TEK BAŞINA DİLEDİĞİNİ YARATAN: EL-KÂDİR

Somuncu Baba

“El-Kâdir olan Yüce Allah¸ istediği şeyi yaratır¸ istediğini yok eder¸ istediğini
değiştirir ve istediğini de yeniden yaratır. Çünkü O¸ yaptıklarından sorumlu değildir.
Ama O'nun yaptıklarında bir hikmet vardır.”

el-Kâdir¸ “gücü yetmek¸ bir şeyin ölçü ve mikdarını belirlemek¸ kıymetini bilmek” mânâsındaki kadr kökünden türemiş sıfat kalıbında bir isim olup¸ “kudret sahibi¸ her şeye gücü yeten” anlamına gelir. Şu âyette Yüce Allah'ın en güzel isimleri arasında yer alan el-Kâdir isminin tecellîsine vurgu yapılır: “De ki: O size üstünüzden (gökten) veya ayaklarınızın altından (yerden) bir azap göndermeğe¸ ya da sizi grup grup birbirinize düşürmeğe ve kiminizin şiddetini kiminize tattırmaya gücü yetendir. Bak¸ anlasınlar diye¸ âyetleri değişik biçimlerde nasıl açıklıyoruz.”[1]


 El-Kâdir olan Yüce Allah¸ istediği şeyi yaratır¸ istediğini yok eder¸ istediğini değiştirir ve istediğini de yeniden yaratır. Çünkü O¸ yaptıklarından sorumlu değildir. Ama O'nun yaptıklarında bir hikmet vardır. Tek başına dilediğini yaratır. Yaratırken ne bir varlığa ve ne de her hangi bir varlığın yardımına ihtiyacı vardır. Böyle bir durum ancak şanı yüce olan Allah için geçerlidir. Her şeye gücü yeten Allah'ın el-Kâdir isminin varlık alanındaki tecellîsi şu âyetlerde çok güzel anlatılır:


 “İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder?O dökülen meniden ibâret az bir su değil miydi? Sonra bu¸ bir “alaka” oldu. Derken Allah onu yaratıp güzelce şekillendirdi. Nihâyet ondan da erkek ve dişi iki eşi var etti. Şimdi¸ bunları yapan Allah'ın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?”[2]


 Yüce Allah'ın el-Kâdir'le aynı mânâya gelen el-Kadîr ismi¸  dilediğini hikmetinin gerektirdiği şekilde -fazlalık ve eksiklik olmaksızın- yapan demektir.  Bundan dolayı Allah'tan başka hiçbir varlık el-Kadîr vasfıyla nitelendirilemez. Kur'ân-ı Kerîm'de: Bilmez misin ki göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'a aittir. O dilediğine azap eder¸ dilediğini de bağışlar. Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir.[3] Bu âyette geçen “şey” tabiri¸ Allah'ın dışındaki bütün varlıkları içine alır. Ayrıca  “el-Kadîr” ismi Kur'an-ı Kerim'de¸ Allah'ın kullarına olan engin bağışlaması ve acıması mânâsına gelen el-Ğafûr ve er-Rahîm isimleriyle birlikte kullanılmaktadır. El-Kadîr¸ diğer isimlerle birlikte bulunur:


O'nun el-Kadîr ismi¸ el-Ğafûr ve er-Rahîm isimleriyle birlikte bulunmuştur. O'nun kullarını bağışlaması ve rahmeti¸ kemâl-i kudretindendir.  Asıl iyilik¸ muktedirken bağışlamaktır. Bu mânâda mutlak kemâlle ancak Allah vasıflandırılır. Şu âyet de bunu teyid eder: “Bir iyiliği açığa vurur veya gizler yahut bir kötülüğü affederseniz¸ bilin ki Allah da Affeden'dir¸ Güçlü Olan'dır.”[4]  İntikam alma ve hesap sorma gücüne rağmen¸ affetmenin en mükemmeli¸ tam kudret sahibinden çıkar.


Yüce Allah'ın en güzel isimleri arasında yer alan El-Kâdir ve el-Kadîr¸ tam bir kudret mânâsına delalet eder. Bunun karşıtı olan âcizlik O'nun hakkında asla düşünülemez. Allah'tan başkası da bu vasıfla nitelendirilemez. Çünkü Allah'tan başkası kudret ve iktidarda mütenâhîdir. Hiçbir şey O'na mânî olamaz; mutlak egemenlik ve mutlak tasarruf O'na aittir. Yoktan yaratmak¸ var olanı yok etmek¸ en uygun olanı kulları için yaratmak¸  O'nun kemâl-i kudretindendir. “Bir şeye “ol” dediği zaman hemen olur.”[5]


Yine Arapçada kadr kökünden türemiş olan ve iktidar sahibi anlamına gelen muktedirin mânâsı da “el-Kadîr” isminin mânâsına yakındır. Mânâ bakımından daha bir ziyâdeliğe delâlet eder. El-Muktedir¸ “kendisine hiçbir şey mümtenî olmayan¸ şiddet ve kuvvet ile hiç kimsenin kendisine karşı çıkamayacağı tam kudret sahibi” demektir.[6]


 Allah'ın mülkünde hiçbir şey O'na gâlip gelemez. Nitekim şu âyette¸ Allah'ın gücünün ziyâdeliğini ihtivâ eden muktedir ismi¸  “Azîz Muktedir” şeklinde gelmektedir:“Bütün âyetlerimizi yalanladılar. Biz de onları mutlak güç ve iktidar sahibinin yakalaması gibi yakaladık.[7] Bir diğer âyette ise¸ Allah'ın muktedir oluşu¸ “Melik Muktedir” isimleriyle birlikte geçmektedir: “Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar cennetlerde¸ ırmak başlarındadırlar.  Muktedir bir hükümdarın katında¸ doğruluk meclisindedirler.” [8] Görüldüğü gibi her iki âyette de bu vasıflar¸ mevsûfsuzdur.


  Yüce Allah'ın kudreti kadîmdir¸ ezelîdir. Cenâb-ı Hak¸ Kur'ân-ı Kerîm'de gücünü¸ farklı misaller vermek suretiyle bizlere anlatır. Bunlardan birisi de¸  yaratılışta cereyan eden mutlak gücün  “yağmur-bitki” örneğiyle anlatılmasıdır. İnsana¸ yaratılış amacının darb-ı mesel yoluyla anlatılması¸ anlamada kolaylık içindir. İnsan da bayağı bir sudan yaratılmıştır. Bir bitki gibi varlığını sürdürdükten sonra ruhunu Allah'a teslim edecektir. Bütün bu işleri yaratan ve yöneten mutlak kudret sahibi Allah'tır. İşte şu âyette mutlak kudret ve iktidar sahibi olarak Allah'ın muktedir vasfı tek başına gelmiştir: Onlara dünya hayatının örneğini ver: (Dünya hayatı)¸ gökten indirdiğimiz yağmur gibidir ki¸ onun sebebiyle yeryüzünün bitkileri boy verip birbirine karışırlar. Fakat bütün bu canlılık sonunda rüzgârın savurduğu kuru bir çer çöpe döner. Allah¸ her şey üzerinde kudret sahibidir.[9]


İnsan irâdeli bir varlıktır. Yapılması mümkün olan iki şeyden birisini tercih etme mânâsına gelen irâde¸ tek başına bir fiili yerine getirmek için yeterli değildir. İrâdeden sonra bir de kudret gereklidir. Kudret¸ irâde sıfatına etki yapan bir başka sıfattır. Bu bağlamda muktedir olma¸ hem Allah için ve hem de insanlar için kullanılır. Kudret¸ Allah için kullanıldığı zaman¸ O'nun her türlü acizlik ve noksanlıktan münezzeh olması; insan için kullanıldığı zaman¸ insanın muhdes/sonradan olma bir kudretle fiillerini gerçekleştireceği mânâsına gelir. Allah'tan başka hiçbir varlık¸ mutlak kudret sahibi değildir. İnsan nâkıs bir kudrete sahiptir. Kaldı ki¸ insanda potansiyel olarak bulunan bu gücü de yaratan Allah'tır.  Bundan dolayı insanlar hakkında kudret¸ kazanan ve bu hususta tekellüf gösteren mânâlarına kullanılmıştır.[10]










[1] 6/En'âm¸ 65.



[2] 75/Kıyâme¸ 36-40.



[3] 5/Mâide¸ 40.



[4] 4/Nisa¸ 149



[5] 2/Bakara¸ 117



[6] 18/Kehf¸ 45



[7] 54/Kamer 42.



[8] 54/Kamer 54-55.



[9] 18/Kehf¸ 45.



[10] İsfehânî¸ el-Müfredât¸ 595.

Sayfayı Paylaş