı o olgun¸ o sade hendeseye hayran bırakan azim dehası mevcuttur.”[10]


 


 






[1] Ahmed Refik Altınay¸ Osmanlı Âlimleri ve Sanatkârları¸ İstanbul¸ 1997¸ Timaş Yayınları¸ s.23; Altınay¸ Mimar Sinan¸ İstanbul¸ 1931¸ Kanaat Kütüphanesi¸ 72 s.; Semavi Eyice¸ “Mimar Sinan”¸ Türkler¸ c.12¸ s.79-80¸ 82; Aptullah Kuran¸ Mimar Sinan¸ İstanbul¸ 1986¸ Hürriyet Vakfı Yayınları¸ s.286 vd. Mimar Sinan¸ mimarlık anlayışı ve Osmanlı mimarisindeki yeri hakkında bkz. Metin Sözen¸ Türk Mimarisinin Gelişimi ve Mimar Sinan¸ İstanbul¸ 1975¸ İş Bankası Yayınları¸ 397 s.; Turgut Cansever¸ Mimar Sinan¸ İstanbul¸ 2005¸ AlBaraka Türk Yayınları¸ 415 s.



[2] Ortaylı¸ Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek¸ s.20¸ 24-25; Eyice¸ “Mimar Sinan”¸ s.80.



[3] Samiha Ayverdi¸ Türk Tarihinde Osmanlı Asırları I¸ 2. Baskı¸ İstanbul¸ 1977¸ Damla Yayınevi¸ s.380-383; İbrahim Efendi Konağı¸ 3. Baskı¸ İstanbul¸ 1982¸ İstanbul Fetih Cemiyeti¸ s.123; Doğan Kuban¸ Sinan'ın Sanatı ve Selimiye¸ İstanbul¸ 1998¸ s.110 vd.



[4] Ruşen Eşref Ünaydın¸ Ayrılıklar¸ İstanbul¸ 1339/1923¸ s.81-82¸ 90-94.



[5] Solakzade¸ age¸ s.317-318; Gökbilgin¸ Kanunî¸ s.157¸ 197-198; Osman Nuri Ergin¸ Mecelle-i Umûr-ı Belediyye¸ İstanbul¸ 1922/1933/1995¸ c.1¸ s.1230; Eyice¸ “Mimar Sinan”¸ s.80¸ 81¸ 82-84. Mimar Sinan'ın eserleri hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Mimarbaşı Koca Sinan ve Eserleri¸ Hazırlayan: Sadi Bayram¸ c.1-2¸ İstanbul¸ 1988¸ Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları; Tanju Cantay¸ Süleymaniye Camii¸ İstanbul¸ 1989¸ Eren Yayıncılık¸ 90 s.



[6] İbrahim Ateş¸ Kanunî Sultan Süleyman'ın Su Vakfiyesi¸ Ankara¸ 1987¸ Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları¸ s.4-5 vd.; Eyice¸ “Mimar Sinan”¸ s.81-82.



[7] Yahya Kemal¸ Aziz İstanbul¸ s.52-53¸ 57-58¸ 79.



[8] Ahmet Hamdi Tanpınar¸ Beş Şehir¸ 26. Baskı¸ İstanbul¸ 2009¸ Dergâh Yayınları¸ s.22-23¸ 137-138¸ 141; Eyice¸ “Mimar Sinan”¸ s.83¸ 84. Bu konuyla ilgili ayrıca bkz. Semra Ögel¸ “Sinan'ın Eserlerinde Süsleme ve Mimarinin Bütünlüğü”¸ 6. Vakıf Haftası¸ Türk Vakıf Medeniyeti Çerçevesinde Mimar Sinan ve Dönemi Sempozyumu¸ İstanbul¸ 1989¸ s.347-360.



[9] Ayverdi¸ Türk Tarihinde Osmanlı Asırları¸ s.380-386. Ayrıca bkz. Ayverdi¸ İbrahim Efendi Konağı¸ s.122-123¸ 124; Boğaz İçinde Tarih¸ 4. Baskı¸ İstanbul¸ 1982¸ İstanbul Fetih Cemiyeti¸ s.274.



[10] Nihat Sami Banarlı¸ Şiir ve Edebiyat Sohbetleri I¸ 2. Baskı¸ İstanbul¸ 1982¸ Kubbealtı Neşriyat¸ s.110. Yazar ve edebiyatçılarımızın Mimar Sinan ve eserleri hakkındaki tespit ve tahlilleri hakkında daha etraflı malumat için bkz. M. Fatih Andı¸ Edebiyatımızda Mimar Sinan¸ İstanbul¸ 1989¸ Kültür Bakanlığı Yayınları¸ s.7-24 vd.

Sayfayı Paylaş