RIZA “GÖRELİM MEVLÂ NEYLER¸ NEYLERSE GÜZEL EYLER”

Somuncu Baba

Kulluğumuz insanlığımızın alâmet-ifârikasıdır. İnsanın yâri Hz. Allah'tır. Allah kendisinden hoşnut olanı perişan kılmaz. Allah ile irtibatı kopuk olan kendine yabancı¸ âleme yabancı ve insanlığa yabancıdır. Allah ile dostluğumuzun yegâne şartı O'ndan râzı oluşumuzdur. Tasavvufta seyr u sülûk eğitiminin hedefi sâlikin Allah'tan râzı olmasını sağlamaktır. Bu çalışmamızda rıza makâmının mâhiyetini ve esaslarını incelemeye çalışacağız.

Kulluğumuz insanlığımızın alâmet-ifârikasıdır. İnsanın yâri Hz. Allah'tır. Allah kendisinden hoşnut olanı perişan kılmaz. Allah ile irtibatı kopuk olan kendine yabancı¸ âleme yabancı ve insanlığa yabancıdır. Allah ile dostluğumuzun yegâne şartı O'ndan râzı oluşumuzdur. Tasavvufta seyr u sülûk eğitiminin hedefi sâlikin Allah'tan râzı olmasını sağlamaktır. Bu çalışmamızda rıza makâmının mâhiyetini ve esaslarını incelemeye çalışacağız.


Rızâ Kavramının Anlam Boyutu


Öfke ve gazabın zıddı olarakrızâ¸sözlükte; kabul etmek¸ memnun olmak; seçmek¸ yetinmek¸ beğenmek¸ tercih etmek; birini memnun etmek¸ tasvip etmek¸ kanâat etmek¸ hoşnut olmak; sızlanmamak¸ yakınmamak izin ve müsaade almak¸[1] başa gelen kazâya karşı kalbin sürûru[2]anlamına gelmektedir.


Tasavvuf ıstılahı olarak rızâ; ihtiyarı terk¸ eline geçene sevinmeyip elinden gidene üzülmemek¸[3]ilâhî hükmün ve kaderin tecellilerinin akışı altında kalben sükûn bulmak[4]şeklinde değerlendirilmiştir.


Ebû Nasr es-Serrâc (ö.378/988)'ın Allah'a açılan en büyük kapı ve dünya cenneti olarak vasıflandırdığı rızâyı;[5]


Zünnûn-ı Mısrî (ö.245/859)¸ acılığına rağmen kalbin kazâ-i ilâhî ile sükûnet bulması¸ ilâhî kazânın tesiri ile meydana gelecek olan hâdiseden önce iradeyi terk etmesi ve musîbetin içindeyken bile ilâhî sevginin heyecanını duyması olarak nitelendirmekte¸[6]


Râbiatu'l-Adeviyye (ö.185/801)¸ Allah'ın nimeti kadar musîbetinin de kulu memnun etmesi¸ yani kahrının da lütfunun da hoş olması diye tanımlamakta¸[7]


Cüneyd-i Bağdâdî (ö.297/909)¸ kulun irade ve ihtiyarını terketmesi olarak görmekte¸[8]


Ebû Ali ed-Dekkâk(ö.405/1014)¸Allah'ın hükmüne ve kazâsına itirazda bulunmaktan kaçınmak[9] diye nitelendirmekte¸


Ruveym b. Ahmed el-Bağdâdî (ö.330/941)¸ insanın kendisine isabet eden belalardan haz duyması[10] olarak görmektedir.


Âyet ve Hadislerde Rızâ Kavramı


Rızâ kavramı türevleriyle birlikte Kur'an-ı Kerim'de yetmiş üç yerde geçmektedir.[11] Rızânın kesbî olarak elde edilmesi zor olduğu için Allah¸ onu sabrı emrettiği gibi doğrudan doğruya emretmemiş¸ sadece tavsiyede bulunmuş ve bu mertebeye erenleri takdir etmiştir.[12] Kur'ân'a göre Allah'ın kuldan râzı olması¸ kulun emir ve yasaklara uyduğunu görmesiyken; kulun Allah'tan râzı olması ise¸ Allah'ın kendisi hakkındaki hükmünü kötü görmemesidir. Bu iki rızâ halini gerçekleştiren nefse¸ nefs-i marziyye ve nefs-i râziye denmiştir.[13]İslâm'a göre insanın yaradılış sebebi Allah'a kulluk etmektir. Allah'a kul olmak ise O'nun kazâsına boyun eğmek ve O'ndan râzı olmaktır¸yani teslimiyyet-i tâmdır. Kulluğumuzun gereği olarak rız⸠tevekkül ve sabrı tamamlayan ruhî bir yükseliştir. Allah'ın kazâsına teslim olup itirâzı terkeden kimse¸ rızâmakâmına yükselir.Rızâ makâmına erişince mâsivânın kaybından dolayı üzüntü duymadığı gibi¸ mâsivânın kazanımından dolayı da sevinmez. O sadece yaşadığı müddetçe Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya çalışır. Bu gerçeği ifade sadedinde gönül erleri¸ “Hûşe vü hırmen be pîş-i istiğnâ yekest”¸ yani “Dane ve harman müstağnî olanın gözünde müsavidir.” demişlerdir.[14]


Peygamber Efendimiz¸ Allah sevgisinin bedelini hadîs-i şeriflerinde şu şekilde dile getirmektedir:


“Mükâfatın büyüklüğü¸ belânın şiddetine göredir. Allah¸ sevdiği topluluğu belâya uğratır. Kim başına gelene rızâ gösterirse¸ Allah ondan hoşnut olur. Kim de rızâ göstermezse¸ Allah'ın gazabına uğrar.”[15]


Allah'tan Gelene Râzı Olmak


Neden ve niçin kaygısını terk ederek kazâya rızâ gösteren kişi¸ Mevlânâ'nın¸ “Bende şevem” ifadesinde olduğu gibi hakîkîmânâda kulluk şerefine erecektir. Gazneli Sultan Mahmud bir defasında en sâdık ve güvenilir tebaası olan Ayaz ile bir salatalığı paylaşır. Ayaz salatalığın kendisine düşen yarısını memnuniyet içinde yemeye başlar. Ancak sultan kendi parçasını ısırdığı zaman¸ o kadar acı gelir ki¸ hemen geri çıkarır:


– Bu kadar acı bir şeyi nasıl yiyebiliyorsun? Tadı tıpkı zehir gibi¸ diye sorar sultan. Ayaz ona şu cevabı verir:


– Sevgili Sultanım! Senin elinden o kadar çok iyilik ve cömertlik gördüm ki¸ sen ne verirsen ver¸ bana tatlı geliyor.[16]


Sultan Mahmud'un ikram ettiği salatalığın acılığını hissetmeyen Ayaz'ın hâlet-i rûhiyesini Fuzûlî¸ bizzat şu şekilde terennüm etmektedir:


Ger cefâ kılsan Fuzûlî tek şikâyet kılmazam


Aşk etvârında sanma bî-vefâlardan beni.[17]


Fuzûlî'nin Hak'tan gelen cevr ü cefâyı derman bilmesi¸ bir iddiadan ibaret değildir. Bu niyaz¸ âşıkların ortak duygusudur. Bu duygunun örneğini ashâb-ı kirâmda görmekteyiz. Şöyle ki¸ ashaptan Urvetü'bnü Zübeyr (r.a.)'ın bir kolunun kesildiği ve bir evladını da kaybettiği rivayet edilir. Bu iki hadise aynı günde olmuştur. Arkadaşları geçmiş olsuna geldikleri zaman o¸ Allah'a şöyle şükrediyordu: “Ey Allah'ım! Hamd¸ Sana aittir. Benim yedi evladım vardı¸ birini aldın¸ altı tane kaldı. İki kolum ve iki ayağım vardı¸ birini aldın¸ üçünü bıraktın.”[18]


Urvetü'bnü Zübeyr'in bu teslimiyeti bize¸ bir kul olarak her hal ve şartta ilâhî takdire rızâgöstermemiz gerektiğini öğretmektedir. Dünyaca ünlü tenis şampiyonu Arthur Ashe bir kan nakli sırasında amansız bir hastalığa yakalanır. Hastalığı ilerler. Ölümü beklemektedir. Hayatının son günlerinde sevenleri kendisini yalnız bırakmaz¸ dünyanın dört bir tarafından mektuplar alır. İşte o mektuplardan birinde muhatap olduğu soruya verdiği cevap oldukça mânidârdır. Diyordu ki hayranı ünlü tenisçiye;


– Allah¸ böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?


Arthur Ashe¸ hayranının bu aykırı sorusunu şu anlamlı sözleriyle cevaplar:


– Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar. 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir. 500 bini profesyonel tenisçi olur¸ 50 bini yarışmalara girer¸ 5 bini büyük turnuvalara erişir¸ 50'si Wimbledon'a kadar gelir¸ 4'ü yarı finale¸ 2'si finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Allah'a “Neden ben?” diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken¸ Allah'a nasıl “Niye ben?” derim.[19]


Kulun¸ başına gelebilecek bütün hal ve şartlarda Allahu Teâlâ'dan râzı olması¸ Allah'ın da kendisinden râzı olmasını beraberinde getirecektir. Kul¸ rızkın azına râzı olursa Rabbi de amelinin azlığına rızâ gösterir. Bütün şartlarda Allah'tan râzı olduğunda¸ kârı ve zararı¸ acı ve sevinci bir tuttuğunda Rabbinin kendinden daha çok râzı olduğunu görür. Süfyân-ı Sevrî(ö. 161/777) ile Râbiatü'l-Adeviyye (ö. 185/801) arasında geçen şu diyalog bizlere¸ rızânın karşılıklı olduğuna vurgu yapmaktadır: Süfyân-ıServî'nin¸”Allah'ım! Benden râzı ol.” duasına¸ orada bulunan Râbiatü'l-Adeviyye¸ “Kendisinden râzı olmadığın Zât'tan senden râzı ol­masını istemekten utanmıyor musun?”[20]ihtarında bulunur.


Allah'ın hoşnutluğunu dileyen Osman Hulûsi Efendi¸ şu beyitlerinde Allah'ın Zât'ına hayran olduğunu dile getirmekte ve kendisini Hak dergâhının bendesi olarak görmektedir:


Kime arz-ı hâl edem sen var iken ey serv-i nâz


Çâresiz derd-i dile sensin tabib-i çâre-sâz


 


Pâdişâhım bâb-ı ihsânından isterim atâ


Nâ ümîd-i lutfun olmam eylerim her dem niyâz


 


Dostluğun devlet yeter bana iki âlemde ger


Cümle âlem olsalar düşmânım etmem ihtirâz


 


Eşiğin Kâ'bem ve hem kıblem cemâlindir senin


Secde-gâhımdır kaşın mihrâbı eylerim namâz


 


Bu Hulûsîâsitânında zelîl bir bendedir


Bendene ihsânını ister çok eyle ister az.[21]


RızâMakâmına Ulaşanların Halleri


 “Kahrın da hoş¸ lutfun da hoş” deyip rızâ makâmına ulaşanlar¸ kâinatta ikilik¸ çelişme¸ kötü¸ çirkin¸ acı ve gam görmezler. İlâhî irade ve takdire tam bir teslimiyete bürünen¸ Hak'ta fânî olan¸ kendi benliğinden sıyrılan nefs-i râziye ve nefs-i marziyye mertebesindeki kul¸ derin bir içsel tatmîne erer¸ adanmış bir aşka sahip olup¸ yaratılmışlara karşı şefkat duyar ve insanlığa sürekli hizmet etmenin çabasını güder. Artık bu makâmda kul¸ hayatı olduğu gibi kabul eder¸ bir damlanın okyanusa katılması gibi varoluşun seyrine katılır. Rızâ makâmında kişi¸ benliğini geçmişin alışkanlıklarından ve geleceğin arzu ve kaygılarından kurtarır. Rızâ makâmında ânı yaşamaya başlayan kul¸ özne-nesne¸ ben-sen¸ geçmiş-gelecek ikileminden kurtulur.[22] Rızâ makâmına ermenin hakikatini Hucvirî şu şekilde açıklamaktadır: “Allah'ın iradesini tercih eden kul artık kendi tercihinden yüz çevirir. Bütün üzüntülerden kurtulur. Elde edinilen bu rızâ duygusu¸ hüzünleri yok eder¸ kişiyi dertten kurtarır¸ gafletle cenkleşmekten uzaklaştırarak kurtuluşa erdirir¸ Hak'tan başkası ile alakalı olan düşünceyi kalbinden siler¸ meşakkat kaydından kurtarır.”[23]


Konumuzu Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın şu tespitleri ile özetlemek istiyorum:


Rız⸠kalbin bütün olaylar karşısında durgun ve sakin oluşudur.


Rızâ kalbin kazâ acısıyla sevinmesidir.


Rız⸠gönülden tiksinmeyi atmak ve onda dâimî sevinç koymaktır.


Rız⸠kendi akıl ve tedbirinden ziyade Allah'ın takdirine boyun eğmektir.


Rız⸠acıtatlı bütün hadiselere gönül sevinciyle itaat etmektir.


Rız⸠kazâ oluşunda ruhun sükûna¸ huzura kavuşmasıdır.


Rız⸠Allah'ın yüksek makâmı¸ dünyanın cennetidir.Allah'ın verdiğine râzı olan kimse iki âlemde de sevinç içinde olur.Çünkü rızâ ile Allah bilgisi kolaylaşır¸ Allah'ı sevmek ve kaderine rızâ göstermek¸ O'ndan korkmak ve O'na yalvarmaktan üstündür.Çünkü muhabbet ve rızâ Allah'ın sıfatlarındandır.Allah bir kulunu sever ve ondan râzı olursa o kul da Allah'ı sever ve O'ndan râzı olur.Çünkü o kul Allah'ın sevgi ve rızâsını gönül aynasında görür.


Rızâ hüznü yokeder¸ kazâya rızâ büyük belâları bal eder. Râzı olan saâdet yoluna gider.Kısmetine râzı olan rûhen zengindir.


Rızânın aslı Allah'a güvendir.İşlerin oluş ve akışı halkın isteğine değil Allah'ın takdîrine bağlıdır.[24]


 


 






[1]Asım Efendi¸ Kâmûsu'l-Mubît Tercümesi¸c. III¸ s. 824.



[2]El-Cürcậnî¸ Kitậbü't-ta'rifật¸ s. 111.



[3]El-Kırımî¸ Âb-ı Hayât¸ vr. 40a.



[4]Es-Serrâc¸el-Luma'¸ s. 80-81; el-Kelâbâzî¸ et-Taarruf¸ s.119-120; Kuşeyrî¸ er-Risâle¸ s.192-197; es-Sühreverd Avârifu'l-Maârif¸ s. 451-453.



[5] Serrâc¸ Lüma'¸ s. 80.



[6]Kuşeyrî¸ er-Risâle¸ s.195.



[7]Kuşeyrî¸ er-Risâle¸ s.195.



[8]Kuşeyrî¸ er-Risâle¸ s. 196.



[9]Kuşeyrî¸ er-Risâle¸ s. 194.



[10]Es-Sülemî¸ Tabakâtu's-Sûfiyye¸s. 183.



[11]Bkz. Abdülbâkî¸ el-Mu'cemu'l-mufehreşs. 321-322.



[12]Bkz. El-Mekkî¸Kûtu'l-kulûb¸ c. II¸ s. 234.



[13] El-Isfahanî¸ Müfredât¸s. 430; Gazali¸ İhy⸠c. V¸ s. 215-234.



[14]Eraydın¸ Tasavvuf ve Tarikatlar¸ s. 181.



[15]Tirmizî¸ Zühd¸ 57/2396; İbn-i Mâce¸ Fiten¸ 23.



[16]Frager¸ Sufi Psikolojisinde Gelişim¸ s. 94-95.



[17]Fuzûlî¸ Fuzûlî Divanı¸ s. 274.



[18] İsa¸ Hakâik ani't-tasavvuf¸ s. 197.



[19]Demirci¸ “Asla Neden Ben Deme”¸ Altınoluk Aylık Mecmua¸ Mart 2011¸ Sayı: 301¸ s. 15.



[20]Kelâbâzî¸ et-Taarruf¸ s. 120.



[21]Hulûsî-i Darendevî¸ Divân-ı Hulûsi-i Dârendevî¸s. 108.



[22]Sayar¸ Sufi Psikolojisi¸ s. 26.



[23]El-Hucvirî¸ Keşfu'l-mahcûb¸ s. 211.



[24]Erzurumî¸ Marifetname¸ c. I¸ s. 144.

Sayfayı Paylaş