EMÂNETİ EHLİNE VERMEK

Somuncu Baba

İslâm'ın temel prensiplerinden biri emânettir. İslâm dininde emânete çok fazla önem verilmiş¸ ferdî ve sosyal huzurun¸ maddî ve manevî kalkınmanın temel esaslarından birisinin de emânet olduğu belirtilmiştir. İslâm kaynaklarında emânet¸ oldukça geniş kapsamlı bir kavram niteliği taşır. Bu durum kelimenin Kur'an ve hadislerdeki kullanımından ileri gelmektedir.

İslâm'ın temel prensiplerinden biri emânettir. İslâm dininde emânete çok fazla önem verilmiş¸ ferdî ve sosyal huzurun¸ maddî ve manevî kalkınmanın temel esaslarından birisinin de emânet olduğu belirtilmiştir. İslâm kaynaklarında emânet¸ oldukça geniş kapsamlı bir kavram niteliği taşır. Bu durum kelimenin Kur'an ve hadislerdeki kullanımından ileri gelmektedir.


Emânet¸ insanın güvenilir olması¸ kendisine herhangi bir şeyin tereddütsüz ve korkusuzca teslim edilip¸ tekrar geri alınabilmesi demektir. Saklanmak üzere bir kimsenin yanına bırakılan şeye de emânet denir. Emânet çok çeşitlidir. Genel olarak emânet¸ korunmak ve saklanmak üzere birinin yanına geçici olarak bırakılan eşyadır. Allah'ın¸ insana verdiği beden ve organlar da birer emânet sayılır. Her işin başında bulunan kişiye¸ yaptığı veya yönettiği iş emânettir. Anne ve babaya çocukları emânettir; yöneticilere yönettikleri insanlar¸ işgal ettikleri makam ve mevkiler emânettir. Bunların hepsi uhdelerinde bulundurdukları emâneti koruyup kollamakla yükümlüdürler.


Hadislerde emânetin kaybolması¸ kıyâmet alâmeti olarak ifade edilmektedir. Emânetin kaybolması¸ insanlar arasında dürüstlüğün¸ adaletin¸ hakkına razı olma duygusunun kalmaması; kimsenin kimseye güvenemez hâle gelmesi demektir. Bu da toplumda hilekârlık ve haksızlıkların artmasıyla meydana gelir. Emânetin kalkmasıyla ortaya çıkacak durumun vahâmetini tam kavrayabilmek için Kur'an ve sünnette emânet kavramını iyi tahlil etmek gerekmektedir.


Sözlükte "güvenmek¸ korku ve endişeden emin olmak" manasına gelen emânet¸ hıyânet kelimesinin karşıt anlamlısı olarak kullanılmaktadır. Emânet kelimesi terim olarak ise¸ "Bir kimseye koruması için bırakılan mal ve eşya" şeklinde tarif edilmektedir. Fakat bu anlamın yanında insanın sahip olduğu ve kendisine geçici olarak verilmiş bulunan rûhî¸ bedenî¸ mâlî imkânları da kapsadığı belirtilmektedir.[1]


İslâm Hukuku'nda ise emânet¸ Allâhu Teâlâ'nın gerek kendi hukûku¸ gerekse yaratıklarının hukûku ile ilgili olarak insana yüklediği vazifelerin tamamına verilen bir isim olarak tarif edilmektedir.[2] Emânet kavramı¸ hem Kur'an'da hem de hadislerde kullanılan önemli bir kavramdır.


Kur'an¸ emânet sorumluluğunun ağır olduğunu belirtmektedir.


Nitekim bu hususta Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Biz emâneti¸ göklere¸ yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler¸ (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi; (bununla beraber onun hakkını tam yerine getiremedi). Çünkü o çok zâlim ve çok câhildir."[3]


Bu âyette Yüce Allah¸ emânetin¸ göklerin¸ yerin ve dağların çekemeyeceği kadar ağır ve önemli bir şey olduğunuz belirtmektedir. Emâneti taşıma sorumluluğunu insan yüklenmiş ancak bunun gereğine göre hareket etmeyen¸ münâfık¸ müşrik erkek ve kadınların¸ Allah'ın azabına uğrayacakları belirtilmektedir. Kullarına son derece merhametli olan Allah¸ tövbe eden mü'min erkek ve kadınların hatalarını bağışlayacaktır.[4]


Evet emânet¸ böyle göklerin¸ yeryüzünün ve dağların dayanamayacakları derecede ağır¸ yerine getirilmesi zor¸ sorumluluk gerektiren büyük ve korkunç bir yüktür. Emânet ifa edildiğinde sonuçları çok büyük bir kerâmet olduğu gibi¸ yerine getirilmediği takdirde de hıyânet ve tazmin etmek cezası ile büyük bir rüsvâlık ve rezâlettir.


Göklere¸ yere ve dağlara sunulan¸ fakat onların taşımaya güç yetiremeyerek taşımaktan korkup kaçındıkları "emânet" ne olabilir? Bu konuda sahabe ve tâbiûn âlimlerinden farklı yorumlar rivâyet edilmiştir. Ancak biz insana yüklenen emânetin dinî vazifelerin tamamıyla ilgili bulunan sorumluluk olduğu kanaatindeyiz. Bize verilen emâneti¸ yaratılış amacına uygun olarak koruduğumuz takdirde bizi mutlu eder; koruyamadığımız takdirde mutsuz eder. Bunun için İslâm âlimlerinin çoğu¸ yukarıdaki âyette geçen "emâneti"¸ dinî vazifelerin tamamı¸ yani insanın yükümlü olduğu bütün emir ve nehiyler olarak yorumlamıştır.[5]


Emânetin ağır sorumluluğunu bildiren hadisler de vardır. Mesela¸ Abdullah b. Amr da Allah elçisinin şu sözünü rivâyet etmektedir: "Dört şey sende varsa artık dünyadan kaybettiklerine üzülme: Emâneti korumak¸ doğru söylemek¸ güzel ahlâk ve helâl rızık."[6]


Kur'an¸ müslümanı güvenli insan olarak vasıflandırmaktadır.


Yüce Allah¸ Kur'an'da çeşitli âyetlerde mü'minlerin vasıflarını saymaktadır. O vasıflardan biri de; "Mü'minler¸ emânetlerini ve verdikleri sözü yerine getirirler."[7] şeklindedir.


Emânete riâyet¸ verilen sözde sebat¸ mü'minin şiârıdır. Çünkü hakları korumak¸ kul hakkına el uzatmamak farz; bunun aksine bir tutum ve davranış büyük günahtır. Allah'a ve âhiret gününe dosdoğru inanan mü'minler¸ bu anlayış içinde beşerî münâsebetlerini sürdürürler ve bağlı bulundukları toplum ve cemâate her zaman güven havası estirirler. O bakımdan döneklik¸ vefasızlık¸ haklara saygısızlık¸ sözde sebât etmemek¸ kâfir ve münâfıklara yakışan huylardır. İslâm'ın güven ve kardeşlik pazarında bunların hiçbir zaman yeri¸ alıcısı ve satıcısı yoktur.[8] Müslüman hıyânet etmez¸ hakkı gizlemez. Çünkü hakkı gizlemek¸ emânete hıyânet etmek¸ münâfıklık alâmetidir. Allah elçisinin tanımına göre¸ "Müslüman¸ insanların¸ dilinden ve elinden zarar görmedikleri¸ mü'min de insanların¸ canları ve malları konusunda kendisinden emin oldukları kişidir." (Nesâî¸ İman¸ 8)¸ "Emâneti olmayanın imanı da yoktur."[9]¸ "Dört şey vardır ki bunların tamamı bir insanda toplanırsa¸ o adam tam münâfık olur. Fakat bunlardan sadece biri kendisinde bulunan kişi ise¸ bu huyu bırakıncaya dek nifaktan bir hal üzeredir:


1.  Konuştuğu zaman yalan söylemek¸


2.  Antlaşma yapıp ardından saldırmak¸


3.  Söz verip caymak¸


4.  Biriyle davalaştığı zaman haktan sapmak."[10]


Yine başka bir hadislerinde ise Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Münâfıklığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler¸ vadettiğinde sözünde durmaz. Kendine emânet edilen şeye hıyânetlik yapar."[11]


Kur'an¸ emâneti ehline vermeyi emretmektedir.


Kur'an'da¸ "Şüphesiz ki Allah¸ size emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman¸ adaletle hükmetmenizi emrediyor."[12] buyurulmaktadır.


Bazı yorumcular¸ bu âyetin¸ özellikle yöneticiler¸ hâkimler hakkında indiğini söylemişlerdir.[13] Her işin başına ehlini¸ erbâbını getirmek icap eder. Millet yapısında en büyük emânet¸ milleti idare edenleri seçerken işi ehline vermektir. Bu¸ devlet başkanından mahalle bekçisine varıncaya kadar idarî sistemin her kademesinde yasama¸ yürütme ve yargı organlarında geçerli ve tazeliğini hiçbir devirde kaybetmeyen ilâhî bir emirdir. Temel hakların korunmasıyla içiçe bağlıdır. Aslında devletin devamlılığının¸ milletin millet olarak varlığının ana felsefesidir. Kur'an¸ bu felsefeyle devleti bütün kademe ve kuruluşlarıyla değerlendirir. Kendine sahip olamayan¸ ruhuyla bedeni¸ dünyasıyla âhireti¸ işiyle ibadeti arasında denge kuramayan; hayatı sadece yeme¸ içme¸ eğlenme ve para kazanma çerçevesinde düşünen kişilerin başa geçmesine¸ idarî işlerin ağırlığını yüklenmesine cevâz vermez. Çünkü bu vasıfları taşıyanlar iş başına getirildiği takdirde¸ önce o memleketin kıyâmeti kopar. Bir defasında Hz. Peygamber'e soruldu: "Ey Allah'ın Peygamberi! Kıyâmet ne zaman kopacak?" Efendimiz bu soruya şu cevabı vermiştir: "İş¸ ehli olmayan kişilere verilince kıyâmeti bekle¸ kıyâmetin kopması pek yakındır."[14]


Şahsî ihtirasları ve çıkarları uğruna milleti hiziplere ayıranları¸ ehil olmayan kişileri iş başına getirip ülkeyi sahipsiz bırakanları ne tarih affeder¸ ne de ilâhî kanun. Bunun için her konuda olduğu gibi devlet işlerinde de birine görev verirken gerçek kıstası ümmetine sunan Rasûlullah (sav) Efendimiz¸ rasgele kişileri işbaşına getirmemiş¸ işbaşına getireceği kişilerde¸ takvâyla birlikte liyâkat ve ehliyet aramıştır. Nitekim Allah Rasûlü bu konuda şöyle buyurmuştur: "Müslümanların bir işine bakan kimse¸ o işi daha iyi yapacak biri varken bir başkasına verirse Allah'a¸ Rasûlüne ve mü'minlere hıyânet eder."[15] Hz.Ömer de "Müslümanların başında bulunan kişi¸ dostluk veya akrabalık hatırına bir adamı bir işin başına getirirse Allah'a¸ Rasûlüne ve Müslümanlara hıyânet etmiş olur." demiştir.[16]


O halde yöneticilerin¸ her işin başına en uygun kişiyi bulup getirmeleri¸ dostluk¸ akrabalık¸ soyluluk ve ırk ayırımı yapmamaları gerekmektedir.


İki kişi¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)'e gelip kendilerini emir tayin etmelerini rica ettiler. Allah'ın Elçisi¸ "Biz¸ işimizi isteyene ve makam düşkününe vermeyiz."[17] buyurdu. Hz. Peygamber (s.a.v.)¸ kendisinden valilik isteyen Ebu Zerr Gıfarî'ye de şöyle demiştir: "Ebu Zerr¸ sen zayıfsın¸ o makam bir emânettir. Sonu da kıyâmet gününde bir perişanlık ve pişmanlıktır. Yalnız hak ederek alan ve üzerine düşeni de yerine getiren müstesnâdır."[18] Yine amcası Hz. Abbas (r.a.) bir yere vali olarak görevlendirilmesini talep ettiğinde¸ Hz. Peygamber (s.a.v.) ona¸ bu işin çok mesûliyetli olduğunu hatırlatarak vazgeçmesini söylemiştir.


Ünlü vezir İshak Paşa'nın ehil olmayan bir kişiyi önemli bir göreve atadığını tespit eden Fatih Sultan Mehmet Han¸ ona: "Paşa¸ bu hatayı ikinci kez işlersen sadece vezirliği değil¸ başını da alırım! Devlet-i Âl-i Osmânî ancak dürüst¸ liyâkatli ve bilgili kişilerin omuzlarında yükselebilir." demiştir.[19]


Emânet herkese karşı gözetilir¸ herkesten alınan emânet sahibine geri verilir.[20] Hz. Peygamber (s.a.v.): "Sana emânet verenin emânetini öde¸ sana hıyânet edene (senin emânetini inkâr edene) sen hıyânet etme (sana emânet ettiği şeyi ona geri ver)"[21] buyurmuştur.


Bir başka hadiste Hz. Peygamber (s.a.v.): "Mutlaka hakları sahiplerine ödeyeceksiniz. Hatta kıyâmet günü boynuzsuz koyun¸ kendisini toslayan boynuzlu koyuna kısas yapacak (o da ona toslayarak hakkını almış olacaktır.)"[22] buyurmuştur.


Aldığı emâneti ödemek isteyen kişiye Allah¸ ödeme kolaylığı verir. Nitekim Allah'ın Elçisi bu hususta şöyle buyurmaktadır: "Kim insanların mallarını alır da sonra ödemek isterse Allah onu¸ onun yerine öder. Kim de yok etmek niyetiyle alırsa Allah o kimseyi yok eder."[23]


Ülkemizde son zamanlarda hızla artan haksızlıkların ve zulmün önlenebilmesi¸ toplumumuzda huzur ve barışın sağlanması için İslâm'ın çok önem verdiği emânetlerin ehline verilmesi prensibinin uygulanması kaçınılmazdır.


Temiz toplum özleminin dile getirildiği zamanımızda İslâm'ın bu ve buna benzer güzel prensiplerinin uygulamaya geçirilmesi dileğiyle.


 


 






[1]   Ali Toksarı¸ "Emanet"¸ İslam Ansiklopedisi¸ T.D.V. Yay.¸ İst¸ 1998¸ XI¸ 81.



[2]   Molla Hüsrev¸ Mir'atü'l-Usul fi Şerhi'l-Mirkat ve'l-Usul¸ İst¸ 1307¸ I¸ 591; Kerimoğlu¸ Yusuf¸ Emanet ve Ehliyet¸ İst.¸ 1998¸ I¸ 361.



[3] 33/Ahzâb¸ 72



[4]   Süleyman Ateş¸ Çağdaş Tefsir¸ VII¸ 208.



[5]   Râzî¸ Fahruddin Muhammed¸ et-Tefsiru'l-Kebir¸ (Mefâtihu'l-Gayb)¸ Beyrut 1990¸ XXV¸ 235; Hâzin¸ Alâeddin Ali b.Muhammed b.İbrahim el-Bağdâdî¸ Lübâbu't-Te'vîl fî Meâni't-Tenzîl¸ Beyrut trs¸ V¸ 279; İbn Kesir¸ Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azim¸ Mısır trs¸ III¸ 523-524; Suyutî¸ Celalüddin¸ Dürrü'l-Mensur¸ Beyrut trs.¸ II¸ 113.



[6] Ahmed b.Hanbel¸ el-Müsned¸ II¸ 177



[7] 23/Mü'minûn¸ 8; 70/Meâric¸ 32



[8]   Celal Yıldırım¸ İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri¸ İzmir 1991¸ XII¸ 6378.



[9] Ahmed b. Hanbel¸ age.¸ III¸ 135



[10] Müslim¸ İman¸ 107



[11] Buharî¸ İman¸ 24¸ Edeb¸ 69; Müslim¸ İman¸ 107¸ 108



[12] 4/Nis⸠58



[13]   Taberî¸ Ebû Câfer Muhammed b.Cerir¸ Câmiu'l-Beyân an Te'vîli'l-Kur'an¸ Mısır 1954¸ IV¸ 201; İbn Kesir¸ age.¸ I¸ 516.



[14] Buharî¸ İlim¸ 2



[15]   Kâsımî¸ Muhammed Cemaleddin¸ Mehâsinü't-Te'vil¸ (thk. M.Fuad Abdulbâkî)¸ Kahire trs¸ V¸ 1334.



[16]   Kâsımî¸ age.¸ V¸ 1334.



[17] Buharî¸ Ahkam¸ 1



[18] Müslim¸ İmaret¸ 16



[19]   Yıldırım¸ age.¸ II¸ 1349.



[20] Kurtubî¸ age.¸ V¸ 256.



[21]Tirmizî¸ Buyu'¸ 38; Ebu Dâvud¸ Buyu'¸ 79



[22] Müslim¸ Birr¸ 15; Tirmizî¸ Kıyamet¸ 2



[23] Buharî¸ İstikrad¸ 2

Sayfayı Paylaş