ENDÜLÜS GEZİ NOTLARI II “KURTUBA, MEDİNETÜ'Z-ZEHRÂ VE SEVİLLA”

Somuncu Baba

Gezimizin üçüncü gününde Kurtuba'ya gidildi.Kurtuba malum olduğu üzere Endülüs Emevî Devleti'nin başkenti idi. III. Abdurrahman'ın yönetiminde ülkenin siyasî bütünlüğü ve asayişinin sağlanmasına paralel olarak¸ Hıristiyan İspanyol Krallıkları ve Müslüman Fatımîler karşısında kazanılan başarılarla¸ X. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Endülüs¸ bölgenin en güçlü devleti olmuş¸ başkent Kurtuba ise Avrupa ve Akdeniz havzasının diplomatik merkezi haline gelmiştir.

Gezimizin üçüncü gününde Kurtuba'ya gidildi.Kurtuba malum olduğu üzere Endülüs Emevî Devleti'nin başkenti idi. III. Abdurrahman'ın yönetiminde ülkenin siyasî bütünlüğü ve asayişinin sağlanmasına paralel olarak¸ Hıristiyan İspanyol Krallıkları ve Müslüman Fatımîler karşısında kazanılan başarılarla¸ X. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Endülüs¸ bölgenin en güçlü devleti olmuş¸ başkent Kurtuba ise Avrupa ve Akdeniz havzasının diplomatik merkezi haline gelmiştir.


Kurtuba döneminin en büyük ve modern kentlerinden biri olarak Avrupa'daki ilk üniversiteye ve ilk şehir aydınlatmasına sahipti.Ne var ki 1085 yılında Kurtuba ve İşbiliyye'den sonra Endülüs'ün üçüncü büyük şehri olan Tuleytula'nın (Toledo) düşüşü¸ Kurtuba için sonun başlangıcı oldu. Murabıt (1091-1147) ve Muvahhid (1146-1248) hakimiyetlerinde¸ bir müddet daha bölgedeki İslâm varlığı korunmaya çalışmışsa da Kastilya ve Aragon Krallıklarının 1236'dan başlayarak 1250 yılına kadar sürdürdükleri istila hareketinde başkent Kurtuba başta olmak üzere İşbiliyye¸ Ceyan¸ Arcûne¸ Şilb¸ Şenterin¸ Ğarb¸ Denia ve Şatıbe gibi diğer önemli şehirler Müslüman hakimiyetinden çıkmıştı.


Kitaplarda okuduğumuz Endülüs tarihine dair bu bilgileri¸ kendi coğrafyasında hocalarımızdan yeniden dinlerken¸ düşüncelerimizde bu ifadelerin neden olduğu hüzünle ve hafif bulutlu serin bir havada Kurtuba'ya girmiştik. Guada'l-Guivir (Vadi'l-Kebîr)'in yanında park eden otobüsümüzden indik. Torre de la Calahorra denilen burcun (Halen MuseoVivo de Al-Andalus adıyla müze olarak kullanılmaktadır)'un yanından açılan yoldan Roma Köprüsü üzerinden Kurtuba Camii'nin bulunduğu eski Eski Kurtuba'ya doğru yürümeye başladık.Bir ara yıllar önce dostum Fazlı Arslan'la birlikte yazmış olduğumuz “Endülüs'ün Sanat Güneşi Ziryâb” makalesinde Ziryâb'ın¸iktidarda bulunduğu yıllara “düğün günleri” denilen¸sanata ve sanatçıya önem veren II. Abdurrahman'ın (822-852) davetlisi olarak Kurtuba'ya gelişi ve bu önemli sanatçının karşılanması için de onun muhtelif görevliler tahsis ettiği aklıma geldi.


Nehrin mansab kısmında bulunan metruk ve yıkık yapılar dikkatimizi çekmişti. Müteakiben bu yapıların Suriye'deki özellikle Hama'da bulunan nevairlerden (su değirmeni) olduğu ifade edildi. Sütunlu ve sonradan inşa edildiği anlaşılan kapıdan şehre girdik. Batı tarafından giden grubumuzu¸ fotoğraf çekimi nedeniyle ancak arkadan takip edebiliyordum. La Mezquita olarak bilinen Kurtuba Ulu Camii'nin güney batısındaki istinat duvarları¸ İspanyollar tarafından kemere dönüştürülmüş olduğu¸ diğer tarafı görünce anlaşılmıştı.


Kurtuba Ulu Camii¸ Endülüs mimarisinin günümüze kadar gelebilmiş en nadide eserlerinden olup¸ temeli I. Abdurrahman tarafından 786 yılında atılmış¸ II. Abdurrahman¸ III. Abdurrahman ve II. Hakem dönemlerinde peyderpey genişletilerek şimdiki halini almıştır. Caminin avlusunda mahalli rehberlerimizin bize dağıttıkları giriş biletleri ile içeride kesinlikle namaz kılınmayacağına dair tembihatlarımızı almıştık. Avludaki minare 1236 yılındaki işgal ile birlikte çan kulesine dönüştürülmüştü. Yine de avlu¸ klasik cuma camilerindeki gibiydi. İşgale rağmen çok belirgin müdahaleler yapılmamıştı. Cami fotoğraflardagördüğümüzden daha güzeldi¸ hepimizi büyüledi. Yapının tavanı¸ sıcak yaz aylarında serinliği temin edebilmek ve kapılardan gelecek olan ışığın¸ caminin içerisine kadar girebilmesi için sütunların üzerine yerleştirilen çifte at nalı kemerlerle yüksek tutulmuştu. Bu durum size hoş bir hurma bahçesinde olduğunuz hissini veriyordu. Caminin içerisineişgal sonrasında 1258 ve 1260 yıllarında iki şapel yapılmış¸ müteakiben XVI. yy. başlarında ise V. Carlos zamanında tam ortasına¸ hançer saplamış gibi devasa bir katedral dikilmiştir. Bu katedralin ağır süslemeleri ve canlı renkleri¸ taş ve ahşap işlemelerindeki insan figürleri ile İslâmî desenlerin basit gibi görünen¸ fakat oldukça detaylı ve zengin motifleri birbiriyle oldukça büyük bir zıtlık oluşturmaktaydı.


Mihrap ve mihrap üstü kubbesi kanaatimce Ulu Camii'nin en can alıcı kısmını teşkil etmekteydi. Cami duvarları Müslümanları aşağılayan ikonlarla doldurulmuştu. Merkezdeki katedral ziyaretçi ve dualarını eden Hıristiyanlarla doluydu. Ne var ki bizler duamızı edemiyorduk. Cami içinde kısa süren gezi sonrasında bir taraftan muhteşem bir eseri görmüş olmanın mutluluğu¸ diğer taraftan ise bu eserin¸ içler acısı halinden duymuş olduğumuzderin üzüntü ile dışarı çıktık. Fazla vaktimiz yoktu¸ kısa bir yürüyüşle caminin kuzey batısındaki işkence müzesi gezildikten sonra¸caminin arkasından dar sokaklardan geçerek¸ şehrin surlarının dışına çıktık¸ sur dışındaki kanal boyunca yürüdük. Kısa bir zaman sonra İbnRüşd¸ bütün heybeti ile kendisini bize gösterdi. Oradan da Yahudi Mahallesine geçtik. Ortaçağlarda güvenlik için sur içerisinde olmak önemliydi. Bu durum tabi olarak dar bir alanda yerleşmeyi beraberinde getiriyordu. Sokaklar alabildiğine dar¸ binalar ise daha yüksek yapılıyordu. Bu durum Kurtuba için ayrıca sıcak yaz aylarında daha serin bir ortam sağlıyordu.


Grubumuz alış verişte bulunurken Metin Yılmaz hocamla birlikte MuseoVivo de Al-Andalus'a gittik. Müze küçüktü¸ fakat yine de hoş tasarlanmıştı. Verilen kulaklıklarda girdiğiniz bölüme dair bilgi ile fondan Arap musikisi çalmaktaydı. Bu durum da beni oldukça memnun etmişti. İlk katta başta İbnRüşd olmak üzere birkaç İslam âliminin balmumundan heykelleri¸ haritalar¸ halılar¸ kûfi hatla yazılar¸ başta zikrettiğim nevairlerle¸Gırnata'nın küçük birer maketleri vardı. İkinci katta mazgalın birine Arap musikisi aletleri yerleştirilmiş¸ odalardan birinde ise el-Hamrâ sarayının oldukça hoş bir maketi sizi bekliyordu. Böylece el-Hamra zihnimize daha güzel kazınmış oldu. Zira yukardan kuş bakışı saraya bakmış olduk. Diğer tarafta ise arka fonda güzel bir resim¸ halı üzerinde muhtelif eşyalarla üç boyutlu hale getirilmiş hoş bir manzara vardı. Diğer katlarda ise oldukça büyük bir Kurtuba Ulu Camii maketi ile birbirinden sütunlu kemerlerle ayrılan küçük mekânlarda şaşalı Endülüs yaşamından küçük enstantaneler¸ maketler halinde sunulmuştu. Tabî olarak en güzeli ise burcun yukarısından Kurtuba'ya atmış olduğumuz bakış idi. Manzara enfesti…


Medinetü'z-Zehrâ


Kurtuba'da ziyaret ettiğimiz bir başka mekân ise 5 km uzaklıkta¸ Sierra Morena dağının eteklerinde III. Abdurrahman'ın inşa ettirdiği Medinetü'z-Zehrâ idi. Gezi programında bu ziyaret net değildi¸ fakat gidileceği haberi bizi sevindirmişti. Harabelerinden ve buraya gelen elçilik heyetlerinin takdir ve hayranlık ifadelerinden anlaşıldığı üzere X. yüzyılda Avrupa'nın en göz kamaştırıcı saray kompleksi olan Medinetü'z-Zehrâ¸yapıldıktan sonra sadece 74 yıl ayakta kalabilmişti.


İspanyollar Medinetü'z-Zehrâ Arkeolojik Kompleksi'nigayet güzel planlamışlardı. Dağın eteğindeki yapıyı kapatmaması için müze¸ salon ve hediyelik eşyaların satış yerinin olduğu hizmet binasını kısmen yere gömerek yapmışlar. Sadece “Bravo” diyebildim! Kendi otobüsümüz terk ettikten sonra¸ durak gibi bir yerde körüklü bir otobüsle¸ asıl saray girişine beş dakikalık bir yolculukla ulaştık. Şimdi Sierra Morena dağı eteklerindeydik veher yer ayağımızın altındaydı. Şehrin inşasını denetlerken¸ zaman zaman Cuma namazını kaçırdığı zikredilen III. Abdurrahman'ın zevk sahibi olduğu¸ sarayın harabelerinden bile anlaşılıyordu. Arkeolojik kazılarla sarayın bir kısmının gün yüzüne çıkartıldığı¸ sütunlar üzerine yeniden imal edilen sütun başlıkları ile kemerlerin inşa edildiği görülmekteydi. Mehmet Özdemir hocamın¸ bilgilendirmesi sonrasında daha önce otobüste de okuduğuFahri Erdinç'in (1917-1986)“Taş” isimli şiirini¸ Prof. Dr. Hasan Onat hocam yoğun istek üzerine tekrar okudu.


“Merhametsiz kalpleri sana benzettiler¸


Sana ruhsuz sana hissiz dediler¸


Hâlbuki senindir değirmendeki beste¸


…Seninle biçim verir ruhuna heykeltıraş¸


Sana yanılır dert sana vurulur baş¸


Milyonlarca insanın milyonlarca insanın baktığı¸ taş


Sensin kucaklayan mehtabı


Surlar¸ sütunlar¸ çeşmeler¸ kemerler senden yapılır¸


Senden yapılır Allaha uzanan merdivenler¸


Namaz vakti Müslümanlara senden haykırılır


Günahkâr kullarını Allah taş edermiş


Görmedim ama inanırım


Hatta bir gün gökten de yağacaksın sanırım


Taşlardır beka¸ taşlardır ebediyet¸


Taştan başka ne bırakır tarihe medeniyet


İnsanoğlu taş olur baş yarar¸


Taşı üst üste kor bina yapar¸


Bir yandan durmadan yıkar¸


Bir gün yatırılır boylu boyunca musalla taşına


Yine bir gün taş dikilir başına


İşte insanoğlundan kalan baki


Üzerinde bir tarih¸ bir fâtiha ve bir hüve'l bâkî.”


Bunun üzerine Mehmet Özdemir hocam¸ “işin enteresan tarafı bu adamcağızların (Endülüslüler) hüve'l-bâkî kısmı yok işte ortalıkta¸ burada bize şimdi bir fâtiha okumak düşüyor” dedi ve okunan fâtihalar Endülüslülerin ruhlarına gönderildi.


 


Sevilla (İşbiliyye) 11 Aralık 2012


Gezimizin son gününde1248 yılında Müslüman hâkimiyetinden çıkan Sevilla'yagittik.İlk durağımız şehrin merkezine oldukça yakın bir yer olanPalaze de Espana'daydı. Hilal pozisyonunda çifte sütun üzerine kemerle inşa edilmiş bu yapının¸ her iki ucunda birer kule bulunuyordu. İçerisinden geçerek havuzu ve geniş avlusunun olduğu bir yere çıktık.  Yapının önünde avlu boyunca bulunan duvarlardaki resimlerde İspanyol şehirleri tasvir edilmişti. Burada Müslümanların diz çöktüğü halde şehir anahtarlarını sundukları tasvirler özellikle Tuleytula ve Kurtuba'nın resmedildiği kısımlarda görülmekteydi. Diğer tasvirler ise İspanyol tarihinin muhtelif zamanlarında olan önemli olaylara işaret etmekteydi.


Buradan yürüyerek önce nehrin kenarında Muvahhidlerden kalma gözetleme kulesi Torre del Oro (Altın Kule)'yu gördük. İçerisini gezmeye vaktimiz yoktu. Müteakiben al-Cazar sarayının önünde aldığımız yeni talimatlar sonrasında sarayın içerisine girdik. Muhtelif zamanlarda eklemelerle oluşturulan bu sarayın en güzel kısımları Müslüman işçilere yaptırılan yerleri idi. Zannımca İspanyollar artık Arap harflerine¸ sanatsal bir değer¸ bir motif olarak bakmış olmalılar ki her yerde belirgin bir şekilde başta “Ve lâ ğalibeillâ'llâh” olmak üzere ayetler¸ hadislerve muhtelif güzel sözler yazıyordu. Saray kompleksinin bahçesi¸ Sevillalılar ve turistler için hoş bir tenezzüh mekânıydı.


Sevilla Ulu Camiinin yerinde bugün büyük bir katedral bulunuyor¸ tarihi caminin sadece avlusu ve Giralda isimli büyük oranda değişime uğramış minaresi kalmıştı. Camiinin harim kısmına dikilen büyük katedrale avlunun arkasından geçerek¸ ana yoldaki girişten girebildim. İçerisinde sadece dua edilebilecek bir yerileChristmas öncesi olduğundan ortaya koydukları maketler ziyarete açılmıştı. Yapının diğer kısımlarına geçiş yoktu¸ paravanlardan atlamanıza da imkân yoktu. Caminin kuzeyindeki avluya giriş kapısı¸ demir parmaklıklarla kapalıydı¸ fakat yine de avlunun içerisini görebiliyordunuz.

Sayfayı Paylaş