RAHMETE SUSAYANLARIN HALVET/ÇİLE EĞİTİMİ

Somuncu Baba

“Tasavvuf yolunun dış yüzü birtakım riyâzet ve
mücâhedelerde bulunmak¸ iç yüzü de birtakım
menziller ve makamlardan geçmek suretiyle
Allah’a yükselmektir.”

Her şeyin bir bedeli vardır. Hiçbir şey karşılıksız değildir. Fedakârlık ve uzun çabalarla elde edilen şeyler kıymetlidir. Bunun için sûfîler rahmete ermek uğruna çileli hayatı iştiyakla benimsemişlerdir. Büyüklerin ifadesiyle “rahmet”le “zahmet” arasında tek bir nokta farkı bulunmaktadır. Bu deyim ile büyükler¸ rahmete giden yolun¸ zahmete katlanmaktan geçtiğini anlatmak istemişlerdir. Dolayısıyla rahmete ermek için zahmetleri göze almak gerekmektedir.


İbrahim b. Edhem (ö. 161/777)¸ bir gün hamama girmek ister. Hamamın kapısındaki adam onu durdurup giriş ücretini talep eder. İbrahim b. Edhem boynunu büker ve hiç parası olmadığını söyler.


Adam¸ “Paran yoksa hamama da giremezsin.” deyince İbrahim b. Edhem bağıra bağıra ağlamaya başlar ve yere düşer. Gelip geçenler haline acıyıp onu teskin etmeye çalışırlar¸ hatta kimisi hamama girebilmesi için para vermek bile ister.


İbrahim b. Edhem¸ “Hamama girmeme müsâade edilmediği için ağlamıyorum. Kapıdaki adam giriş parası isteyince bu bana ağlamama sebep olan şeyi hatırlattı; bu dünyada bile hamama bedava girmeme izin verilmiyorsa¸ cennete girmeyi nasıl ümit edebilirim? Bana 'Cennete girmene yetecek kadar sevap getirdin mi? Hani nerde amel-i sâlihlerin?' diye sorulduğunda ne cevap vereceğim? Eğer bu dünyada hamama giremiyorsam¸ defterimde yeteri kadar iyi amel olmazsa âhirette beni cennete de almayacaklar. İşte bütün ağlamam ve inlemem bu yüzdendir.” dedi.


Orada bulunanlar kendi hayatları ve amellerini düşününce İbrahim b. Edhem'le birlikte ağlamaya başladılar.[1]


Öyleyse rahmete ermek için çileyi göze almalı¸ hem de onu rahmet olarak algılamalıyız. Katlandığımız zahmetlerin sonunda elde edeceğimiz rahmetler¸ onları zahmet olmaktan çıkarır. Zira geceler gündüzlerin; karanlıklar aydınlıkların¸ zahmetler rahmetlerin müjdesidir.


Bu çerçevede diyebiliriz ki¸ tasavvuf yolunun dış yüzü birtakım riyâzet ve mücâhedelerde bulunmak¸ iç yüzü de birtakım menziller ve makamlardan geçmek suretiyle Allah’a yükselmektir. Bu gerçeğe işaretle Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 269/882) şöyle demektedir: “Biz şu tasavvufu dedikodu ile değil¸ aç kalmak¸ dünyayı terk etmek¸ hoşa giden ve alışılan şeyleri kesinlikle bırakmak suretiyle tahsil ettik.”[2]


Seyr ü sülûk eğitimi ile zorlu ama rahmet dolu bir yaşam ruhu aşılayan tasavvufun başarı yollarından biri de halvettir. “Bir kimse ile yalnız kalmak;[3] ıssız yerde yalnız kalma¸ büsbütün yalnız durmak; tenhâ yer¸ tenhâda kalma; halvete girme¸ ibadet¸ zikir ve riyazet ile meşgul olmak üzere tenhâ bir hücreye kapanma; hamamın özel bölmesi[4]” gibi anlamlara gelen halvet kelimesi¸ tasavvuf ıstılahında “hiçbir insan veya meleğin olmadığı bir yerde¸ ruhun gizlice Allah ile konuşması”[5]¸ “güneş şuasının ve gün ışığının girmediği karanlık bir yerde¸ dervişin çeşitli meşgalelerden uzak kalarak ibadet etmesi”[6]¸ “kişinin mâsivâdan ilgisini kesip tamamen Allah’a yönelmesi ve kendini ibadete vermesi”[7] gibi anlamlara gelmektedir. “Halvet” kelimesinden türeyip bir tarîkat adı olan “Halvetiyye” kelimesinin harflerinin ayrı ayrı mânâlar ifade ettiği söylenmektedir. “Halvetiyye” kelimesindeki “hı” harfi¸ masiva düşüncesinden kalbi boşaltmak anlamına gelen “huluvv”a; “lâm” harfi¸ zikir lezzetine; “vav” harfi¸ “vikâye”¸ yani korunmaya; “te” harfi¸ temkin’e; “yâ” harfi¸ zorluk (usr); “he” harfi¸ müşâhedeye delâlet etmektedir.[8] Diğer yandan halvet kelimesi “çile” olarak da ifade edilmektedir. Dervişlerin kırk gün halvete çekilmesine¸ “erbaîn çıkarmak” adı da verilmiştir. Farça olarak “çihil” kelmesi kullanılır. Buna göre “çihil” Farsçada¸ “erbain” ise Arapçada “kırk” mânâsına gelmektedir.


İlk tasavvuf kaynaklarında halvet¸ genellikle uzlet ile birlikte zikredilmiştir. Bu iki kavramın¸ ilk dönemlerde birlikte kullanılmasına rağmen¸ birçok tasavvuf ehli¸ bu kavramların birbirlerinden farklı olduğunu belirtmişlerdir. Bunlara göre halvet¸ başkalarından ayrı kalmaktır. Uzlet ise¸ nefisten ve onun hallerinden¸ Allah’tan uzaklaştıran şeylerden uzak kalmaktır.[9]


Halvetten Gâye


Tasavvufî eğitimde celvet/toplum içinde yaşamak esas olmakla birlikte¸ insanın ruhunu arındırması ve içe yönelişi gerçekleştirip kendi özüne ulaşması için kısa bir süre toplumdan ayrı kalması gerekir. Zihnî konsantrasyon¸ hâtıraların dağınıklığından kurtulma¸ Allah üzerinde murâkabe ve tefekkür¸ kesintisiz huzur ve zikir¸ halvette daha kolay sağlanır.[10] Erich Fromm’un da ifade ettiği gibi¸ “Yalnız kalabilme yeteneği¸ sevebilme yeteneğinin tek şartıdır.”[11]


Halvetten gâye¸ tasavvufî hayata yeni giren kimsenin belli bir müddet hemcinslerinden ayrı kalıp zihninin Allah düşüncesi üzerinde yoğunlaşmasıdır.[12] Halvette müridin hemcinslerinden uzaklaşması kadar toplumun kendisinden selamette kalması da hedeflenmektedir. Yani asıl hedef halkın şerrinden kaçış değil¸ halkı nefsimizin şerrinden emin kılmaktır. Halvete giren kimse¸ duyu organlarını dış dünyaya kapatıp gönül penceresinin sonsuzluğa açılmasını ve kalbin “gayb nûru” ile aydınlanmasını sağlar.[13] Zira halvet¸ sûfînin nefsânî arzularını kontrol altında tutmak için benimsenen bir usuldür.[14] Halvet esnasında gündelik yaşantı ve sosyal hayattan uzaklaşan derviş¸ gündelik telaş sebebiyle unuttuğu kozmik gerçeği idrake başlar. İlâhî hakikatlerin inkişafına¸ ruhta gizli niteliklerin belirgin bir şekilde ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Halvet ile dışa kapanan duyu organları içe yönelir. Halvet ile ham olanın pişmesi¸ eksik olanın ta­mamlanması¸ kişinin kendini tanıması ve kemâle doğru yola çıkması hedeflenir.[15]


Varoluşçu yaklaşıma göre de kişinin otantik/aslına uygun/gerçek yaşamı elde edebilmesi¸ sosyal çevrenin egemenliği altına girmekten kaçınması ve sahip olduğu potansiyelleri/gizil güçleri kullanmasıyla mümkündür. Eğer kişi¸ çevresindeki diğer insanlardan gelen baskılardan kurtulamaz ve potansiyelini sergileyemezse¸ otantik olmayan bir yaşam¸ otantik olmayan bir varoluş sergiler.[16]


Halveti uzletle birlikte değerlendiren Kuşeyrî’ye göre halvet¸ safvet ehlinin sıfatı; uzlet ise vuslat ehlinin emârelerindendir. Kuşeyrî’ye göre¸ müridin başlangıçta halvet halinde bulunması şarttır. Uzleti tercih eden bir kimse için hak olan şey¸ insanların şerrinden selamette bulunmaktır.[17]


Hâlidî meşâyihi “zâhirî halvet ve bâtınî halvet” ayrımında bulunurken¸[18] “devamlı halvet” ilkesini benimseyen Necmeddin-i Kübrâ (ö. 618/1221) da “sûrî halvet ve mânevî halvet” farklılığına dikkat çekmektedir. Sûrî halvetin belirli bir zamanı vardır. Tarîkata yeni katılmış müridin olgunlaşması için sûrî halvet şarttır. Devamlı halvet prensibi ise ancak sûrî halvet merhalesinin kat edilip mânevî halvet basamağına geçilmesiyle mümkündür.[19]


Halvet’in Kaynağı


Sûfîler tasavvuftaki çile anlayışına ve kırk gün oluşuna kaynaklık sadedinde Hz. Mûsâ’nın Allah ile mükâlemeden önce uzlete çekilip halvete girmesini örnek göstermektedirler. Bu durum âyet-i kerîmede şu şekilde ifade edilmektedir: “Mûsâ’ya otuz gece süre belirledik¸ buna on (gece) daha kattık. Böylece Rabbinin belirlediği vakit kırk geceye tamamlandı. Mûs⸠kardeşi Hârûn’a¸ ‘Kavmim arasında benim yerime geç ve yapıcı ol. Sakın bozguncuların yoluna uyma.’ dedi.”[20] Hz. Mûs⸠Mısır’da¸ İsrailoğullarına; “Allah düşmanlarınızı helak edip sizi onların elinden kurtaracak¸ size helâl ve haramı açıklayan¸ hudûdu ve ahkâmı gösteren bir kitap gönderecektir.” vaadinde bulunmuştu. Cenâb-ı Hak Fir’avun’u helâk edip İsrailoğullarını kurtarınca¸ Mûsâ (a.s..)¸ Rabbinden kitabı istedi. Allah ile mükâlemeden önce Mûsâ (a.s..)¸ tam kırk gün oruç tutup ibadet etti. Kardeşi Hârûn’u yerine vekil bırakıp Tûr Dağı’na gitti. Sonunda Allah’ın hitabına mazhar oldu.[21]


Hacı Bayram Velî’nin halifelerinden Ahmed-i Bîcân ise Hz. Dâvûd’ (a.s.)’un durumunu halvete referans olarak göstermektedir. Hz. Dâvûd (a.s.) ufak bir kusurundan dolayı utanıp tevbe için tenhâ bir yere çekilir. Burada kırk gün ağlar¸ sürekli secde yapar ve af diler.[22]


Peygamber Efendimizin peygamberlikten önce Hıra Mağarası’ndaki ibadeti ve yaşantısı da halvet uygulamasına zemin teşkil etmektedir. Bilindiği gibi Hz. Peygamber (s.a.v)¸ vahye hazırlanış devresinde tam bir halvet hali yaşamaktaydı. Hz. Âişe (r.a.)’in;“Hz. Peygamber (s.a.v.)’e yalnızlık sevdirilmiş ve o da belirli bir süre orada ibadet etmişti.”[23] diye bahsettiği Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Hıra Mağarası’nda yaşadığı bu uzlet ve ibadet hali¸ sûfîlerce sünnet kabul edilmiştir.


Sûfîlerin halvet anlayışı konusunda örnek teşkil edip etkileyen bir diğer uygulama¸ itikâf konusudur. “Mescid hükmünde özel bir mekânda ibadet niyeti ile bir müddet bulunmak.” şeklinde tarif edilen itikâf¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Medine döneminde hayatının sonuna kadar yapmaya devam ettiği ve sünnet kabul edilen bir uygulamadır.[24]


Halktan Ayrı ve Uzak Bir Yer


Sonuç olarak halvete karar verildiğinde müridin halktan ayrı ve uzak bir yere çekilmesi şarttır. Çünkü halktan uzak olununca zâhiren ve bâtınen Hakk’a olan yakınlık artar. Ayrıca bu hazırlık aşamasında halvet süresi boyunca kişiye gerekli olan ilimlerin de öğrenilmesi zarûrîdir. Bunlar¸ öncelikle tahâret¸ namaz¸ oruç gibi temel dînî meselelere dair ilimlerdir. Bunların dışında asıl yönlendirici olan şükür¸ amel¸ vera’¸ zühd ve tevekkülün de bilinmesi gerekir.[25] Mürit halvete çekildiği halvethâneyi kabir¸ cübbesini de kefen olarak kabul etmelidir.[26]


Halvet ile sâlikin gönül dünyası aydınlanmaya başlar. Yaşadığı uzlet/yalnızlık ile Hak ile ünsiyeti sağlanmış olur. Sâlikin halvet esnasında gerçekleştirdiği ibadetler¸ zikirler¸ tesbihler¸ virdler¸ duâlar¸ gözyaşları ve tevbeler içini yıkar¸ temizler. Halvet uygulaması dâimî değildir. Kırk günle sınırlıdır. Sâlik gündelik yaşamının önemli bir evresinde şeyhi tarafından halvetle özel bir eğitime tâbî tutulur. Halvet¸ nefsi kontrol altında tutma eğitimidir. Sâlikin dünyadan kaçışı¸ sorumluluklarını terk edişi¸ Allah’ın nimetlerinden uzaklaşması değil¸ dünya ve insanlarla ilişkisinde dikkat edilmesi gereken İslâmî çizgiyi benimseme çabasıdır. Halvet eğitimi bir temrin¸ bir riyazet ve bir mücâhede eğitimidir. Süflî duygulardan kurtulmanın¸ fasit fikirlerden uzaklaşmanın¸ gafleti kovmanın¸ tembelliği atmanın¸ duyarsızlıktan kaçınmanın ve gündelik hayatın koşuşturmasında anlamsızlık hastalığından kurtulmanın adıdır. Halvet çiledir¸ zorluklarla baş edebilme eğitimidir¸ sıkıntılara göğüs gerebilmeyi becermektir. Kısaca halvet¸ ruhbanlık değil¸ aksiyondur.


 






[1] Frager¸ Aşktır Asıl Şarap¸ s. 45.



[2] Kuşeyrî¸ er-Risâle¸ s. 430-431.



[3] Asım Efendi¸ Kâmûs Tercümesi¸ c. III¸ s. 805.



[4] Samî¸ Kâmûs-ı Türkî¸ s. 587; Pakalın¸ Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü¸ c. I¸ s. 713.



[5] El-Kâşânî¸ Mu’cemu Istılâhâtı’s-Sûfiyye¸ s. 180; Gümüşhanevî¸ Câmiu’l-usûl¸ s. 152-153.



[6] Kübra¸ Usûlu Aşere- Risale İle’l-Hâim-Fevâihu’l-Cemâl- Tasavvufî Hayat¸ s. 76.



[7] El-Kâşânî¸ Mu’cemu Istılâhâtı’s-Sûfiyye¸ s.180.



[8] Sarı Abdullah Efendi¸ Semerâtu’l-fuâd¸ s. 133; Vassâf¸ Sefîne-i Evliy⸠c. III¸ s. 134.



[9] Et-Tehânevî¸ Keşşâfu ıstılâhâti’l-fünûn¸ c. І¸ s. 459; el-Hıfnî¸ Mu’cemu mustalahâti’s-sûfiyye¸ s. 92.



[10] Cebecioğlu¸ Hacı Bayram Veli¸ s. 156.



[11] Fromm¸ Sevme San’atı¸ s. 106.



[12] Altıntaş¸ Tasavvuf Tarihi¸ s. 125.



[13] Kübra¸ Usûlu Aşere¸ s. 76.



[14] Es-Sühreverd Avârifu’l-Maârif¸ s. 160.



[15] Baz¸ Abdülehad Nuri-i Sivasi Hayatı Eserleri Görüşleri¸ s. 119.



[16] Dökmen¸ Evrenle Uyumlaşma Sürecinde Varolmak Gelişmek Uzlaşmak¸ s. 250.



[17] Kuşeyrî¸ er-Risậle¸ s. 101-102.



[18] El-Hânî¸ Âdâb¸ s. 225.



[19] Gökbulut¸ Necmeddîn-i Kübrâ –Hayatı¸ Eserleri¸ Görüşleri-¸ s. 235.



[20] 7/A’râf¸ 142.



[21] Es-Sühreverd Avârifu’l-Maârif¸ s. 160; Bursevi¸ Tefsîru Rûhu’l-Beyân¸ c. III¸ s. 227-229.



[22] Ahmed Bîcan¸ Envâru’l-Âşıkîn¸ s. 133.



[23] İbn-i Hişam¸ se-Sîratü’n-Nebeviyye¸ c.I¸ s. 25.



[24] El-Mevsılî¸ el-İhtiyâr li-ta’liîi’l-Muhtâr¸ s. 136-137.



[25] Çift¸ Hakîm Tirmizî ve Tasavvuf Anlayışı¸ s. 238-239.



[26] Schimmel¸ İslâm’ın Mistik Boyutları¸ s. 113.

Sayfayı Paylaş