GÜNAH ÇUKURU

Somuncu Baba

"İslâm bizlerin günaha bulaşmasına hoş bakmaz. Günah bir tür çirkinliktir. Öyle ki¸
Kur'ân'da bazı günahlar için¸ "Şeytanın işlerinden bir pislik." ifadesi kullanılmıştır. Buna
göre günaha yöneldiğimiz ölçüde¸ çirkinliğe doğru kaydığımız ortaya çıkmaktadır."

Farsça bir kelime olan ve sözlükte "suç" anlamına gelen günah¸ dinî emirlerin yerine getirilmemesi veya yasakların çiğnenmesiyle ortaya çıkan dinî¸ ahlâkî ve vicdanî açıdan sorumluluk gerektiren bir olgudur: Nasıl beşerî kanun ve kuralların çiğnenmesi suç diye adlandırılıyorsa¸ dinî alandaki hatâ ve davranışlar da günah olarak nitelendirilmektedir.[1]


Nevvâs b. Sem'ân (r.a.) bir gün Peygamber Efendimize¸ "İyilik ve günah nedir?" diye sorar. Hz. Peygam­ber (s.a.v) de ona şöyle cevap verir: "İyilik¸ ahlâkın güzel olmasıdır. Günâh ise¸ kalbini tırmalayıp insanların muttalî olmasından hoşlanmadığın şeylerdir."[2]


Vâbisa adlı sahabeye ise Peygamber Efendimiz¸ "Nefsine danış¸ kalbine danış ey Vâbisa! İyilik¸ nefsinin kendisine ısındığı ve kalbinin mutmain olduğu şeydir. Günâh ise¸ nefsini tırmalayan ve göğsünde te­reddüde yol açandır."[3] telkîninde bulunmuştur.


Günahkârlara Kurtuluş Yollarını Sunma Zorunluluğu


İslâm bizlerin günaha bulaşmasına hoş bakmaz. Günah bir tür çirkinliktir. Öyle ki¸ Kur'ân'da bazı günahlar için¸ "Şeytanın işlerinden bir pislik."[4] ifadesi kullanılmıştır. Buna göre günaha yöneldiğimiz ölçüde¸ çirkinliğe doğru kaydığımız ortaya çıkmaktadır. Müslüman¸ işlenen günahlara tepki gösterirken¸ günahkârlara acıyıp merhamet eder. Günah çukuruna düşenleri oradan kurtarmanın çabasını güder. Bize düşen günahkârı¸ günahı içinde boğmayıp onu müsâmaha¸ af¸ merhamet ve muhabbet ikliminde¸ tevbe deryasında arındırmaktır. Bu gerçeği Ebü'd-Derdâ Hazretleri şu şekilde ortaya koymaktadır:


Şam'da kadılık yapan Ebu'd-Derdâ bir gün¸ halkın bir günahkâra sövüp saydıklarını işitti. Onlara:


"Siz kuyuya düşmüş bir adam görseniz ne yaparsınız?" diye sordu. Oradakiler:


"İp sarkıtıp çıkarmaya çalışırız." deyince¸ Ebu'd-Derdâ (r.a.) bu defa:


"Öyleyse günah kuyusuna düşmüş bu adama da niçin bir ip sarkıtıp onu kurtarmayı düşünmüyorsunuz?" diye sordu. Şaşırdılar:


"Sen bu günahkâra düşmanlık duymaz mısın?" dediler. Ebu'd-Derdâ (r.a.) şu hikmetli cevabı verdi:


"Ben¸ onun şahsına değil¸ günahına düşmanım."[5]


Günaha Devam Ediyor Olmak Büyük Günahtır


Günahkârlara acımak¸ onları maruz kaldıkları günah illetinden kurtarmak vazifemizdir. Ancak günahı alışkanlık haline getirenlerin nefislerini ciddi olarak muhâsebe etmeleri de gerekmektedir. Çünkü bir kötü eylemin bir kere yapılmasıyla o eyleme devam etmek arasında fark vardır. Yani¸ günaha devam ediyor olmak; büyük günahtır. Günahı tekrar etmek de bir süre sonra kişideki maneviyatı bozar. Maneviyat¸ anne karnındaki¸ fetüsteki zar gibidir; bebeğin etrafındaki zar gibi. O zar bir kere delinince içindeki bebek yaşayamaz hale gelir. Onun için spiritüel hayatı yaşayan insanlar¸ o mukaddes maneviyat zarını korumak zorundadır. Günahlar¸ o zarı deliyor fakat bu bir kerede olmuyor¸ günahlar tekrarlandıkça bir müddet sonra zar¸ artık yamanmaz bir hale geliyor. Hayırlarda da böyledir bu; bir hayrın çok büyük faydası var ama hayır tekrarlanırsa insanda yer etmeye başlar artık¸ mânâsını getirir kişiye…[6]


İşlenen günahlar sahibini perişan eder. Günah çukuru insanlık yürüyüşünü kesintiye uğratır. Günahlara alışkanlık kazanmak daha büyüğünü celbeder. Ali el-Müzeyyin (ö. 328/939) işlenen günahın en önemli cezasının kişiyi başka bir günaha sürüklemek olduğunu¸ işlenen sevabın en güzel mükâfatının da başka sevaplı işlere kapı aralaması olduğunu belirtmektedir.[7] Dolayısıyla işlenen iyi veya kötü davranışlar kişide karakter haline dönüşmektedir. Alışkanlık haline gelen günahlar zamanla imanın nurunu söndürmektedir. Bu durumu Ebû Hafs Haddad (ö.265/878) "Hummâ nasıl ölümün habercisi ise¸ günahlar da küfrün habercisidir."[8] diye ifade ederken¸ Yahyâ b. Muâz (ö. 258/871) da¸ "Bir kimse açıkça değil de içinden ve gizlice Allah'a hıyanet ederse¸ Allah onun ar ve namus perdesini yırtar ve kendisinin rezil eder."[9] şeklinde beyan kılmaktadır.


Günahın Acısını Hissetmek


Kişinin işlediği günahların farkında olmaması¸ günahlara karşı duyarsız kalması nefsin esareti altına girmesine yol açmaktadır. Ahmed b. Hadraveyh (ö.240/854)'in ifadesiyle söyleyecek olursak¸ "Gafletten ağır bir uyku yoktur. İnsana en çok mâlik olan ve onu kul olarak kullanan nefsânî arzulardır. Üzerinde gafletin ağırlığı olmasaydı nefsânî arzular sana karşı zafer kazanamazdı."[10]


Dinî ve ahlâkî yükümlülükleri yerine getirmemek¸ fırsatı kaybetmek ölümden daha zordur. Çünkü dinî yükümlülükleri yerine getirmemek Hak'tan ayrı düşmek¸ ölüm ise halktan ayrılmaktır.[11] Kişinin âfiyette olması günah işlememesine bağlıdır.[12] Fudayl b. İyâz (ö.187/802) Allah'a karşı itâatsizlik ettiğini¸ eşeğinin ve hizmetçisinin huyundan anladığını belirtmektedir. Bunun nasıl olduğu sorulduğunda ise onların kendisine itâatsizlik etmelerini kendisinin Allah'a isyanına bağlamaktadır.[13]


"Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz"[14] âyeti ashâb-ı kirâmı ağlatmış¸ Cehennemden söz eden âyetler ashâb-ı kirâmın tüylerini ürpertmiştir.  Onlar Allah korkusuyla ağlayan kimsenin cehenneme girmeyeceğini¸ ısrarla günah işleyenin de cennete giremeyeceğini idrak etmişlerdir. Günah işlemek insan olarak hepimizin mayasında bulunmaktadır. Önemli olan hatâmızı fark etmektir.


Muhammed İkbal şu dizleri ile kötülüğe ve günaha yol açan psikolojik kaynağını korku¸ hüzün ve ümitsizlik olarak görmektedir:


"Ümit kesilirse hayat biter.


Ümitsizlik hayatı zehirler.


Gam ile ümitsizlik bir çadırda yaşar.


Keder¸ hayat damarına vurulan bir neşterdir.


Eğer içinde irade ölmüşse


Ve sazın telleri kopmuşsa¸ ondan olduğunu bil.


Eğer korkunun kulağını çekersen telin seslenir ve sesi göklere yükselir.


Eğer himmet ve iradeyle güçlenmiş isen


Güçlükler bile seni sevindirir."[15]


Günah Yollarının Panzehiri İslâm Ahlâkı


Korku¸ ümitsizlik ve karamsarlık hastalığından kurtulan mü'min inandığını¸ tutum ve davranışlarıyla ispatlamadıkça¸ hiçbir zaman¸ imanını eksiklikten kurtaramaz. Bunun içindir ki:


Kalbimiz¸ dilimizle bir olmadıkça;


Sözümüz¸ işimize uymadıkça;


Yakınlarımız¸ komşularımız¸ şerrimizden emniyet ve selâmette kalmadıkça;


Kendimiz için¸ hoş gördüğümüz şeyi¸ başkaları için de¸ isteyip¸ hoş görmedikçe¸ imanımızın tamamlanamayacağı¸ Peygamberimiz tarafından haber verilmiştir.


Gerçek ve olgun mü'minler¸ imanlarını fiilen yaşayan insanlardır. Hz. Ali (k.v.) bu gerçeği şu şekilde dile getirmektedir:


 "Mü'minler¸ yalnız sözde kalmazlar¸ aynı zamanda¸ imanlarını fiilen de yaşarlar.


İmanın aydınlığı onların üzerlerinde göze çarpar.


Onlar her ne yapar ve her ne işlerlerse¸ bilerek¸ inanarak yapar ve işlerler.


Hiç kimseye kötü gözle bakmak ve hiç kimseyi kötülemek¸ onların akıllarından geçmez.


Onların düsturları¸ yaratılmışları¸ yaratanından ötürü hoş görmektir.


Onlar kimseyi çekiştirmez¸ kimseye kötü söz söylemezler.


Hayrı¸ iyiliği yapıyor desinler diye yapmazlar¸ gösteriş nedir bilmezler.


Mahcup etmek¸ utandırmak için¸ soru sormazlar.


Sordukları anlamak içindir.


Anladıkları da yapmak içindir.


Onlar¸ hiç kimseye iftirâda bulunmazlar.


Bilmedikleri işe karışmazlar.


Kalb ve gönlün¸ içinden geçirdiği şeylerden;


Kulağın¸ duyduklarından;


Gözün¸ gördüğü şeylerden sorguya çekileceklerini düşünürler.


Bunun için de¸ iyice bilmedikleri¸ iyice duymadıkları ve iyice görmedikleri şeyleri¸ bildim¸ gördüm¸ duydum demezler.


Onların¸ acınacak kimselere acımaları samimi olup yapmacık değildir.


İleri¸ açıktır; hayra hayır demezler.


Onlar¸ hiç kimseye karşı kibir ve gurur taslamazlar.


Onların hükümlerinde ve kararlarında zulümden ve haksızlıktan bir iz bulunmaz.


Onlar¸ söyledikleri sözleri¸ vaadleri yerine getirirler.


Böyle olan mü'minlerin huyları yumuşak¸ üstleri başları pâk¸ alınları açık ve aktır.


Susmaları söylemelerinden çok¸ sözlerinde ve konuşmalarında sıkıcılık yoktur.


Onlar¸ kızdıkları zaman bile¸ haktan¸ adaletten ayrılmazlar ve sapmazlar.


Haklarını isterken ve alırken de¸ kıyasıya iş yapmazlar.


Üzerlerine lâzım olmayan işe ne ellerini¸ ne de dillerini sokmazlar.


Hiç kimsenin felâketine "oh" demezler"[16].


Özetle İslâm ahlakına bürünen kişiler günah bataklığını kurutur¸ günah işlemekten utanç duyar¸ günah yerlere varmaktan sarf-ı nazar eder¸ günahkârlarla düşüp kalkmaktan kaçınır ve günahın karanlıklarından sevabın aydınlığına yol alırlar.


 


 






[1] Harman¸ "Günah"¸ TDV İslâm Ansiklopedisi¸ c. XIV¸ s. 278.



[2] Müslim¸ Birr¸ 5;Tirmizî¸ Zühd¸ 52.



[3] Dârimî¸ Buyu'¸ s.2.



[4] 5/Mâide¸ 90¸ 6/En'âm¸ 145.



[5] Topbaş¸ Vakıf İnfak Hizmet¸ s. 182-183.



[6] Kılıç¸ "Kimin Mürşidi Yoksa…"¸ Yenidünya Dergisi¸ Sayı: 211¸ s. 48.



[7] El-Kuşeyrî¸ er-Risâle¸ s. 432.



[8] El-Kuşeyrî¸ er-Risâle¸ s. 406.



[9] El-Kuşeyrî¸ er-Risâle¸ s. 414.



[10] El-Kuşeyrî¸ er-Risâle¸ s. 410.



[11] El-Kuşeyrî¸ er-Risâle¸ s. 414.



[12] El-Kuşeyrî¸ er-Risâle¸ s. 393.



[13] El-Kuşeyrî¸ er-Risâle¸ s. 424.



[14] 53/Necm¸ 60.



[15] İkbal¸ Benlik ve Toplum¸ s. 108-110; Albayrak¸ "İkbal'de Tanrı'nın Kudreti ve Kötülük Problemi"¸ Tasavvuf Dergisi¸ yıl:3¸ S.7¸ Eylül-Aralık 2001¸ s. 192.



[16] Köksal¸ Dini ve Ahlâki Sohbetler¸ c.III¸ s.  97-115.

Sayfayı Paylaş