SÛFÎLERİN TEVESSÜL VE VESÎLE ANLAYIŞLARI

Somuncu Baba

“Mürşid-i kâmillerin¸ sâlih zatların ve mâneviyat önderlerin birer
aracı olduklarını söyleyen tasavvuf ve tarîkat çevreleri¸ itibar ettikleri
hiçbir velîyi Rab derecesine yükseltmez¸ hiçbir Allah dostuna
ulûhiyet pâyesi vermez.”

Sözlükte; vâsıta; yakınlık; derece¸ mertebe; yol¸ rağbet; kendisiyle istenilen ve arzu edilen bir şeye ulaşmaya yarayan şey anlamına gelen tevessül ve vesîle kavramları¸ Arapça (v-s-l) kök fiilinden türetilmiştir.[2] Istılâhî anlamı ile vesîle kavramı; ilim ve ibadetle Allah'a yaklaşmak¸ O'nun rızâsını istemek ve kendisiyle başkasına ulaşılan şey olarak tarif edilmektedir.[3] Bununla beraber vesîlenin kıyamet günündeki umumî şefâat¸ cennetteki bir yer veya cennetin arşa en yakın bölgesi olduğu rivâyet edilir.[4] Tevessül ise kendisi ile bir şeye kavuşulan¸ yakınlık kazanılan ve Allâhu Teâlâ'ya yakınlaşmaya sebep olan şeylerdir.[5]


Mağara hadisi olarak bilinen rivâyette Peygamber Efendimiz¸ geçmiş ümmetlerden üç kişilik bir topluluğun yolculukları esnasında yağmura yakalanıp bir mağaraya sığındıklarından¸ akabinde mağara çıkışının büyük bir kaya ile bunların üzerine kapandığından¸ bunun üzerine onların birbirlerine¸ kendilerini doğruluktan başka hiçbir şeyin kurtaramayacağını ve herkesin doğru söylediğini bildiği bir şeyle Allah'a dua etmelerini hatırlatmada bulunduklarından bahseder. Hadisin devamında onlardan birinin işçisine ödeneğini ödemek için ne denli titiz davrandığından¸ diğerinin ihtiyar anne ve babasına hizmette kusur etmemeye özen gösterdiğinden¸ bir diğerinin ise zinâdan kaçınmaktaki hassasiyetinden bahsettiği ve sonunda mağaradan kurtuldukları ifade edilir.[6] Bu rivâyet bizlere işlediğimiz hayırlı amelleri vesîle edinebileceğimizi ortaya koymaktadır.


Vesîleyi cennette bir yer[7] olarak tarif eden Peygamber Efendimize âmâ bir şahsiyet gelip kendisinden dua talebinde bulunur. Peygamber Efendimiz ona¸ güzel bir şekilde abdest almasını¸ sonra da iki rekât namaz kılmasını ve “Ey Allah'ım! Ben sana rahmet peygamberin olan Nebin ile yöneliyorum. Ya Rasûlallah! Rabbime şu ihtiyacımı gidermesi için seninle yöneliyorum. Ya Rabbi! Peygamberini benim hakkımda şefâatçi kıl.”[8] diye dua etmesini tavsiye eder. Umreye gitmek üzere kendisinden izin isteyen Hz. Ömer'e Peygamber Efendimiz¸ “Bizi de duadan unutma kardeşim”[9] diyerek kardeşlerimizden dua isteyebileceğimizi¸ hayra ermek için birbirimizin dualarını vesîle edinebileceğimizi beyân kılmıştır. Bir bedevî Peygamber Efendimizin yanına gelir¸ açlıktan dolayı çocuklarının rahat uyuyamadığını¸ hayvanlarının sevinç naraları atamadığını dile getirir ve konuşmasını¸ “Bizim sığınacağımız tek kişi sensin. İnsanlar peygamberden başka kime ve nereye sığınsınlar.”[10] beyti ile tamamlar. Bu rivâyetten de anlaşılacağı gibi ashâb-ı kirâm¸ Peygamber Efendimizi vesîle ittihaz eder¸ hayır kapısı ve umut ışığı olarak görürdü.


Ortaya çıkan kuraklık ve kıtlık üzerine Abbas b. Abdilmuttalib ile yağmur duasına çıkan Hz. Ömer¸ sâlih insanları vesîle edinmenin gereğini yağmur duasında şu şekilde seslendirmektedir: “Rabbim! Biz senin Peygamberin ile sana tevessül ederdik ve yağmur yağardı. Şimdi senin peygamberinin amcası ile sana tevessül ediyoruz¸ bize yağmur ver.”[11] Başka bir rivâyette Hz. Ömer¸ Hz. Abbas hakkında şu tesbitte bulunmaktadır: “Rasûlullah¸ Abbas'a oğlun babasına gösterdiği saygıyı gösterirdi. Amcasına gösterdiği saygı konusunda Rasulullah'a uyup siz de Abbas'a saygı gösterin ve onu Allah'a vesîle edinin.”[12]


Bu rivâyetleri dikkate alan İslâm ulemâsı¸ Allah'ın isim ve sıfatlarını¸ sâlih amelleri¸ sâlih insanları¸ takva sahiplerinin dualarını vesîle edinmeyi yerinde bulmaktadır. Allah'a yakınlık için sâlih amelleri tavsiye eden ilk dönem mutasavvıfları da kulun Allah ile doğrudan iletişimine önem vermişlerdir.[13] Onlara göre kulun Allah'a yakınlığı¸ iman edip Allah'ın ihsan ve lutfuna yakın olması; Allah'ın kuluna yakınlığı ise kulun ilim ve irfan sahibi olması demektir. Bu çerçevede¸ “Biz ona şah damarından daha yakınız.”[14] âyet-i kerîmesindeki Allah'ın yakınlığı¸ Seriyyu's-Sakatî (ö.257/870) itâat olarak değerlendirirken¸[15] Ruveym b. Ahmed (ö.330/941) araya giren engelleri kaldırmak ve O'na vasıl olmak¸[16] Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 297/909) ise kalplerin O'na yakınlığı şeklinde yorumlamaktadır.[17]


Tevessül ve vesîle konusunun tartışılır konuma gelmesinin ana sebebi¸ yaşayan veya vefat eden kişilerin vesîle edinilmesidir. Kabirdeki ölüleri vesîle edinmenin tevhîd ilkesini zedeleyeceği ve kişiyi şirke düşüreceği endişesi duyulmuştur. Vefat etmiş kimseleri vesîle edinmeyi câiz görmeyen İslâm ulemâsı¸ peygamberler¸ şehitler ve sâlih kişilerin Allah katında yüksek makamlara sahip olduklarını beyan etmektedirler¸ ancak bu isimlerin tasarrufta bulundukları anlayışını reddetmektedirler. Zira ölen insanların dünya ile bağları kesilmiştir.[18]


Seyahate çıkacak olan müritleri Ebu'l-Hasan el-Harekânî (ö.424/1033)'den yoldaki tehlikelerden kendilerini koruyacak bir dua öğretmesini rica ederler. Harakânî¸ “Herhangi bir talihsizliğe uğrarsanız adımı zikredin.” der. Bu cevap onların hoşuna gitmez. Bununla birlikte yola çıkarlar ve seyahat sırasında şakîlerin saldırısına uğrarlar. İçlerinden birisi velinin adını anar ve şakîlerin büyük şaşkınlığını çekecek bir tarzda gözden kaybolur. Şakîler onun ne devesini ne de ticarî eşyasını bulurlar. Ötekiler ise bütün elbise ve mallarını kaptırırlar. Memleketlerine döndüklerinde şeyhten bu sırrı açıklamasını rica ederek¸ “Hepimiz Allah'a yalvardık¸ yakardık¸ ama sesimizi duyuramadık. Senin adını anan kimse ise soyguncuların gözleri önünde kayboldu.” dediklerinde¸ Harekânî şu cevabı verir: “Siz Allah'a şeklen yalvarıyorsunuz. Oysa ben¸ O'nu gerçekten anıyorum. Bundan dolayı siz beni anar ve ben de sizin adınıza Allah'ı anarsam¸ dualarınız kabul olur.”[19]


Selefiyye¸ hadis ehli ve Hanbelîler ölülerin ruhlarından istimdâd ve istiânede bulunmayı¸ ölülerin dirilere faydalı olacakları¸ onları terbiye edecekleri ve onlar için Allah katında şefâatçi¸ vâsıta ve vesîle olacakları anlayışını câiz görmemektedirler. Tasavvuf ve tarîkat ehli ise bu anlayışları benimsememekte¸ hatta faydalı ve gerekli görmektedirler.[20] Çünkü tasavvuf sırrî bir ilimdir. Tasavvuf ehli de mânâ erlerinin rûhâniyetini¸ ruhlar âlemini ve ruhlarla ilişki kurmayı önemser. Bazı sûfîler Üveysî yolla terbiye ve irşâd olmakta¸ mânâ erlerinden feyz almaktadırlar. Buna göre ölen biri ermişin ruhuna sağ bir kişi ile ilişki kurup onu eğitmesi¸ yetiştirmesi¸ olgunlaştırması ve ermişlik mertebesine ulaştırması mümkün kabul edilmektedir. Tarîkat ehli silsilelerindeki meşâyıhın ismini anmak suretiyle hal transferi yaşayacaklarını¸ onların rûhâniyetinden faydalanabileceklerini düşünmektedirler. İdrak sahipleri için kabirlerin de bir dilinin olduğu¸ keşfi olanların kabirdekilerin hâllerine giriftâr olacakları kabul edilmektedir.[21]


Sebepler âleminde yaşıyoruz. Her şeyin yegâne hâkimi ve sahibi Allah'tır. Tek güvencemiz Hz. Allah'tır. Güç de O'ndan¸ şifâ da O'ndan¸ yardım da O'ndan¸ hayat da O'nun kudret elinde¸ ölüm de O'nun elindedir. Ancak Allah'ın yaratması¸ yaşatması ve öldürmesi hikmete mebnîdir. Güneş sıcaklığın zuhûruna¸ bulut yağmurun yağmasına¸ yağan yağmur bitkilerin yeşermesine¸ bitkilerin yetişmesi hayvanların büyümesine sebep teşkil etmektedir. Sosyal hayatta da bireysel yaşamda da tabiatın yapısında da her şey sebep vesîle ve vâsıta çerçevesinde işlemektedir. Aynı şekilde her şeye kâdir olduğu ve her şeyi yaratanın kendisi olduğu halde Hz. Allah melekleri var ediyor¸ onlara belli işler veriyor¸ o işleri onlara gördürüyor¸ tabiat olaylarını tabiat kanunları çerçevesinde onlara yaptırıyor. Cenâb-ı Hak vahyini peygamberine melek¸ insanlara da peygamber aracılığı ile ulaştırıyor. Rızkı veren Allah'tır. Ancak O¸ bize rızkımızı belli bir vâsıta ve vesîle ile veriyor. Hastalara şifâ veren Allah'tır. Ancak O¸ eş-Şifâ ismini ilaçlar ve doktorlar üzerinde tecelli ettiriyor.[22]


Vesîleler penceresinden baktığımızda görürüz ki¸ Kâbe-i Muazzama ilâhî nura gark olmanın bir vâsıtası¸ Kur'ân-ı Kerîm bizleri Hakk'a götüren hablu'l-merîd¸ peygamberler bizleri ateşten koruyan emanlarımız¸ ibadetler ilâhî rızâya ermemizin vesîlesidir. Bu çerçevede¸ mâneviyat önderleri de Hakk'ı tanımak¸ dini anlamak ve İslâm'ı gereğince yaşamak için birer vesîledir. Tedavi olmak için gittiğimiz hastanede doktorun şifâ bulmamıza vesîle olması¸ çocukların büyümesinde ve rızıklarının temininde anne babalarının vâsıta olması¸ toprağın ürün vermesinde ziraat erbabının ekip biçmesi birer vesîledir. Bunun gibi¸ gönül erleri de kalb arazilerine mânâ tohumları saçan¸ gönüllerde Hak nurunun parlamasına vesîle olan¸ gaflet perdelerinin sıyrılmasına katkı sağlayan vâsıtalardır.


Mürşid-i kâmillerin¸ sâlih zatların ve mâneviyat önderlerin birer aracı olduklarını söyleyen tasavvuf ve tarîkat çevreleri¸ itibar ettikleri hiçbir velîyi Rab derecesine yükseltmez¸ hiçbir Allah dostuna ulûhiyet pâyesi vermez. Tarîkat ehli¸ mürşitlerini insanüstü bir konuma yerleştirmezler¸ onları insanlık hasletlerinin zirve şahsiyetleri olarak takdim ederler. Bütün Müslümanlar gibi tarîkat ehli de yegâne merciin Hz. Allah olduğunu aklından da hayatından da çıkarmaz. Bu anlamda olmak üzere şifâyı hekimden bilmekle velinin duasından ve himmetinden bilmek arasında fazla bir fark yoktur. Sonuçta ikisi de vesîledir ve sebeptir.[23] Hayra vesîle olan o hayrı işlemiş gibidir¸ iyilik yolunda çığır açanların isimleri unutulmayacaktır.


Müritlerin “Meded yâ şeyh!”¸ “Meded yâ gavs!” diye mâneviyat üstatlarından yardım istemeleri¸ başları dara düştüğünde “Meded!” terennümünde bulunmaları¸ mürşid-i kâmillerin dualarına¸ ilgilerine¸ dostluklarına ve sevgilerine duydukları ihtiyacın bir tezâhürüdür. Özleri rahmetten ibâret olan üstatlarının kendi acziyetleri için de ellerini Hakk'a açmalarını ve Allah'a dua etmelerini isterler. Sâlih kullarının duasını daha makbul gördükleri için müritler¸ isâbet eden mürşidin duası ile düştükleri dardan kurtulacaklarını¸ inâyet-i Rabbâniyyenin kendilerine vâsıl olacağını düşünürler. Dolayısıyla “Meded ya şeyh!” diye seslenen müridi darda kalmaktan kurtaran şeyh değil¸ Allah'tır. Şeyhin kurtardığına inanmak¸ müridi şirke düşürür. Zira şeyh¸ sadece dua ile darda kalana yardıma koşan bir kuldur. Yardım Allah'tandır. Zira dua yolu ile yardım talebinde bulunmak meşrudur. Sabır ile dua ve istiânede/yardım isteğinde bulunmak¸[24] herhangi bir sorunumuzun giderilmesinde günahsız bir ağızdan veya mü'min kardeşlerimizden dua isteğinde bulunmak doğal bir tavırdır.[25]


Vefat etmiş yakınlarımızın kabirlerini ziyaret¸ kalplerimizi yumuşatıp yufka hâle getirmektedir. Dolayısıyla kabrini ziyaret edenle¸ kabri ziyaret edilen arasında karşılıklı olarak birbirini etkileme ve birbirlerine faydalı olma türünden bir ilişki vardır. Ölen bir kişinin¸ geride kalanla bütün bağları kopmuyor¸ bütün ilişkiler kesilmiyor. Bu bağlar ve ilişkiler mânevî olarak bir şekilde var olmaya devam etmektedir. Kabirler ve içindeki ölüler bireylerin geçmişleri gibidir. Bir birey kendi geçmişinden nasıl kopmazsa¸ koptuğu zaman nasıl kişiliği harap olursa ölülerinden ve onların mekânları olan kabirlerinden kopan toplumlar da o duruma düşerler.[26] Şehitlerin ölü kabul edilmeyişi¸ sâlihlerin anıldığı meclislere rahmetin inzâl edilmesi¸ geçmişlerimizi hayırla yad etmemiz¸ Peygamberimizin kabrini ziyaret edenlerin kendisi ile hayatta görüşmüş gibi istifade edeceğine dair rivâyetler¸ Efendimizin rûhâniyetine gönderdiğimiz salavattan kendisinin haberdar edilmesi¸ Üveysilik yoluyla bazı meşâyıhın önceden vefat edenlerin rûhâniyetinden istifade etmesi¸ önceki nesillerle sonraki nesiller arasında devam etmesi öngörülen gönül bağları dünyasını değiştirmiş olan büyüklerin unutulmadıklarının¸ hâtıraları ile yaşadıklarının¸ ruhlar âlemindeki tanışıklıkla mânevî birlikteliklerin devam edeceği öngörülmektedir. İnsan etkileyen ve etkilenen varlıktır. İnsan bulunduğu ortama rûhunun rengini veren bir kıymete sahiptir. Mânâ erleri unutulmak için değil içsel derinlikleri ile keşfedilmeye lâyık şahsiyetlerdir. Ahmed-i Yesevî hikmetleriyle¸ Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Mesnevî'siyle¸ Hacı Bektaş-ı Veli Makâlât'ıyla¸ Yunus Emre ilâhîleriyle¸ alperenler gazâ ruhlarıyla¸ ahî zümreler çalışma hayatındaki özverili adımlarıyla asırlardır insanlığa ruh vermekte¸ diriliş muştusunda bulunmaktadır. Bedenler ölümlüdür¸ dünya fânîdir¸ insanoğlunun hayatı muvakkattir¸ ama insanlık bir değerdir. Ruhlar mîsâk âleminin sırrına müştaktır. Âşıklar ölümsüzlük sırrına giriftar olmuşlardır. Önden giden âbide şahsiyetlerin zirve deneyimlerini gerçekleştirenler¸ onların beslendikleri rahmet kaynağından istifade edecekler¸ kana kana içecekler ve onlar da ölümsüzlük sırrına ereceklerdir.


Özetle irtibatsız¸ bağlantısız¸ alakasız ve vâsıtasız kimse yoktur. Birtakım etiketlere¸ takıntılara¸ tutkulara ve arzulara tevessül edip seküler zihniyetin kurbanı olanlar yığınlarcadır. Onların tevessül ettiği bu nefsânî tutkular¸ onları harap ve bitap kılacaktır. İbadetleri¸ zikirleri¸ tesbihatı¸ dua ve niyazları¸ Hak dostlarını¸ ahlak âbidelerini¸ mânâ erlerini ve nurlu sîmâları vesîle edinenler vuslatı şiâr edinmekte¸ ilâhî rızâyı hedeflemekte¸ tuttukları yolun kendilerini menzil-i maksûda ulaştırdıklarını görmeyi ummaktadırlar.


 






[1] Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi¸ Sivas



[2] Asım Efendi¸ Kâmûsu'l-Mubît Tercümesi¸ c. III¸ s. 374.



[3] El-Isfahânî¸ Müfredât¸ s. 1158-1159; İbn Manzûr¸ Lisânu'l-Arab¸ c. VI¸ s. 4737; el-Cürcậnî¸ Kitậbü't-ta'rîfật¸ s. 252.



[4] İbn Manzur¸ Lisânu'l-Arab¸ c. VI¸ s. 4738; İbn Kesîr¸ Tefsîru'l-Kur'ani'l-Azim¸ c. II¸ s. 52.



[5] Asım Efendi¸ Kâmûs¸ c. III¸ s. 374.



[6] Buhari¸ el-Câmiu's-Sahîh¸ İstanbul 1992¸ Buyu'¸ 34.



[7] Buhari¸ Ezân¸ 8; Müslim¸ Salât¸ 11.



[8] İbn Mâce¸ İkâme¸ 189.



[9] Ebû Dâvûd¸ Vitr¸ 23; Tirmizî¸ Deavât¸ 109; İbn Mâce¸ Menâsik¸ 5.



[10] İbn Hacer¸ Fethu'l-Bârî¸ c. III¸ s. 183.



[11] Şevkânî¸ Neylü'l-Evtâr¸ c. IV¸ s. 8.



[12] İbn Hacer¸ Fethu'l-Bârî¸ c. III¸ s. 186.



[13] Serrâc¸ el-Luma'¸ s. 84-85; Kuşeyrî¸ er-Risậle¸ s. 275.



[14] Kaf 50/16.



[15] Kelâbâzî¸ et-Taarruf¸ s. 125.



[16] Kelâbâzî¸ et-Taarruf¸ s. 126.



[17] Serrâc¸ el-Luma'¸ s. 85.



[18] Bardakçı¸ “Tasavvufî Bir Terim Olarak Tevessül ve Vesile”¸ Tasavvuf¸ yıl 1¸ sy. 2¸ s. 38.



[19] Nicholson¸ İslâm Sûfîleri¸ s. 116.



[20] Uluda𸠓İstimdâd”¸ Tasavvuf¸ yıl 3¸ sayı: 8¸ s. 21.



[21] Uluda𸠓İstimdâd”¸ Tasavvuf¸ yıl 3¸ sayı: 8¸ s. 24-25.



[22] Uluda𸠓İstimdâd”¸ Tasavvuf¸ yıl 3¸ sayı: 8¸ s. 11-12.



[23] Uluda𸠓İstimdâd”¸ Tasavvuf¸ yıl 3¸ sayı: 8¸ s. 11-12.



[24] Bakara 2/163.



[25] Cebecioğlu¸ Tasavvuf Terimleri & Deyimleri Sözlüğü¸ s. 323-324.



[26] Uluda𸠓İstimdâd”¸ Tasavvuf¸ yıl 3¸ sayı: 8¸ s. 20-21.

Sayfayı Paylaş