ŞEHİTLERDEN BİZE: ÖLÜMSÜZ YADİGÂR

Somuncu Baba

"Şanlı tarihimiz¸ sıradağları andıran nice ölümsüz kahramanla
doludur. Bizim mazimiz¸ aslında "Kahramanlar Tarihi"dir.
Tarihimizi omuzlayan baş mimarlardan biri de¸ yaşadığımız
toprakları şüheda yurduna çeviren "Kahraman Şehitlerimiz"dir."

Şanlı tarihimiz¸ sıradağları andıran nice ölümsüz kahramanla doludur. Bizim mazimiz¸ aslında "Kahramanlar Tarihi"dir. Tarihimizi omuzlayan baş mimarlardan biri de¸ yaşadığımız toprakları şüheda yurduna çeviren "Kahraman Şehitlerimiz"dir. İstikbalimize; akıttıkları kutsal kanlar ve destansı gayretlerle onlar istikamet verdiler. Anadolu coğrafyasını¸ her köşesine diktikleri şehitlik abideleriyle bir "şehitler gülistanı" haline onlar getirdiler. Hiç şüphesiz şehitlerimizin¸ kahramanlıkları kadar kıymetli olan diğer ebedî hatıraları da¸ tarihimizi taçlandıran mektupları¸ vasiyetleri¸ son ibretli sözleri ve şehadeti karşılayıştaki ruh halleridir. Mehmetçiğin harp esnasında yazdığı öylesine numune mektuplar¸ öylesine vasiyetler¸ pusulalar¸ şiirler ve ağıtlar var ki¸ gerçekten de insanın hissiyatını¸ millî ve manevî duygularını galeyana getirecek cinstendir. Bu makalede¸ Çanakkale'den İstiklal Savaşı'na uzanan var oluş sürecimizde "şehitler gülistanı" Anadolu'dan ebediyete yürüyen şehitlerimizin "ölümsüz yadigârlarından" seçkin bir buket sunmaya çalıştık.


Kabrimde ‘Allah! Allah!' Nidalarını Duyayım!


Çanakkale Gazisi Mehmet (Aşkın)¸ Biga İlçesi Ramazanlar Köyündendi. Savaş sırasında 3. Tümen¸ 64. Alay¸ 1. Bölük'te görev yapmıştı. Çok arzu etmesine rağmen şehitlik rütbesine erişememiş; gazilik rütbesiyle şereflenmişti. Aradan yıllar geçmesine karşılık¸ hâlâ şehit olamamanın üzüntüsünü yaşıyordu. Mehmet Aşkın¸ harp hatıralarını her anışı ve anlatışında¸ üzerinden uzun seneler geçse de gözyaşlarına mani olamıyor¸ tarifsiz kederlere gark oluyordu. Gazi Mehmet'in de bir türlü zihninden çıkaramadığı; iki kahraman Mehmetçik ve onların şehitliğe yürüyüşlerinde sergiledikleri akıllara durgunluk verici hâlleri ve sözleriydi. Bu iki unutulmaz şehit¸ eniştesi Recep ile hemşerisi Halil idi. Gazi Mehmet¸ onların şehitliğe nasıl adım attıkları ve kendisinin bunca yıldır etkisinden kurtulamadığı esas şeyin ne olduğu hakkındaki anılarını¸ Çanakkale araştırmacısı Mehmet Gençcan'a anlatmıştır. Önce eniştesi Recep'in şehitlik öyküsünden başlayalım. Gazi Mehmet¸ onun şahadete kavuşmak üzereyken tanık olduğu olağanüstü durumlarını¸ gözyaşları içerisinde şöyle hikâye etmiştir:


"İngiliz donanması¸ Saroz'dan top atışlarıyla bize son derece ağır kayıplar verdiriyordu. Böyle bir atıştan sonra aynı birlikteki silah arkadaşım Recep Eniştemin¸ iki ayağı kopmuş vaziyette fundalıkların üzerinde gördüm. Henüz sağ idi. Yanına kadar gittim. Onu o vaziyette görünce ağlamaya başladım. Henüz ruhunu teslim etmeyen eniştem¸ bana şunları söyledi: "Kardeşim¸ niçin böyle ah edip ağlarsın¸ benim ciğerimi dağlarsın? Allah'ın verdiğine merhaba! Takdir-i Rabbanî böyle imiş! O'nun kazası geri çevrilmez ve hükmüne mani yoktur. Elimizden ne gelir. Arzuladığım savaş yolunda oldu. O saadet bana yeter! Sen sağ kalırsan¸ anamın elini benim için öp! Verdiği sütleri helal etsin!" Sonra son sözünü söyledi ve ruhu ebedî âleme uçtu: "Başımı kıbleye doğru çevir!" Çanakkale gazisi Mehmet Aşkın¸ ikinci silah arkadaşı Halil'in¸ Ebu Eyüp el-Ensari'ye benzeyen şehitlik anını ise şöyle nakletmiştir: "Halil¸ bölükle süngü hücumuna kalkmıştı. Ağır bir yara alarak yanıma yıkıldı. Bir müddet sessizce kaldı. Sonra şunları söyleyerek gülerek ruhunu Allah'a teslim etti: "Ahretlik¸ ölümüm yaklaştı. Öldükten sonra cesedimi geriye götürtme¸ buraya ellerinle göm! Üzerimde harp ediniz! Ta ki gazilerin ayak seslerini "Allah! Allah!" nidalarını rahatlıkla duyayım."


Cenneti Almak İçin Savaşıyorum!


25 Nisan 1915'de İngiliz¸ Fransız ve Anzak askerlerinden oluşan düşman birlikleri¸ yarımadanın güneyinden çıkarma yaparak Kerevizdere¸ Zığındere ve Kirte'deki Osmanlı mevzilerini ele geçirmek için bütün güçleriyle hücum ediyorlardı. Ama Osmanlı askerlerinin inanılmaz direnci karşısında yaptıkları her saldırı neticesiz kalıyordu. Temmuz başına kadar devam eden kanlı çatışmalarda her iki taraftan da kırk bine yakın zayiat olmuştu. Her komutan gibi¸ orta ve güney cephesinin komutanı Alman General Veber Paşa'nın da emrinde çalışan posta erleri vardı. Bunlardan biri de Ahmed idi. Posta Eri Ahmed¸ 29 Haziran sabahı bir başka hâlet-i ruhiye ile uyanmıştı. Öyle bir şevkle kalkmıştı ki¸  ruhunu çepeçevre kuşatan şu duygu ve inancın coşkunluğuyla hemen Veber Paşa'nın karşısına dikilmişti: "Ben savaşmak istiyorum. Arkadaşlarımın arasında şehit olmak istiyorum!" Komutanı¸ bu istek karşısında oldukça şaşırdı: "Ahmed¸ şehitlik ölmek değil midir; niçin ölmek istiyorsun?" Ahmed'in verdiği cevap; yüksek din duygusu¸ ahiret inancı ve nihayet şehitlik iştiyakından başka bir şeyle izah edilemezdi: "Paşam¸ ben fakir bir ailenin çocuğuyum. Anamın parası yok; geçimde güçlük çekiyoruz. Savaştan sonra evlenmem gerekecek¸ ama neyle evleneyim? İçim Allah sevgisiyle dolu… Buraya gelirken Allah rızası için maddi dünyamı satıp cennete girmek için savaşa geldim. Cennet benim mekânım olacak; orada iri gözlü huriler beni bekliyor…"


Ahmed'in istediği oldu; cephe gerisinden ateş hattına geçme iznini kopardı. Ardından da kendisini birçok çatışmanın içinde buldu. Her gün¸ gün ağarıncaya kadar kan ve barut kokuları içinde durmadan savaştı. Bir ara Ahmed ortalıkta görünmez oldu. Bir iki gün sonra onu alnından yediği bir kurşunla cennet kapısına dayanmış bir vaziyette buldular. Huzur ve rahat içerisinde yatıyordu. Dünya tarlasındaki tek önemli arzusu gerçekleşmiş; ne ekmişse ebediyet yurdunda onu biçmeye başlamıştı bile… Durumu Alman General Veber Paşa'ya bildirdiler. Yanına geldi ve yüzüne bakıp gülümseyerek şöyle dedi: "Acaba¸ şimdi kaç huri ile evlendin¸ çok merak ediyorum." O esnada olağanüstü bir hâl yaşandı. Cansız bir vaziyette yerde yatmakta olan Ahmed¸ sanki komutanının sesini duymuş gibi sağ kolunu kaldırarak parmaklarıyla iki işaretini gösterdi. Sonra yavaşça kolunu kalbinin üstüne koydu. Veber Paşa ve orada bulunanların hepsi mana plânında tecelli eden bu müthiş olay karşısında dehşete kapılmıştı. Betleri benizleri küle dönmüş ve kalpleri adeta duracak gibi olmuştu. Birçok arkadaşı kendinden geçerek gayri ihtiyarı şu ilahî virdi terennüm etmişlerdi: "Allah! Allah! Allahu ekber! Lâilâhe illâllah!" Alman General'in benliği ve şuuru altüst olmuştu. Günlerce uyuyamadı¸ kendine gelemedi. Veber Paşa¸ Posta Eri Ahmed'in şehitliğe yürüyüşü sırasındaki tahayyül edilemez hâlini hayatı boyunca unutamadı. Hayali gözünün önünden hiç gitmedi…


Osmanlı Askeri Geri Dönmez!


18 Eylül 1915'de Burdur'a bağlı Bucak İlçesi Kuşbaba Köyünden Osman oğlu İbrahim¸ Çanakkale cephesine iştirak etmişti. 6. Fırka¸ 1. Tabur¸ 2. Bölük¸ 1. Takım¸ 7. Manga dâhilinde çarpışmalara katılmıştı. Anasına yazdığı son mektuptan sonra o da Hakk'a yürümüş¸ şehitler gülistanına geçmişti. Amansız düşman ateşi altında kaleme aldığı son mektubunda¸ belki yalın¸ belki edebi değerden yoksun; ama öylesine içten¸ öylesine manalı¸ öylesine ölümsüz sözler sarf etmişti ki¸ kahraman Mehmetçik'in ve şehitlerimizin "övülmüş" ruh ve şuur haline tercüman olmuştu. Tarihin hafızasına nakşettiği mektubundaki şu satırlar karşısında tüm ruhumuz ve benliğimizle selam durmamız gerekmez mi: "Biz Osmanlı askeriyiz. Bize bu Osmanlılık¸ birinci padişahımız Osman Gazi'den kalmıştır. Asla geri dönmeyiz!" Böylesine bir şuura sahip¸ hedefine kilitlenmiş ve ölümü severek göğüsleyip şehitliğe hazırlanmış bir ruh haleti içerisinde iken bile ateş hattından validesine¸ "Tütün içmediğim için çocuklara tütün içirmeyin!" demeyi de ihmal etmeyecek kadar üzerindeki mesuliyetin idrakinde olan örnek bir baba¸ cephede savaşırken bile baba olduğunu unutmayan duyarlı bir şefkat ve sorumluluk abidesi insan… Çanakkale'den¸ aslında sadece annesine ve sevdiklerine değil¸ bir bakıma tarihin hafızasına¸ milletin kolektif hafızasına da yolladığı mektubunda İbrahim Çavuş şöyle seslenmişti:


"Hakikatli Validem¸


Mahsus selam ederim¸ iki ellerinden öperim. Hayır duanızı talep ederim. Hamdolsun¸ sıhhatteyim. İnşallah sizler de sıhhattesinizdir. 18 Eylül 1915 tarihinde harbe iştirak ettik. Şimdiye kadar İngiliz düşmanımızla muharebe etmekte idik. İşte şimdi Osmanlı ordusunun kahraman askerleri¸ İngiliz düşmanlarımızı kahrederek¸ hepsini denize döktük. Hamdolsun daha çok düşmanlarımızı tepeleyeceğiz. Biz Osmanlı askeriyiz. Bize bu Osmanlılık¸ birinci padişahımız Osman Gazi'den kalmıştır. Asla geri dönmeyiz. Muharebede bulunduğumuz için mektup yazmaya elimiz değmiyordu. Biz asker olduğumuzdan her zaman mektup yazamayız. Benim bir mektubuma beş mektup yazmalısınız. Cevabını inşallah yakın zamanda gönderiniz. El Baki Huda'ya emanet olasınız. Valideciğim meram etmeyesiniz¸ hamdolsun çok rahatım. Şimdiye kadar mektup yollamadığımın sebebi¸ Ağustos 31 tarihinde İstanbul'dan hareket ettik¸ Eylül'ün 18'inde Arıburnu'nun sağında harbe girdik. 21 Aralık 1915'de düşmanı kahrettik Allah izniyle. 21 Aralık 1915 günü sabah namazından evvel düşmanları denize döktük. 4 Ocak 1916'da hareket ettik Tekirdağ'ına geldik. Ateş altında bir mektup yazdım¸ 16 Aralık 1915'inde. Tarihini atmadım. Şimdi bu mektup ile ikisini birden yolladım. Kusura bakmayınız¸ inşallah yakın vakitte görüşürüz. O tarafta her işinizi nasıl ettiyseniz beyan ediniz. Sizden aldığım iki mektuptan biri dayım Osman Çavuş'tan¸ biri biraderim Muhammed Efendi'den. Harp yerinde geldi¸ vusul buldu. Çok memnun oldum. Allah da sizleri memnun eylesin… Şükürler olsun paraca sıkılmadım. Bir iki ay daha param yeter. Tütün içmediğim sebeple çocuklara tütün içirmeyin. Beni merak etmeyiniz."


 


Kaynakça: Adil Dai¸ Olaylarla Gaziantep Savaşı¸ Gaziantep¸ 1992; Aydın Ayhan¸ Çanakkale… Ah! Çanakkale…¸ İzmir¸ 2005¸ Şehitkale Yayınları; Devrin Yazarlarının Kalemiyle Millî Mücadele ve Gazi Mustafa Kemal¸ Hazırlayanlar: M. Kaplan¸ İ. Enginün¸ B. Emil¸ N. Birinci¸ A. Uçman¸ Kültür Bakanlığı Yay.¸ c.1¸ Ankara¸ 1992¸ c.2¸ Ankara¸ 1981; Hıfzı Veldet Velidedeoğlu¸ İlk Meclis¸ İstanbul 1990¸ Çağdaş Yayınevi; İsmail Çolak¸ Millî Mücadele'de Kalemli Ordu¸ İstanbul¸ 2010¸ Yitik Hazine Yayınları; Lohanlızâde Mustafa Nureddin¸ Gaziantep Müdafaası¸ Gaziantep¸ 1974; M. İhsan Gençcan¸ Çanakkale Savaşlarından Altın Harfler¸ İstanbul¸ 1998.

Sayfayı Paylaş