BABAMI UNUTTUM

Somuncu Baba

"Otobüs çok fazla homurdanmadan çalıştı. Eskiden şehirler arası otobüsleri
de yolcuları gibi büyük bir isteksizlikle çok fazla homurdanarak çalışırlardı.
Otobüs çalışınca küçük bir erkek çocuğunun feryat eder gibi arkamdan
yükselen sesiyle kendime geldim."

Otobüs yolculuklarını hiç sevmem. Sıkıcıdır. Her zaman yan koltukta oturan insanın soğukluğunun verdiği tedirginlikten değil sevmemem. Oldum olası çekilmez geldi bana otobüs yolculukları. Yan koltuktaki yolcuyla nereden başlanacağı belli olmayan zoraki konuşmaların ilk cümleleri bile yeter bu sıkıntının içimizde kökleşmesine. Yan koltuk bizden daha tedirgindir hep. Yüzünü sizden yana çevirmeye mani olan ciddi bir engel varmış gibi dışarıyı seyretmeler dayanılması güç ağırlık verir insana. Cam kenarında olmak ne demek daha ilk dakikada anlarsınız. Bilet almak için gişeye vardığınızda ilk cümleniz ‘cam kenarı olsun lütfen' olur. Cam kenarları sizden önce bitmiştir nedense. Koridor yolcusunun tek dostu otobüs muavinidir. Muavinin Gelip gitmelerinin ilk başındaki tedirginlik yok olduktan sonra koridor yolcuları firma ikramlarından imtiyazı ele alırlar. Huyum kötüdür yemesini içmesini hiç sevmem. Evde bile öyleyim. Hanımın yaptığı çeşit çeşit yemeklerden ancak birer ikişer kaşıkla yetinirim. Çoğu zaman kaşık bile değdirmediğim olur.


Ne zaman otobüslere binsek nedense en imtiyazlı ve seçkin yolcusu bizmişiz gibi gelir. Otobüsün merdivenlerine daha ilk adımı atar atmaz kendimiz olmaktan çıkarız. Diğer bütün yolculara koltuklarında oturmuyor olmasalar bile tepeden bakarız. Neden. Neden içimizden geldiği gibi davranma şeklimiz kaybolur yolculuklarda bilmiyorum. Buna kusur gözüyle bakılacaksa kusurun tamamı bende olamaz. Sanki tüm yolcuların bu itici ve gergin ortamı oluşturmak için işbirliği yapmış gibi halleri vardır. Kimse kimseden saklamasın bir otobüs dolusu yolcular hep birlikte tiksinerek soluyoruz bu havayı. Sanki bu sıkıcı havanın hazırlayıcıları biz değilmişiz gibi.


Ankara'dan hasta abimi ziyaretten dönerken aynı düşüncelerle gergin bir halde otobüse adım attım. Otobüsün ön tarafından binince koridorun başında koltuklara şöyle bir baktım. Önemli yolcuyu bildiniz mi der gibi. Aldırış eden olmadı. Yüksek derecede soğutulmuş yüzüyle bir bayan bana bakmıyormuş edasıyla baktı. Ben yüzündeki soğukluğu önemsemedim. Zihnimden sıraladığım koltuk numaralarına uygun davranışlarla önemli yolcu koltuğuna doğru ilerledim. Numaradan sanki eminmiş gibi beni değil pencereyi umursayan orta yaşlı tıraşsız bir beyin yanına oturdum. Yan koltuktaki gözü penceredeki yol arkadaşım saçlarını omuzlarında dinlendiriyordu. Dinlendirsin bakalım. Selamımı duymamış gibi yaptı. Ben de onu umursamadım. Yolculuklarda zaten ilk önce kimse kimseyi umursamaz. El çantamdan kitabımı çıkarıp sevgili dostuma göz gezdirdim. Daha sayfanın ortasına gelmeden ve daha değerli dostumun ne dediğini tam kavrayamadan. Tepemde dikilmekte ısrar eden genç bir delikanlının; ‘amca bu koltuk benim' itirazına takıldım. Elinde tam da benim oturduğum koltuğun numarası yazıyordu. Biletimi çıkardım numaraya tekrar baktım 14 no'lu koltuk benimdi. Peki¸ ben neden on iki diye hatırlıyordum ki? İçimdeki gerginliği bütün bir bedenime yayarak istemeye istemeye doğruldum. Yolculuğumun bütün bir sihri kaybolmuştu. Önemi fark edilemeyen yolcu on iki numaralı koltuktan kalmış¸ Gogol'un sıradan memurlarından biri on iki numaralı koltuğa sanki iteklenerek oturmuştu.


Otobüs çok fazla homurdanmadan çalıştı. Eskiden şehirler arası otobüsleri de yolcuları gibi  büyük bir isteksizlikle çok fazla homurdanarak çalışırlardı. Otobüs çalışınca küçük bir erkek çocuğunun feryat  eder gibi arkamdan yükselen sesiyle kendime geldim.


  Anne anne babam yok. Babam neden gelmedi? Anne babam yok. Babam nerde?


Otobüsün kaptanı bu çocuğun iç burkan yüksek sesli feryadına aldırış etmeden aracı hareket ettirdi.


Çocuk sesinin eski şiddetini yok etmişti ama her üç beş dakikada bir durmadan şunları tekrarlıyordu:


  Anne babam nerde? Babam neden gelmedi? Babamı orda unuttuk anne. Neden unuttuk anne? Dönüp babamı alalım anne


Hiç durmadan bu kelimeleri tekrarlayıp duran çocuğa dönüp baktım. Üç dört yaşlarında var yoktu. Sevimli halleri ve güzel Türkçesi dikkatimden kaçmadı. Bu çocuk bütün tedirginliğimi alıp dışarı attı. Anne çocuğun ısrarlı sorularına nedense cevap vermiyordu. En sonunda


  Baban sonra gelecek dedi.  Hadi sen şimdi dışarıyı seyret.


  Dışarının nesini seyredeceğim bilmiyorum ki?


Çocuk haklıydı içimizde olup bitenlerden sonra dışarısı ne yapabilirdi ki? Anne cevap vermedi. İster istemez çocuk kendisine duyduğum ilgiyi kesik kesik konuşmalarıyla diri tutuyordu.


  Anne senin adın neydi? Aybik miydi?


  Aybike anneciğim Aybik değil Aybike


  Hııııı ben seni anne sanıyordum.


  Öyle değil miyim oğlum.


  Bilmem kafam karıştı.


Çocuk benim de kafamı karıştırmıştı. İster istemez kulağımın dibinde söylenen sözleri umursamazlık edemiyordum. Bu cümlelerden sonra otobüsün içi gözümde bambaşka bir yer olup çıkmıştı. Bu sevimli ve dünyada olup bitenleri umursamayıp kendi içini kelimelere aktaran çocuk dualar kadar temiz ve pırıl pırıldı.


  Anne bu otobüs Kayseri'ye mi gidiyor?


  Evet oğlum.


  Geri Ankara'ya mı dönecek?


  Evet oğlum.


  O zaman biz Kayseri'de inmeyelim. Biz babamızı unutmuşuz diyelim Ankara'ya gidip babamı alıp gelelim.


  Hadi sen dışarıyı seyret.


  Dışarının nesini seyredeceğim anne?  Dışarıya bakmak istemiyorum. Sen niçin benimle konuşmuyorsun ki?


  Konuşuyorum ya oğlum.


  Hayır konuşmuyorsun. Babamı neden orada unuttuk söylemiyorsun.

Belli ki çocuğun babasından ilk ayrılışıydı. Onu unuttuklarını sanıyordu. Çocuğun soruları karşısında ne diyeceğini bilemeyen anneyi anlıyordum. Çirkinlik asla onun masumiyet dolu sorularından değildi. Çirkinlik her yolculukta kaybettiğimiz ve öldürdüğümüz masumiyetimiz ve çocuksu yönümüzdü.

Sayfayı Paylaş