ENDÜLÜS GEZİ NOTLARI I

Somuncu Baba

İslâm Tarihçileri Derneği'nin yeni organizasyonu bu sefer Endülüs'e oldu. 7 Aralık 2011 tarihinde İstanbul'dan kalkan uçağımız¸ takriben 5 saat sonra Endülüs eyaletinin merkezi olan Sevilla'ya (İşbiliyye) indi. Havalimanından 200 kilometrelik bir yol sonrasında Marbella'ya bağlı Benalmedina'daki Akdeniz sahilinde ve kıyıya oldukça yakın bir mesafede bulunan Vistamar Oteli'ne ulaştık.

“Cebel-i Târık Boğazı ve Gırnata”


İslâm Tarihçileri Derneği'nin yeni organizasyonu bu sefer Endülüs'e oldu. 7 Aralık 2011 tarihinde İstanbul'dan kalkan uçağımız¸ takriben 5 saat sonra Endülüs eyaletinin merkezi olan Sevilla'ya (İşbiliyye) indi. Havalimanından 200 kilometrelik bir yol sonrasında Marbella'ya bağlı Benalmedina'daki Akdeniz sahilinde ve kıyıya oldukça yakın bir mesafede bulunan Vistamar Oteli'ne ulaştık.


Gezimizin ilk gününde Marbella'dan yola çıkılarak Tarif'e doğru yol boyu takriben 100 küsur km. gidildi. Bu arada çok değerli rehberimiz Prof. Dr. Mehmet Özdemir hocam Endülüs Fethi'nden başlayarak¸ Endülüs'e ilk çıkan müfrezenin komutanı Tarifa b. Mâlik ve Târık b. Ziyâd gibi adları günümüze kadar gelebilmiş önemli şahsiyetlerden bahisle Endülüs'te İslâm hakimiyeti konuları hakkında bizleri bilgilendirmeye başladı. (İlgilenenler için hocamın Diyanet Vakfı Yayınları arasında çıkan Endülüs tarihi hakkındaki kitaplarını tavsiye ederim.)


İlk durağımız Cebel-i Târık oldu. Târık dağı¸ sahil boyunca düz giden coğrafyada birden irtifa kazanmakta ve ilginç bir yükseklik oluşturmaktaydı. Otelimizden çıktığımızdan beri sahil boyunca fenerler ve tepelere doğru çıkarken yer yer kaleler göze çarpıyordu. Cebel-i Târık eteklerinde ise müstahkem bir bina bize göz kırpıyordu. Sahili boydan boya geçtik. Sahile yakın çok sayıda gemi burada demirlemişti¸ kıyı boyunca da ayrıca marinalar bulunuyordu. Müslümanların ilk hakim oldukları bölge olan el-Cezîretü'l-Hadrâ (Algaziros)'dan geçerek Endülüs'e Tarif b. Mâlik'in müfrezesinin çıktığı ve bugün yine onun adı ile anılan Tarifa'ya doğru yöneldik. Tarifa'ya doğru gidilirken artık yolumuz yükselmeye başlamıştı. Bakacak anlamındaki el-Mirador denilen yerde durduk. Cebel-i Târık Boğazı'nın en dar kısmını (takriben 10 km) ve Mağrib topraklarını artık rahatlıkla görebiliyorduk.


el-Mirador sonrasında otobüsümüz geldiğimiz güzergahı yeniden kat ederek Marbella'ya doğru yol aldı. Marbella'da Suud Kraliyet ailesinden Selmân b. Abdülaziz tarafından yaptırılan camide namazlarımızı eda ettik. Minareli hoş camiinin bir de kütüphanesi vardı. Bu durum bizi ziyadesiyle memnun etmişti.


Akşamleyin Marbella'da yaptığımız yürüyüş esnasında sahildeki camiyi andıran kültür merkezi yanındaki¸ kendisi de Benalmedina'lı olan Arap alimi İbnü'l-Baytar'ın heykeli¸ bölgedeki Müslüman varlığının ilk örneklerini bize göstermeye başlamıştı. Bu arada Arapça hocalarımızın bu kelimenin İbnü'l-Medine'den (Şehirli çocuğu-şehirli) bozulma olabileceği ifadelerini de burada eklemek isterim.


Gezimizin ikinci gününde tarihte Nasrîler (Benî Ahmer) Devleti'nin başkentliğini yapmış olan Gırnata'ya (Granada) gidildi. Sarayın yapımından kullanılan kil harcın¸ kızıla çalan renginden dolayı “kızıl” anlamına gelen el-Hamra (Sarayı)¸ zamanında Sierra Nevada dağı eteklerine peyderpey inşa edilmiş bir külliyedir. Burada sarayın inşa sürecini detaylı bir şekilde anlatmaya imkanımız olmadığından sadece National Geographic'in hazırlamış olduğu önemli belgeselden faydalanabileceğini hatırlatmak isterim. Saray¸ günümüze kadar gelebilen eski İslâm saraylarından olup¸ bir taraftan Endülüs'te kurulan küçük bir devletin gücünü sembolize ederken¸ diğer taraftan daha güçlü olan İslâm devletlerinin günümüze kadar ulaşamayan sarayları hakkında genel bir fikir vermektedir.


el-Hamra'nın yazlık saraylar tarafında yer alan girişi için tepeye tırmanmamız gerekiyordu. Girişteki saray kompleksi haritası üzerinde ilk bilgiler takdim edildi ve ardından gruplar halinde¸ modern tiyatro yanından¸ bahçelerin içerisinde II. Muhammed döneminde inşa edilen Cennetü'l-Arif (Generalife) denilen ve yazlık sarayla da aynı adı taşıyan İslâm bahçe mimarisinin en güzel örneklerinden sayılan bahçeye yöneldik. Uzun dikdörtgen bir avlunun etrafına sıralanmış binalardan oluşan bu sarayın¸ avlunun iki başına rastlayan kısımları çift katlı olup¸ üst katlarının çevrenin seyredilmesine uygun olduğu görülmektedir.


Yazlık saraylar ve bahçelerden sonra sarayda görevli memur ve askerlerin aileleri ve onların ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik tesis edilmiş olan Medina'ya geçtik. Yazlık saraylar ile Medina arasında hendek vardı ve burası çepeçevre surla kuşatılmış idi. Eski yerleşimin kalıntılarının içinden surlara yakın bir yoldan asıl sarayların olduğu kısma yöneldik. Bu arada İspanyolların inşa ettikleri San Fransisko Manastırı'na girmeksizin önünden ilerleyerek bugün turistik eşyaların satıldığı mekan olarak kullanılan Cami Hamamı'nın yanından geçtik. Tabî artık cami¸ yoktu. Zannımca orada bulunan St. Mariya Kilisesi caminin yerine dikilmiş olmalıydı. Bizim fazla vaktimiz yoktu yine İspanyolların yaptıkları V. Karlos Sarayı'nın arkasından¸ Machuca Avlusundan¸ el-Hamra'ya asıl şöhretini kazandıran saray bölümüne girdik. Burası sarayın eski bölümlerinden olan ve uzun bir dikdörtgen şeklinde olup ortasında aynı biçimde bir havuzun yer aldığı Mersinağaçlı Avlu (Havuzlu Avlu) ve Aslanlar Avlusunun etrafında toplanan yapılardan oluşuyordu. Havuzlu avludan bir revak aracılığıyla Elçiler Salonu'na girişi temin eden¸ uzun dikdörtgen bir şekilde ve petekli ve mukarnaslı süslemelere sahip sedir ağacından bir kubbe ile örtülü olan İnayet Holü'ne geçildi.  Elçiler Salonu adıyla bilinen taht salonu¸ dışarıdan bakıldığında yüksek bir kule izlenimi (Comares Kulesi) veren ve 18 metre yüksekliğinde sedir ağacından yapılmış olan bir kubbe ile örtülüydü. Bu ahşap kubbenin Mülk süresinde geçen “yedi kat sema” ibaresinden ilham alındığı ifade edilmektedir. Salonun iki yan duvarında Endülüslü şair İbn Zemrek'in kasideleri ile  hemen her yerinde “Ve lâ ğâlibe illâ'llâh” ibareleri dikkati çekiyordu.


İnayet Holü ile sarayın kuzeydoğusunda yer alan kulede bulunan kraliçenin giyim odası arasında yer alan galeriden ilerleyerek -ki bu arada el-Beyyâzîn Mahallesi kendisini bütün güzelliği ile gösteriyordu- solumuzda Draza bahçesini sağımızda ise saray hamamının kubbelerini bırakarak¸ İki Kız Kardeş Salonu'na¸ oradan da muhtemelen musikî fasılları için kullanılan Benî Serrâc Divanhanesi'ne ulaşıldı. Petek biçimindeki mukarnaslı tezyinatla kaplı kubbenin ihtişamı¸  kubbe eteğindeki 16 küçük pencereden giren ışıklarla görülebiliyordu. Buradan el-Hamra Sarayı'nın en önemli yerlerinden birisi olan Aslanlı Avluya geçtik. Ne var ki bizleri burada kötü bir sürpriz bekliyordu. Avluda restorasyon çalışması vardı ve başta avluya ismini veren aslanları göremediğimiz gibi avlunun doğusundaki ilk on Nasrî sultanına ait olduğu kabul edilen resimlerin bulunduğu Krallar Salonu'na giremedik. Sadece avlunun batı kısmından¸ brandalarla kaplı avluda birkaç fotoğraf çekmekle yetindik. Buradan çıkarak tekrar V. Carlos Sarayı'nın yanına ulaştık. Oradan Şarap Kapısı'ndan girerek¸ sarayın en eski bölümlerinden birisi olan al-Casaba'yı geçtik ve Torre de la Vela denilen gözetleme kulesine çıkmadan önce¸ el-Beyyâzîn Mahallesini gören burçtan grubumuzun genel fotoğraflarını almayı ihmal etmedik. el-Hamra gezimizin son durağı sayılabilecek ve modern Gıranada'ya oldukça hakim bir pozisyonda inşa edilen bu burçtan bugünkü Gırnata¸ el-Beyyâzîn Mahallesi¸ Sierra Nevada dağları¸ el-Hamra'nın yazlık saray ve bahçeleri¸ al-Casaba ile surları rahatlıkla görebiliyorduk. Burçtaki çan¸ buraya yerleştirilen haç ve İspanya bayrakları insanın kanına dokunuyordu. Hele hele modern Gırnata'nın kalbinde¸ devasa bir yapı yığını olarak görülen katedralin bir zamanlar şehrin Ulu Camisi olduğunu düşününce benim olduğu kadar gezimize katılanların morallerini bozduğunu ve üzüntüye gark ettiğini fark edebiliyordum.


1493 yılında Gırnata Müslüman hakimiyetinden çıktıktan sonra galipler¸ el-Hamra Sarayı'na kendi damgalarını vurabilmek için sarayın bir kısmını yıktırdıkları yere oldukça kaba ve hantal görünümlü V. Carlos Sarayı'nı yapmışlardı. Müteakiben çıktığımız¸ el-Hamra Sarayı'nın hemen karşısında yer alan el-Beyyazîn mahallesinin üstünde Arapların yapmış oldukları caminin önünden bakıldığında bu kaba ve ucube yapının o güzelim panoramik el-Hamra siluetini mahvettiği belirgin bir şekilde görülüyordu.


Caminin arkasındaki kilisenin hemen önünde kaidesiyle bir haçın bulunduğu meydan bir mesire yeri gibi idi. Buradan bakıldığında panoramik el-Hamra manzarası daha muhteşemdi ve burasının da turistlerin ilgisini yoğunlukla çektiği anlaşılıyordu. Çok sayıda turist gün batımına doğru bu muhteşem manzaranın tadını çıkarıyorlar ve o anı ölümsüzleştirebilmek için fotoğraf ve kamera çekimleri yapıyorlardı.


Küçük meydanda yere açılmış sergilerde turistik bir kısım eşyalar satışa sunulmuştu. Meydandaki haçın kaidesine oturmuş olan ellerinde gitarlarıyla küçük bir grup¸ hoş bir flamenko dinletisine başladılar. Sürpriz arkadan geldi. Sergi açanlardan olduğunu sandığım genç bir bayan¸ hareketli ve hoş bu musikiye eşlik etti. O an hatırıma -ki seyahatimize başladığımızdan beri mırıldandığım ve aklımdan çıkmayan- Yahya Kemal'in “Endülüs'te Raks” isimli şiiri geldi.


“Zil¸ şal ve gül¸ bu bahçede raksın bütün hızı…


Şevk akşamında Endülüs üç def'a kırmızı…


Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir¸


İspanya neşesiyle bu akşam bu zildedir.


Yelpaze çevrilir gibi birden dönüşleri¸


İşveyle devriliş¸ saçılış örtünüşleri…

Sayfayı Paylaş