GELENEĞİ OLMAYAN ŞEHRİN GELECEĞİ DE OLMAZ!

Somuncu Baba

"Şehrin eski mahallelerinde insanlar birbirlerini tanır¸
bilirlerdi. Dertlerini sevinçlerini birlikte paylaşırlardı. Çıkmaz
sokaklarda bir Osmanlı uyumu vardı. Sokak kendi fakirini
yedirir¸ içirir¸ doyurur¸ gerekirse evlendirir¸ ev sahibi yapardı."

Şehirleşme denilince modern binalar¸ asfalt yollar¸ aydınlatılmış caddeler¸ iş merkezleri¸ resmi binalar anlıyoruz.


Bizim insanımızın muhayyilesine kazınan temel figürler bunlar. Peki¸ bunlar nereden doğdu? Cevabı da belli: ‘Hayatın zaruretlerinden.' Osmanlı İmparatorluğu¸ bir dönem genişleme idealiyle¸ bırakın Anadolu'yu kendi payitahtını bile ihmal etti. Düşünebiliyor musunuz¸ Dolmabahçe ve Yıldız Sarayları¸ devletin yükselme döneminde değil¸ çöküş döneminde bir sosyal psikoloji zorunluluğu olarak yaptırılmadı mı? Neymiş¸  zayıflayan devleti güçlü göstermek için krediyle lüks binalar yapmak!.. Ama binalar çöküşü önleyemedi. Anadolu ise tümüyle ihmal edildi. Anadolu şehirlerinde Osmanlı'nın ayak izleri yok denece kadar azdır. Mesela¸ Sinan'ı imparatorluğa armağan eden Kayseri'de¸ yıkılan bazı hamam ve binaları saymazsak¸ bu Büyük Usta'nın bir küçücük camisinin olması neyi ifade eder?


Bu şehrin eski mahallelerinde insanlar birbirlerini tanır¸ bilirlerdi. Dertlerini sevinçlerini birlikte paylaşırlardı. Çıkmaz sokaklarda bir Osmanlı uyumu vardı. Sokak kendi fakirini yedirir¸ içirir¸ doyurur¸ gerekirse evlendirir¸ ev sahibi yapardı. Bu bir yaşama geleneğiydi. O sokakları kaldırdık insanları apartmanlarda aşure malzemesi haline getirdik. Çok katlı binalarda birbirini tanımayan¸ tanımak istemeyen¸ tanımadan yaşayıp ölen insan grupları oluşmaya başladı. Birbirine saygı duymayan¸ birbirini anlamayan¸ anlamak ihtiyacını duymayan bir hoyratlık eski tek katlı toprak damlı evlerinin uhreviyetini alıp götürdü…



Geleneğe Bağlı Gelecek


Artık¸ devlet toparlanıp geçmişine de bakacak hale geldi. Belki geleceğe dönük altyapı yatırımları¸ yeni tesisler¸ yeni sanayi kuruluşları gerekli¸ ama buna paralel olarak bu toplumu geçmişiyle yüzleştirmek¸ geçmişini tanıtıp anlatmak¸ kabullendirmek ve hatta geleceğin itici gücü haline getirmek için bir şeylerin yapılması gerekir. Bu ülkenin sahibi ya da kiracısı mıyız gibi tedirginliğin¸ hatta derin kuşkuların ifadesine ortak aklın cevabıyla duruş sergileyebilmemiz için mutlak surette zenginleştirilmiş bir gelecek için zengin geçmişin mirasını¸ daha doğrusu bizi bugünlere taşıyan geleneğini çok iyi kullanmamız gerekmektedir. Şehirlerin sorunlarıyla şehirlinin beklentileri belki aynı kapıya çıkmayabilir. Yöneticiye düşen¸ bunları birleştirmektir.


Şehirler maddî ve manevî iki kültür mirasına dayanmak zorundadır. Bu bir alt şuur halinde yöneticilerin ideallerine yön verici unsur haline getirilirse birçok meseleyi çözmede çok daha kolay alternatiflere ulaşabiliriz. Maddî kültür belli; çeşitli binaların hüzünlü kapılarında bunların yalnızlığını okuyabiliyoruz. Arkeolojik ve etnografik malzemeler bunun çokça örneğini veriyor bize… Manevî kültür;  örf ve adetlerimizin bünyesinde toplanan davranış biçimleridir. İnanç¸ tarih bilgisi¸ müzik¸ örflerimiz bundan beslenir. Modernleşme uğruna en çok tahribata uğrayan da bu manevi kültürümüzdür.


Geleneğin imkânlarıyla geleceğimizi tayin edip daha düzenli¸ daha istikrarlı¸ daha bize göre bir hayat tarzı oluşturmak gerekirken¸ maalesef çağdaşlaşma şablonuna hapsedilen bir yabancılaşma hastalığı birçok değerimizi tahrip edip gitmektedir.


 


Şehri manevî kültürle donatmak


Türk toplumu¸ çağdaşlaşma uğruna yüzlerce yıldır kendisinin varlığını altın bir koza gibi muhafaza altına alan inançlarını feda etme tehdidiyle karşı karşıyadır. Ütopik Batılılaşma baskıları yüzünden reel olanla ideal olan çoğu zaman çatışmaya dönüştürülmüş ve beslendiğimiz geleneksel gerçekçiliğimiz hayallere peşkeş çekilmek istenmiştir. Şehirleri modernleştirdiklerini sananların farkına varamadıkları bu ince çizgi üzerindeki tercihi taklide feda edenler şimdi çözümsüzlükle boğuşan şehirler doğurmuşlardır. Şehirleşmede en önemli handikap bu alandadır. Bunun içindir ki¸ şehirleri öncelikle manevî kültürüyle donatmamız gerekecektir. Artık içi boşaltılmış birçok örf ve adetler hayatımızdan çekilmektedir çekilmelidir de:  Düğünlerde köçek ya da dansöz oynatmak terk edilmeli ama düğünleri de nikâh masasında bitirmek¸ toplumun ortak sevinç ve neşesini engellemektir. Cenazenin defnine katılmak bir paylaşım duygusudur. Ölen tarafın acısıyla birlikte mezara kadar yürüyeceksiniz. Onu evinde bir süre yalnız bırakmayacaksınız. Gazete ilanıyla¸ ya da telefon veya mesajla başsağlığı dileme¸ acının dışında kalmanın ötesinde ölümü hafife alma değil midir? Biz sevinçlerimizde çoğalan bir milletiz. Ayıklama mutlaka olmalı¸ ama özü de feda etmemeliyiz. Bugün gürültü kirliliğine dönüşen Batı müziğini hâkim kılma gayretinin altında ciddi bir yozlaştırma ideolojisi vardır. Müziğin evrenselliği¸ kültürel çöküşe zemin hazırlıyorsa¸ bu emperyalist niyetlerden beslenen bir sızma olarak algılanmalı ve tedbiri de ihmal edilmemelidir: Her milletin kendi duyarlılığı¸ hassasiyetleri ve tercihleri vardır. Batılılar¸ nasıl bizim hoyratlarımızdan anlamıyor¸ türkülerimize¸ şarkılarımıza kayıtsız kalıyorsa¸ biz neden onların Rock müziğini bir evrensellik sloganıyla kabullenelim? Onların müziği evrensel ise bizimki evrensel niçin olmasın?..

Sayfayı Paylaş