GAZİANTEP VELİLERİ

Somuncu Baba

Ülkemizin metropollerinden olan Gaziantep Anadolu'nun ilk yerleşim alanlarından birisidir. Taş devrinden Türk-İslâm devrine kadar her döneme ait kalıntılara rastlanılan kent ve yöresi tarih öncesi dönemlerde de önemli merkezlerindendir. Hatta bugün şehrin 10 km. kuzeyinde bulunan antik Dülük şehri Hititlerin en önemli din merkezidir.

İlk uygarlıkların doğup geliştiği Mezopotamya ve Akdeniz arasında bulunması gibi önemli bir stratejik konumu itibariyle tarih boyunca hem siyasî hem de iktisadî ve ticarî açıdan önemli bir merkez olan Antep¸ buna paralel olarak bir kültür muhiti olma

Ülkemizin metropollerinden olan Gaziantep Anadolu'nun ilk yerleşim alanlarından birisidir. Taş devrinden Türk-İslâm devrine kadar her döneme ait kalıntılara rastlanılan kent ve yöresi tarih öncesi dönemlerde de önemli merkezlerindendir. Hatta bugün şehrin 10 km. kuzeyinde bulunan antik Dülük şehri Hititlerin en önemli din merkezidir.


İlk uygarlıkların doğup geliştiği Mezopotamya ve Akdeniz arasında bulunması gibi önemli bir stratejik konumu itibariyle tarih boyunca hem siyasî hem de iktisadî ve ticarî açıdan önemli bir merkez olan Antep¸ buna paralel olarak bir kültür muhiti olma vasfını kazanmış ve bunu uzun yıllar muhafaza etmiştir. Şehrin kültürel zenginliği de her dönemde artan bir birikimle yıllar boyu devam etmiştir.


Hz. Ömer zamanında İslâmiyet'in Arap yarımadası dışında yayılması için sürdürülen mücadelelerden biri olan Yermük Savaşında Bizans ordusunu mağlup eden İslâm orduları¸ İyaz/İlyas Bin Ganem komutasında Gaziantep yöresini İslâm topraklarına dâhil etmiştir. Yöre halkı da o tarihten itibaren Müslümanlığı kabul etmiş ve fethin sembolü olarak o dönem şehre ünlü Ömeriye Camii yapılmıştır.


Gaziantep Osmanlı Döneminde ise vakıflar yoluyla yapılan birçok medrese ve kitaplıklar ile yetiştirdiği ilim ve tasavvuf erbabı sayesinde bir ilim ve kültür merkezi olma konumunu devam ettirmiştir.


Aydî Baba


Asıl İsmi Mehmed olan Aydî Baba1812 yılında Antep'te doğdu. Babası âlim bir zat olan Mehmed Nami Efendidir. İlk tahsilini Antep'te alan Aydî Baba sonra¸ tahsilinin devamı için önce Halep'e daha sonra Kayseri ve İstanbul'a gitti.


İlim tahsilini tamamlayıp bir müddet Kayseri Medresesinde müderrislik yapan Aydî Baba bir arkadaşı ile beraber tekrar İstanbul'a giderek ilk tasavvufî terbiyeyi aldığı Kuşadasılı İbrahim Efendiye talebe oldu. Kısa sürede tasavvufî eğitimini tamamladıktan sonra hocasından Halvetî tarikatı üzerine icazet aldı.


Antep'e dönüşünde Gaziantep camileri içerisinde minaresi iki şerefeli tek cami olduğu için halk tarafından “İki Şerefeli Cami” de denilen Şirvani Camiinde imamlık yapmaya¸ dergâh haline getirdiği evinin bir bölümünde de insanlara doğru yolu anlatmaya başladı.


Bir süre sonra Allah aşkı ile yanan Aydî Baba talebelerine; “Biz şeyhlik yapıyorduk ama talebe bile olamamışız. Ben size hoca olmaya layık değilim. Eğer halktan uzak olmazsak¸ Allah'a yakın olamayız.” diyerek dersleri¸ imamlığı ve hatipliği bıraktı.


Aydî Baba¸ Allah aşkı ile çok güzel şiirler söyledi. Fakat cezbe halinde söylediği bazı sözleri ve davranışları yüzünden tenkitlere uğradı. Bir ara Birecik'e sürgün edildi. Sonra tekrar Antep'e geldi. Dönüşünden kısa bir süre içinde 1865'te Antep'te vefat etti.


Aydî Baba¸ gündüz yazdığı şiirlerinde Aydî¸ gece söylediği şiirlerinde ise Ayanî mahlasını kullanmıştır. Aydî Baba'nın şiirlerinin toplandığı bir divanı vardır.


Fethullah Efendi


Hazret-i Ebu Bekr (r.a)'in soyundan olduğu rivayet edilen Fethullah Efendinin hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Gaziantep'te doğan Fethullah Efendi zamanın âlimlerinden ilim tahsil edip icazet aldıktan sonra inşa ettirdiği cami ve tekkesinde insanlara İslâm'ı anlattı.


Fethullah Efendi fakir bir kimse idi. Caminin inşası sırasında¸ “Sen fakir birisin bu inşaatı tamamlamak için parayı nereden bulacaksın?” diye alaylı bir şekil soru soran kimseye¸ “Allahu Teâlâ'nın öyle kulları vardır ki¸ taşa baksalar altın olur.” diyerek bir taşa baktı. Taşın o anda altın olduğunun görülmesi üzerine soruyu soran kimse hatasını anlayıp özür diledi.


Cami ve tekkenin inşaatı devam ettiği günlerde Fethullah Efendinin hanımı hamama gider. Burada iyi muamele görmez ve kendisine kullanması için kirli bir su verilir. Olup bitenleri Fethullah Efendiye anlatır ve fakirliği yüzünden uğradığı muameleden dolayı yakınır. Fethullah Efendi; “Hanım kovayla kuyudan su çek!” der. Hanımı kuyudan kovayı çekince altınla dolu olduğunu görür. Fethullah Efendinin emri ile bunu kuyuya boşaltır. İkinci bir kova daha çeker. Bunun da içerisi yılan¸ akrep ve çiyanla doludur. Fethullah Efendi; “Ey hatun! Eğer dünya malı olan altına rağbet etseydin¸ bu haşerat senin içindi.” der. Hanımı bu kovayı da boşaltır. Üçüncü kere kovayı çektiğinde çıkan suyu kullanır. Bu durum üzerine Fethullah Efendi caminin yanına bir de hamam yaptırır. Hamam yapıldıktan sonra yedi sene bir mumla ısıtılır. Ancak durumun açığa çıkıp halkın öğrenmesi üzerine mum söner ve odun kullanılmaya başlanır.


Fethullah Efendi bir talebesini vazifeli olarak bir yere gönderirken ayaküstü nasihat ederek kendisine¸ "Evladım¸ gittiğin yerde sakın ola ‘Allahlık' ve ‘Peygamberlik' davasında bulunmayasın" der. Şaşıran talebe¸ "Tevbe hocam¸ hiç öyle şey olur mu" deyince Fethullah Efendi; "Bak evladım¸ her dediğim olsun dersen¸ ‘hâşâ' Allahlık dava etmiş olursun. Çünkü yalnız Allah'ın her dediği olur. Eğer¸ bana uymayan kötüdür¸ bozuktur dersen¸ bu da peygamberlik davasıdır."


Fethullah Efendinin 1563 senesinde vefat ettiği rivayet edilmektedir. Kabri yaptırdığı caminin bahçesindedir.


Mehmed Hasib Dürrî


1848 yılında Antep'de doğan Mehmed Hasib Dürrî Efendinin babası¸ Şam ve Mısır'da ilim tahsil etmiş âlim ve fazıl bir zat olan Hacı Hafız Ahmed Efendidir. İlim ehli bir ailenin çocuğu olması nedeniyle küçük yaşta ilim tahsiline başladı. İyi bir medrese tahsili gördü. Arapça ve Farsçayı çok iyi öğrendi. Antep evliyalarından olan ve İsmi halk arasında Ali Baba veya Ali Akif Efendi Hazretleri diye anılan Şuaybzade Ali Akif Efendinin feyzli sohbetlerine katılarak ona talebe oldu.


Mehmet Hasib Dürrî Hazretleri bir gün sohbetlerinde Peygamber Efendimizden bahsederken¸ Sevgili Peygamberimiz çok mütevazııydı¸ buyurdu. Dinleyenler¸ nasıl mesel⸠dediler ve o anlatmaya başladı:


– Şöyle ki¸ kendi hizmetçisiyle oturup yemek yer¸ pazardan aldığı eşyaları evine kendi taşır¸ kimseye taşıttırmazdı. Ayrıca hayvanına kendi ot verir¸ devesini bağlar¸ koyununu sağar¸ evini süpürürdü. Onun nazarında efendinin köleye¸ beyazın da siyaha bir üstünlüğü yoktu. Kim davet etse¸ kabul edip gider¸ önüne konan şey az da olsa¸ basit ve aşağı görmezdi. Allah'ın Sevgilisi güler yüzlü idi¸ ama söylerken gülmezdi. Üzüntülü görünürdü¸ ama çatık kaşlı değildi. Heybetliydi¸ ama kaba değildi. Cömertti¸ ama israf etmezdi. Mübarek başı önüne az eğikti.


Enes bin Malik anlatıyor:


Allah Rasûlü¸ bir gün beni bir yere gönderdi. Ben¸ vallahi gitmem¸ dedim. Ama gidecektim. Nitekim hemen çıktım. Çocuklar sokakta oyuyordu. Aralarından geçip giderken bir ara arkama baktım. Rasûlullah arkamdan geliyor ve tebessüm ediyordu. Yâ Enes! Gidiyor musun¸ diye seslendiler. Evet Yâ Rasûlallah¸ dedim¸ canım sana feda olsun.


Bir gün de sahabe-i kiram¸ kâfirlerin helâk olması için dua etmesini istediler Efendimizden. Ama o razı olmadı. "Ben¸ lânet etmek için gelmedim¸ rahmet olarak gönderildim" buyurdular.


Mehmed Hasib Dürrî Efendi sohbetini şöyle bitirdi:


– Velhâsıl yer ve gökler¸ Arş ve Kürsî ve kâinatın cümlesi¸ hep Rasûlullah Efendimizin şerefine yaratılmıştır. Sallallahü aleyhi ve sellem…


Mehmed Hasib Dürrî Efendi¸ Dürrî mahlasını kullanarak yazdığı çok sayıda şiir ve gazeli vardır. Bu şiir ve gazellerinin yer aldığı Âteş-i Sûzân adlı şiir risalesinin yanında tecvid kaidelerinin anlatıldığı Tecvîd-i Dürrî ve İslâm hukukunda miras taksiminin anlatıldığı Zübdet-ül-Ferâiz adlı eserleri vardır.

Sayfayı Paylaş