MASA, KAHVE, KALP

Somuncu Baba

Ramazan ayının ilk günleriymiş. Mehmet ile buluşmaya karar verdik.


O vakte kadar Müslümanların davranışlarının takvimleri hakkında tutarlı bilgilerim yoktu. Ben bir kafede buluşmayı önerdim. Reddetmedi. Buluştuk. Mehmet ne içersin diye bana sordu. Her zaman zaten öyle yapardı. Türk erkeklerinde benim o günlerde pek de anlamadığım ilginç davranış biçimlerinden biriydi bu. Bulundukları ortamlarda bayanlara ücret ödetmemek gibi anlamsız¸ bize tuhaf gelen davranışları vardı ve biz buna alışıktık. Yine alışık olduğumuz davranışlardan biri de bu tür yerlerde siparişleri garsonlardan önce şayet aranızda bir Türk erkeği varsa bu Türk alır¸ garsonlara siparişi genel olarak onlara toptan yaparlardı. Buna da alışmıştık. Bu tür davranışlarının derinliğinde nasıl bir ruhsal yapının bulunduğunu bilmiyordum. Zihniyetleri¸ dünyaları bizden farklı insanlardı ama davranışları pek de farklılık gibi gözükmüyordu. İlk kez derin bir farklılık hissettim. Mehmet'e kahve içeceğimi söyledim. Mehmet masamızın kenarında bizden siparişleri büyük bir nezaket içinde bekleyen bayan garsona her zamanki sakin hali ile döndü ve ‘Bir kahve lütfen' dedi.


 ‘Bir kahve lütfen' sözünü birkaç hafta önce aramızda yaşanmış küçük bir gerginliğin ilk işareti gibi algıladım. İçimden "Demek bir kahve" dedim. Beyimiz hala oralarda idi demek. Demek benim affedicilikte sınırsız hoşgörüsü var sandığım Mehmet hiç de öyle değilmiş. Demek benim merhamet duygularıyla bütün bedeninin¸ aklının¸ ruhunun dopdolu olduğunu sandığım Mehmet o değerlerini bir yerlerde tüketip buraya gelmişti. Demek onu yeterince anlayamamış ve tanıyamamıştım. Demek oluyordu ki o konu henüz Mehmet'in kafasında kapanmamıştı.


Ben nasıl da böylesine aptal ve saf olabiliyordum. Böyle bir yönümün varlığını hissettiğim an Mehmet'in sevgisini¸ hiçbir şekilde eksilmemiş halde muhafaza eden durgun yüzüyle karşılaştım. Buna¸ yani geçmiş kavgamıza ilişkin hiçbir iz yoktu. Bunu nasıl becerebiliyordu? Kalbinden farklı şeyler düşündüğü halde yüzünde buna ilişkin hiç iz yoktu. Bu durum beni daha da hırçınlaştırdı. Garson kız masamızdan henüz birkaç adım uzaklaşmıştı ki: "Demek hala bana kırgınsın." dedim. Kırgınlık kelimesini hayatında ilk kez duyuyormuş gibi sustu¸ bir an ne demek istediğimi düşünür gibi yaptı. "Kırgınlık¸ ne demek şimdi bu¸ anlamadım." diye bana sordu. Doğaldı ve benim kırgınlık kelimesine kırgın bir anlam yüklemediğim her halinden açıkça belli oluyordu. Ne diyeceğimi¸ konuya nasıl başlayacağımı¸ eski tartışmaya dönüp dönmeme noktasında gidip gelmelerimi bitirdikten sonra dikkatimi topladım ve "Kahve niçin içmiyorsun sen? Neden tek bana kahve söyledin?" dedim. Durdu. Yüzüme hala içimde çoğalta çoğalta büyüttüğüm tüm sevgilerimi¸ tüm kır çiçekleri kokularını kalbime yayarak gülümsedi. "Ben oruçluyum" dedi. "Bu ay bizim Ramazan ayımız¸ bu ayda biz oruç tutarız." dedi. Bu sözleri duyduğum an hissettim ki ben asla onun kadar merhametli olamadım. Ben asla onun düzeyinde hoşgörülü¸ müsamahakâr davranamıyordum. Ben asla onun gibi yumuşak¸ sevecen ve ılımlı olamıyordum. Olamayacaktım. Mehmet hiç umulmadık biçimde hayatın ona bir yardımıymış gibi olaylardan güçlenerek çıkıyordu. Bunu onunla paylaştığım bütün anlarda gördüm. Bu kazanım için yaptığı tek şey doğal olmaktı. Böylesine basit bir davranış ona sınırsız güç kazandırıyordu.


Kendimden utandım.


Mahrem yerleri açılmış insanlar gibi kendimi çırılçıplak hissetim ve utandım. Utanmak nasıl bir şeydi o gün öğrendim. Utanmak yalnızca eylemlerden değil sanırım. Kimi zaman bu tür yanlış düşüncelerden de duyulabilen en derin en etkili insanî hislerden biriydi. Bu duygu şimdi beni pençeleri arasına almış paramparça etmek için oramı buramı hırpalayıp duruyordu. Utanmanın keskin bıçağından kendimi korumak için Mehmet'in gözlerine sığınma gereği duydum.


Onun bana gülümsemesiyle sanki insanların kalplerinden kalplerine geçen derin bir duygu hissettim. Onun kalbinin içinde olmak gibi bir şeydi bu. O da benim kalbimdeymiş gibi bir şey. Bunu tarif etmek kolay değil. O an sizler bizim masamızın yakınlarında olsa idiniz ancak fark ederdiniz bunu. Ya da benim anlatmalarım yerine yazar da o an orada olmuş olsa idi bu durumu çok daha iyi anlatabilirdi. Kalpten kalbe geçen o öğrenme biçimini o an kavradım. O kalpten kalbe söylenen¸ söylenmeyen sözlerin yüceliğini yok edebilecek bir gücün olamayacağını o an gördüm. İçimde tarifi mümkün olmayan bir sıvının kalbimi doldurarak oradan taştığını ve bütün bir bedenime yavaş yavaş yayıldığını hissettim. Benim kalbimin Mehmet'in kalbine söyleyeceği şeylerinin olduğunu duyumsadım. Artık sanırım Mehmet'in kalbi söyleyeceklerini bir çırpıda söylemiş¸ benim kalbimin içini bu sözlerle doldurmuş¸ benim kalbimin de öğrendiklerini Mehmet'e fısıldaması gerekliydi. Gereklilikten de öte kalbin kalbe öğretecekleri şeyleri hiç kimsenin müdahalesi olmadan kalpler kendi aralarında söylüyorlardı. Benim kalbimin sesinin nasıl çıkacağını kestiremiyordum. Kalbimin içinden gelen bir şeylerin varlığını biliyordum ama bunun ne olduğunu hiç bilmiyordum. Mehmet'in kalbinin bana söylediklerinden ve benim kalbimin onun kalbinden öğrendiklerinden müşterek bir şeylerdi belki bunlar. Belki de tamamen onun kalbinden öğrendiklerinden ayrı¸ çok farklı bir şeydi. Bilemiyordum.


Garson kız elinde bir fincan kahve ile masamıza geldi. Kahveyi bırakıp gitti. Bir anda garson kızın masamıza kalbimi bıraktığı hissine kapıldım. Kahvenin sıcak buğusu ile kokusu ikimizin arasındaki köprüden yol alıp içimizi doldurdu. Çok sevdiğim bir kokuydu bu. İçime bütün sevgileri çekiyormuş gibi çektim. Bir tek bu kahve kokusun aramızda köprü oluşturuşunu bütünüyle hatırlıyordum. Mehmet'le neler konuştuk neler yaşadık inanın ondan sonrasını ben de pek hatırlamıyorum. Hatırlamadığım için yazara da anlatamadım. Burada bir eksiklik görürseniz elbette bu benim kusurum. Umarım bağışlarsınız.


O kahveyi içme bahanesi ile ne kadar orada kaldık. Erken mi yoksa çok geç mi kalktık bilmiyorum. Tek bildiğim şey birbirimizle uzun süren kalpten kalbe konuşmalarımızın olduğu idi. Mehmet gözümde ondan sonra hiç sarsıntı¸ kuşku ve endişe doğurmadı. Bunun ne demek olduğunu gerçek babamın sandıklara gizlediği mektuplarında buldum. Okudukça bu duygunun ne demek olduğunu bildiğimi hatırladım.  Bu duyguları o mektupları okudukça tekrar tekrar yaşadım. Benim hiç kaybetmediğim bu duygularım gerçek sahibinin babam olduğunu o mektuplarda gördüm. Babam İbrahim Karacaoğlan¸ demek ki annemle kalpten kalbe o an konuşmuş fakat annemin kalbi ile aralarına farkında olamadıkları başka şeyler girmişti. Kalbin biri susarsa diğerinin konuşmasının belki de hiçbir anlamı yoktu. Manasızdı. Belki de manalıydı ama bizim o manayı kavrayacak bilgimiz yoktu.


O gün kahve masada buz kesti.


Kahve buz kestikçe benim ve Mehmet'in içi ısındı. Masada soğuyan kahveden ne Mehmet'in ne de benim haberim vardı. Kahve umurumuzda değildi. Garson kız birkaç kez boş kahve fincanını almak için masamıza geldi. Kahvenin henüz içilmediğini görüp her seferinde geri gitti. Bize bir tek soru bile sormadı. O gün kahveyi masada yalnızlığına terk edip Mehmet'le birlikte kalplerimiz iç içe konuşur halde oradan ayrıldık. Kalbimin çok derinden konuştuğunu hissettim. Masaya gerçekten kahve içme arzusu ile oturmuş olmama rağmen o istek sanki kalplerimizin konuşma anlarında yok olup gitti. Nereye gitti? Bilmiyorum. Bu istek nasıl yok oldu anlayamadım. Onu yok eden şeyin ne olduğunu hiçbir zaman bilemedim. Sevgi saygı ne derseniz deyin nasıl adlandırırsanız adlandırın eksik tarif olur bu. O anı içtenlikle yaşamak gerek sadece. Fakat ne zaman Mehmet'le bir kahve içecek olsam hep o kahveyi hatırlardım. Kahve fincanı masanın üzerindeki görüntüsüyle birlikte¸ çocukluğumdaki "zeytin" kelimesi gibi beynime hiç silinmeyecek şekilde kazınmıştı. Küçük yaşımdan beri hatırladığım zeytin kelimesi gibi belki de hafızama değil ama ruhuma kazınan ikinci şey bu kahve fincanı ve ruhuma sinmiş kokusu oldu. Ben unutacak olsam bile sanmam ki kemiklerim unutsundu…

Sayfayı Paylaş