ZÂTINDA HER GÜZELLİĞİ, HER ÜSTÜNLÜĞÜ TOPLAYICI, HER TÜRLÜ HAMD VE HÜRMETE MÜSTAHAK OLAN: EL-HAMÎD

Somuncu Baba

"Bir Müslüman¸
kendisine "Nasılsın?"
denildiği zaman¸ "Her
halükarda Allah'a
hamdolsun" demeye
dilini alıştırmalıdır.
Gündelik hayatımızda
O'na hamdedecek¸
O'na şükredecek o
kadar çok nimete
sahibiz ki¸ saymakla
bitiremeyiz."

Hamd¸ isteğe bağlı yapılan bir iyiliğe karşı gönül hoşluğu ile o iyiliğin sahibine saygı ifade eden bir övgü sözüdür. Allah için hamd¸ O'na fazîletlerle dolu bir övgüdür. Çünkü nimetleri O verir¸ kullarına sayısız ikram ve lütuflarda O bulunur. Şüphesiz¸ hamd¸ medih ve şükür kavramları arasında farklar vardır. Hamd¸ medihten daha özel¸ şükürden daha geneldir. Çünkü medih insanda¸ kendi isteğiyle olan şeyler için söylenir. Meselâ insan¸ boyunun endâmı ve yüzünün güzelliği ile övünebileceği gibi¸ cömertliği ve bilgisiyle de övünebilir. Hamd ise¸ ikinci için olur¸ birinci için değil. Şükür ise¸ ancak bir nimete karşılık olarak söylenir. Bu anlamda her şükür hamddir¸ fakat her hamd¸ şükür değildir. Her hamd¸ medihtir ama her medih hamd değildir. Çünkü medih¸ canlılığı ve istediği gibi hareket etme yeteneği olana da olmayana da yapılır. Mesela güzel bir inci ve güzel bir at da övülmüş olabilir. Fakat onlara hamdedilmez. Hamd¸ inci ve atı bağışlayan¸ istediğini yapmakta serbest olan sadece Allah'a özgüdür.  Çünkü Allah¸ övülmeye layıktır ve yücelerin yücesidir. Şu âyetlerde olduğu gibi:


"Hamd¸ âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur."[1]


"Biz sana hamdederek dâimâ seni tesbîih ve takdîs ediyoruz."[2]


"Hamd¸ gökleri ve yeri yaratan¸ karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur."[3]


"Hamd¸ bizi buna eriştiren Allah'a mahsustur."[4]


 "O¸ övülmeye lâyıktır¸ şânı yücedir."[5]


 Medih bağıştan önce de ondan sonra da yapılabilir. Hamd ise kesinlikle bir iyilikten sonra yapılır. Şükür ise¸ gelmiş olan bir nimete sözlü¸ fiilî veya kalp ile nimeti verene saygıda bulunarak ona karşılık vermektir. Şu halde medih¸ yerine göre gerçeğe göre boş bir ümit ile kuru bir yalandan¸ soyut bir dalkavukluktan ibaret kalabilirken¸ hamd ve şükür dâimâ gerçeğe uygun bir doğruyu ifade eder. Hamd ve şükür tamamen meşru ve ahlâka uygun bir davranış olurken¸ çoğu zaman medih¸ ahlâka uygun bir davranış değildir; İslâm'a göre yasaklanmış ve yerilmiş de olabilir. Hamd ile şükürde esas maksat¸ bize sayısız nimeti vereni takdir etmektir.  Bu açıdan¸ hamdin¸ saygı ve değer verme mânâsı daha yüksektir. Bundan dolayı¸ sadece Allah¸ Hamîd'dir. El-Hamîd ise¸ O'nun en güzel isimlerinden birisidir. Çünkü O¸ ilâhî zâtında her güzelliği¸ her üstünlüğü toplayıcı¸ her türlü hamd ve hürmete müstahaktır.[6]


Müslüman Her Halükarda Yüce Allah'a Hamdetmelidir


Bir Müslüman¸ kendisine "Nasılsın?" denildiği zaman¸ "Her halükarda Allah'a hamdolsun" demeye dilini alıştırmalıdır. Gündelik hayatımızda O'na hamdedecek¸ O'na şükredecek o kadar çok nimete sahibiz ki¸ saymakla bitiremeyiz. Başta Müslüman olmamız¸ Müslüman bir coğrafyada yaşamamız¸ Müslüman bir anne ve babadan dünyaya gelmemiz¸ salih bir eşe ve çocuklara sahip olmamız¸ organlarımızın sağlamlığı¸ iyi kimselerle dostluklar ve arkadaşlıklar kurmamız¸ bizi Hakk'a götüren bir cemaate mensup olmamız vb… Bunların hepsi sonsuz hamd ve şükrü gerektirir. Unutmayalım ki¸ dilimizdeki el-Hamîd zikri kalbimizle buluşursa¸ hem Hamîd olan Allah'a sonsuz güven ve bağlılığımız artacak¸ hem de bizde kanaat ahlakı oluşacaktır. Sürekli şikâyet eden¸ sızlanan bir kimse¸ şekâvet ehli olur. İçini hüzün kaplar¸ gam ve kasâvetten kurtulamaz. İçini karamsarlık ve hüzün kapladığı için de iç mutluluğunu kaybeder.  Burada âcilen mânevî eğitim devreye girmelidir. Bundan dolayı Allah dostları¸ tasavvufu¸ "Ssıkıntı anında gönülde neşe ve ferah duymaktır." diye tanımlamışlardır. Aşk ehli¸ hep hamd ehlidir. Onlar¸ "Nârın da hoş¸ nûrun da hoş." demişlerdir. Nitekim Hz. Mevlâna şu beyitlerinde bunu çok güzel anlatır:


Bu denizde ne ölmek var bize¸


Bu denizde ne gam¸ ne dert ne keder var bize¸


Bu deniz alabildiğine muhabbet¸


Bu deniz¸ iyilikten¸ cömertlikten ibâret


Gerçekten de Müslüman olmaktan daha güzel bir nimet var mıdır?


Nimetlere Hamdetmek


İnsanlık açısından bütün mutlulukları iki kelime ile özetlemek gerekirse¸ bunlardan birisi nimet ve bolluk içinde bulunmak mânâsına gelen tenâüm¸ diğeri ise¸ nimet verme anlamına gelen in'âmdır. Hayatımızda Yüce Allah'ın bize verdiği nimetleri saymaya kalksak saymamız imkânsızdır. Bu nimetler içine¸ maddî ve mânevî bütün nimetler girer. Dolayısıyla herkes¸ Allah'ın kendisine verdiği nimetleri bir düşünmeli¸ bu nimetlerin kaybından ortaya çıkacak felaketi bir tefekkür etmelidir. İnsanda şuurlu hamdetme duygusu¸ nimet ve bolluk içinde bulunulduğu his ve takdir edildiği zaman meydana gelir. Çünkü mutluluk¸ refah içinde bulunmanın kendisinde ve niceliğinde değil¸ niteliğindedir.  Zâten bolluk içinde bulunmanın mânâsı budur. Ne zaman insan¸ iç dünyasında mutluluk hazzını hissederse¸ o zaman kalpten gelen "hamd" zikrini ve takdir duygusunu dille ifade eder. İşte bu makâm¸ hamd makâmı olup¸ âriflerin de makâmıdır. Nimet verme makâmında bulunanların mutluluğu da yalnız nimet vermede değil¸ verilen nimetin değerini bilecek ve zevki ile mutluluk duyacak¸ lâyık olan yere ulaştırmasında ve ulaştığını açık delil ile görmesindedir. Bu delil ise hamd edenin hamdidir. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi¸ bizler¸ nimet verme makâmının¸ nimete erme makâmından daha üstün olduğunu biliriz. Bundan dolayı Mahmûdiyet (kendisine hamd edilmeye layık olma) makâmı¸ rütbelerin en mükemmeli ve hedeflerin en sonudur. Elbette bu makâmın mutluluğu da en büyük mutluluk olacaktır. Bu mutluluğun zevkindeki coşma ise¸ doğal olarak bir hamd ile sonuçlanmayı gerektirir. Hamd etmeye lâyık olana hamd etmek demek olan bu hamd ise¸ nimeti artırmaya ve dolayısıyla fazla hamdetmeye ve hamdedilmeye sebep olur. Böyleler için Yüce Allah'ımız şöyle buyurur:  "Eğer şükrederseniz elbette size (nimetimi) artırırım. Eğer nankörlük ederseniz¸ hiç şüphesiz azâbım çok şiddetlidir."[7]


Hülâsa-i kelâm¸ her Müslüman hamd etme makâmında olmalıdır. Yine iyi bilelim ki¸ aynı zamanda Hâmid ve Mahmud¸ Ahmed ve Muhammed Yüce Peygamberimizin mübarek isimlerindendir. Gerçekten Makâm-ı Mahmûd (en yüksek şefâat makâmı) bilhassa peygamberlerin sonuncusu olan Efendimiz'e va'd olunan ve onu hamd etme makâmından hamd edilen (övülen) makâmına yücelten yüksek bir makâmdır. Bu¸ büyük şefaat makâmı olup burada "livâü'l-hamd" sancağı onun sağ eline teslim olunmuştur. Âhirette Makâm-ı Mahmâd'un bol şefaati iledir ki¸ livâü'l-hamd sancağı altında toplanacak olan ümmet¸ Allah'a hamd etmelerinden paylarını alacak ve cennet ehlinin dualarının sonu da Âlemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun[8] olacaktır. Böyle hamd etme ve övülme vasıflarını toplayan Allah'ın dostunun¸ Ahmed olması ve Muhammed olması¸ hamdin bu toplayıcı ve birleştirici derecesini dile getirir. Gerçekten lafız ve mânâ itibariyle hamdin esası¸ Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'e ait bir gerçektir. Bu gerçek ise¸ hamdin¸ başlangıç ve sonuç itibariyle Allahu Teâlâ'ya ait olması gerçeğini pekiştirir.[9] Yüce Allah'ın el-Hamîd isminden nasibini almış her Müslümanın; inançları¸ ahlakı¸ amelleri¸ sözleri hep güzeldir ve övülmeye layıktır. Bu alanda ne kadar özen gösterilirse gösterilsin¸ yine de insanların hamdi¸ kusurdan hali değildir. Bu bakımdan mutlak kusursuz ve övülmeye layık olan ancak şanı Yüce Allah'tır. Öyleyse¸ sözlerimizin başında da sonunda da hamdin O'na ait olduğunu hep dile getirelim ve aklımızdan hiç çıkarmayalım.


 


 






[1] 1/Fâtiha¸ 2. Ayrıca bkz. 10/Yûnus¸ 10.



[2] 2/Bakara¸ 30.



[3] 6/En'âm¸ 1.



[4] 7/A'râf¸ 43.



[5] 11/Hûd¸ 73.



[6] Bkz. Râgıb el-İsfehânî¸ el-Müfredat¸ İstanbul¸ 1986¸ s. 186–187.



[7] 14/İbrâhîm¸ 7.



[8] 10/Yûnus¸ 10.



[9] Krş. Elmalılı M. Hamdi Yazır¸ Hak Dini Kur'an Dili¸ İstanbul¸ 1979¸ I¸ 57-61.

Sayfayı Paylaş