ŞAİRLERİN HAYAL ŞEHRİ: İSTANBUL

Somuncu Baba

Bizim kalbimiz bazı şehirlere fena halde düşkündür. Mekke ve Medine bizim kalbimizin içinde uçsuz bucaksız yer etmişken Nuri Pakdil'in deyimiyle Kudüs ince bir zar gibi kalbimizin üzerinde gerilidir. Kudüs'ü bu noktada destekleyecek bir şehir varsa o da yüzyıllardır dilimiz olmuş olan İstanbul'dur. O şehir ki "Asya'dır Çin'e kadar". Farklılıkların İslamiyet'in eşsiz hoşgörüsü ile birer güzelliğe dönüştüğü¸ ruhunu hiçbir şeyin tamamen ortadan kaldıramadığı "Hayal Şehir"dir İstanbul. Şairler kendi ruhları sanmıştır onun ruhunu. Öyle hissetmişlerd

İstanbul`un evsafını mümkün mibeyân hiç


Maksudhemansadr-ı kerem-kâra senadır


  Nedim


 


Bizim kalbimiz bazı şehirlere fena halde düşkündür. Mekke ve Medine bizim kalbimizin içinde uçsuz bucaksız yer etmişken Nuri Pakdil'in deyimiyle Kudüs ince bir zar gibi kalbimizin üzerinde gerilidir. Kudüs'ü bu noktada destekleyecek bir şehir varsa o da yüzyıllardır dilimiz olmuş olan İstanbul'dur. O şehir ki "Asya'dır Çin'e kadar". Farklılıkların İslamiyet'in eşsiz hoşgörüsü ile birer güzelliğe dönüştüğü¸ ruhunu hiçbir şeyin tamamen ortadan kaldıramadığı "Hayal Şehir"dir İstanbul. Şairler kendi ruhları sanmıştır onun ruhunu. Öyle hissetmişlerdir onu içlerinde¸ kendilerini de onun içinde…


İstanbul camileri¸ külliyeleri¸ çeşmeleri¸ sarayları ve daha nice tarihi ve doğal güzellikleriyle şairlerin kalemlerini güzelleştiren¸ arkasında taşıdığı eşsiz bir musiki ile içine girdiği her metni müthiş bir ahenkle eşsizleştiren bir şehirdir. İstanbul birçok şey ile anılır olmuştur. Ama şair ve şiir dediğimizde İstanbul'a baktığımız açı derinleşir. İstanbul'un Süleymaniye'sinden¸ topların Fatih Sultan Mehmed Han devrinde döverek yıprattığı surlara kadar her şey şiirle inşa edilmiş gibidir. Kuşkusuz Sultanların şehri ancak sözünde sultanı olan şiirle hemhal olarak hak ettiği değeri alabilirdi. Nedim'den Şeyh Galip'e¸ Yahya Kemal'den Necip Fazıl'a¸ Sezai Karakoç'tan Cahit Zarifoğlu'na kadar şiirimizin her döneminde İstanbul sırf bir mekân olarak değil¸ gönüllerde taht kurmasıyla şiirlerde hak ettiği değeri almıştır.


Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!


Görmedim gezmediğim¸ sevmediğim hiçbir yer.


Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!


Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.


 


Yedi tepeli şehre belki Topkapı Sarayının¸ Ayasofya ve Sultan Ahmed Camilerinin bulunduğu tepeden bakmıştır Yahya Kemal. O harika estetiğin Osmanlı'nın ihtişamını hatırlattığı açıdan kalbini İstanbul aşkına açmıştır. Gülhane'den boğazın laciverdî rengine bakarak gönlünü İstanbul'un ferahlatan rüzgârlarına dayamıştır. Beyazıt Camii¸ Üniversite ve Süleymaniye'nin bulunduğu tepeden Mimar Sinan'ı anmıştır belki de Yahya Kemal. Oradan hayal etmiştir kim bilir tarihin müthiş anlarını ve öyle kapılmıştır eski şiirin rüzgârına. Yedi tepenin bir diğeri olan Fatih Camii'nin bulunduğu tepeden bakarken dökülmüştür bu mısralar dudaklarından belki de. Fatih'in Akşemseddin Hazretlerinin eteğinde ağladığını duymuştur da o gözyaşlarının ıslattığı toprağın üstünde olduğu için sevgisi katbekat artmıştır. İstanbul'un semtlerini seyrederken bu yedi tepenin herhangi birinde miydi yoksa Yuşa Tepesinde mi¸ Çamlıca'da mı bilinmez amma harikulade bir siluetin karşısında naçar kalmış olacağı muhakkak.


İstanbul nasıl seçe seçe inci mercanlarını birer tarihi vesika olarak semtlerine dağıttı veAllah'ın bir lütfu ile görsel bir şiir yazdı ise¸ Yahya Kemal de İstanbul'dan bahsederken kendi İstanbul sevgisinin bir ürünü olan şiirlerinde kelimeleri aynı İstanbul'un mücevheratı gibi seçe seçe nadide bir işçilikle kullanmıştır. Bu noktada Turgut Cansever'in bahsettiği divan şiiri ile Osmanlı şehrinin ve mimarlığının ortak temelleri düşüncesi geliyor insanın aklına. Evet¸ bir yerlerde bu ortak temellerin yaşadığının esiniyle şiirlerine İstanbul'u dâhil etmiştir Yahya Kemal.


İstanbul Yahya Kemal'in şiirine tarihini de katarak muhiplerini selamlar. Coşkunlukla haykırır bazı mısralar. Kimi bir bayram sabahı hayalhanesinden çıkıp Barbaros'un toplarını gümleten gemilerini hatırlatır¸ kimi Anadolu'yu yurt edinmemizi sağlayan savaşları. Ama kuşkusuz bir Osmanlı delikanlısının dilinden dökülmüş¸ cengaver bir komutanın haykırışıymış gibi dinlenen o fethi konu alan şiirin yeri ayrıdır. Biraz kulak versek komutana şimdi fena olmaz hani:


Vur Pençe-i Âlî`dekişemşîr aşkına


Gülbang-ı âsmânı tutan pîr aşkına


 


Ey leşker-i müfettihü`l-ebvâb vur bugün


Feth-i mübînizâmin o tebşîr aşkına


 


Vur deyr-i küfrün üstüne rekz-i hilâl içün


Gelmiş bu şehsüvâr-i cihângîr aşkına


 


Düşsün çelengi Rûm`un¸ eğilsün ser-i Firenk


Vur Türk`ü gönderen yed-i takdîr aşkına


 


Son savletinle vur ki açılsın bu sûrlar


Fecr-i hücûm içindeki tekbîr aşkına


 


İstanbul'u şiirde ustalıkla yazmak İstanbul'u yaşamak demektir. Modern zamanlara uzanan İstanbul'un içinde şehzade çığlıklarını duymak¸ birbirinden farklı nakışlarla işlenmiş semtlerin farklılıklarını bizzat yaşamak insanı şiirin eşiğine getirmez de ne yapar. Günahın ve sevabın karşıtlığı bir kaldırımda yekvücutmuşçasına dolaşırken boğazda semtlerin ve tepelerin modernlik-gelenek yarışı nasıl da yan yana getirir zıtlıkları ve buradan doğan ironiyi. İstanbul Türkçesinin hâkimiyeti ise sessizce türküleri söyletir mehtaplarda. Şirket-i Hayriyye'nin duman duman attığı kulaçlar¸ bulutların boğaz rüzgârlarıyla yeniden¸ hep yeniden eski kuşatmaları canlandırışı¸ Karacaahmet'in salınan servilerinden hüzünle yayılan gözyaşları… Siz bunları yaşamadıysanız da bir şair çıkar içinizde bir şeyin sıkıştığını hissettirir gibi özletir İstanbul'u. Bir yumrudur boğazınızda artık İstanbul ve bir vatan nasıl özlenirse¸ size öyle özletir Necip Fazıl İstanbul'u.


Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!


Yedi renk¸ yedi sesten sayısız belirişler…


Eyüp öksüz¸ Kadıköy süslü¸ Moda kurumlu¸


Adada rüzgar¸ uçan eteklerden sorumlu.


Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından


Hala çığlıklar gelir Topkapı Sarayından.


Ana gibi yar olmaz¸ İstanbul gibi diyar;


Güleni şöyle dursun¸ ağlayanı bahtiyar…


Modern zamanların İstanbul'a yaptığı kötülük şer'in belirsizce sokaklarda¸ en işlek caddelerde kol gezmesidir. Suçlu ve suçsuzun sokaklarda yan yana yürüdüğü Eminönü kalabalığı her gün vapurlara dolup dolup boşalmaktayken bu dolaşım hiç bitmeden devam edecektir. İnsan İstanbul'da bunları düşünürken kendisini şaşkınlığa uğratacak derecede farklı hissiyatın içine de girer. Şerden beladan bahsederken bir şairin sözcükleri geliverir aklına; "Eyüp/ Sıla sıla Medine". Cahit Zarifoğlu medreselere girer Arapça öğrenen¸ Kuran-ı Kerim okuyan¸ tefsirle meşgul olan talebelerin yanlarından geçer İstanbul'u anlatırken. Boğaza değinir ve hiç ayrılmadan İstanbul'un hala bir yerlerde sakladığı manevi havadan bahseder: "Bir tohumdan daha az değil / Fatihin büyük güvercin kanatları / Meleklerin sık aralıklarla / Dokunduğu toprak / Güzel buyruklar / Gürbüz havalar / Boğaziçi bir akımdır / Bir akan sudur / Nice dergâhlar / Dinler gibi nabzını / Yeni doğan çocukların.


İstanbul… Sezai Karakoç'un deyimiyle "Bağdat'ın dervişlik ortağı" ve "Şam'ın kılıç kardeşi". Bir ayağı batı¸ bir ayağı doğu olan eşsiz şehir. Bir müjde ile¸ bir hadis-i şerif ile sevgisi büyüyen¸ esen rüzgarlarının ferahlık¸ içinde yatanların ve bugüne değin yaşayan büyüklerin düşüncesi akla düşünce bahtiyarlık veren bizim "Hayal Şehrimiz". Ziya Osman Saba'dan Faruk Nafiz'e¸ Edip Cansever'e varana dek her şairin sevdası olan İstanbul dün olduğu gibi bugünde taşıyla¸ toprağıyla¸ tarihiyle ve doğal güzellikleriyle nice şairin kaleminden hasretle¸ özlemle¸ aşkla nakşolacaktır gönüllere. İstanbul bir şiiri mırıldanacak ve şairler koşacak o mısraları yakalamak için. Kimisi Üsküdar'a demir atacak¸ kimi Galata Mevlevihane'sine. Kimi kucaklayacak İstanbul'u¸ kimi gözlerini kapatıp dinleyecek. Ama bir İstanbul olacak hep yaşanan¸ hayal edilen¸ özlenen…


Son sözü yine bir şaire Nedim'e verelim. Çünkü ondan daha pervasızca seven pek az şair vardır İstanbul'u:


"Nâmı gibi olmuşdur o hem sa`d hem âbâd


İstanbul`a sermâye-i fahr olsa revadır."

Sayfayı Paylaş