O'NUN YOLUNDA

Somuncu Baba

İlk çocukluk yıllarımdan itibaren en çok merak ettiğim insan O'ydu. Merak ettikçe okudum hayatını. İlginçtir¸ okudukça merakım daha da arttı. O¸ Arabistan çöllerinden dünyayı aydınlatmaya başlayan bir ışıktı! Ben ise O'nun etrafında pervane olmak istiyordum. Bu yüzden benim için yıllarca yürek yangını oldu. Uzun yıllar böyle geçti. Her okumayla biraz daha artıyordu O'na olan hayranlık ve hasretim. Bu böyle uzaktan uzağa olmayacaktı. Bir gün O'na ve kutlu izine ulaşabilmek için yola çıkmalıydım. Senelerdir her köşesinde kutlu bir hatırası olan o beldeleri gezmeyi istiyordum. İzi

İlk çocukluk yıllarımdan itibaren en çok merak ettiğim insan O'ydu. Merak ettikçe okudum hayatını. İlginçtir¸ okudukça merakım daha da arttı. O¸ Arabistan çöllerinden dünyayı aydınlatmaya başlayan bir ışıktı! Ben ise O'nun etrafında pervane olmak istiyordum. Bu yüzden benim için yıllarca yürek yangını oldu. Uzun yıllar böyle geçti. Her okumayla biraz daha artıyordu O'na olan hayranlık ve hasretim. Bu böyle uzaktan uzağa olmayacaktı. Bir gün O'na ve kutlu izine ulaşabilmek için yola çıkmalıydım. Senelerdir her köşesinde kutlu bir hatırası olan o beldeleri gezmeyi istiyordum. İzinin tozuna Yûnus'ça yüz sürmekti amacım.


Aradan çok zaman geçmişti. Bazı izlerinin kaybolmuş olabileceğini tahmin edebiliyordum. Ama zihin haritamda yer etmiş pek çok köşe taşının hala O'nun hatırasını koruduğunu düşünüyordum. Koruduğunu düşünmüyor¸ aslında koruması gerektiğine inanıyordum Ne de olsa O âlemlere rahmet olarak gönderilen kutlu bir elçi değil miydi?


  Yıllardır özlemiyle yandığım ve büyük bir aşkla yönelip varmak istediğim Mekke'deydim. Rüya mı görüyordum? Zihnim bana oyunlar mı kurguluyordu anlayamıyordum. Senelerdir hayallerimi süsleyen Mekke'deydim! Evet¸ evet burası Mekke'ydi! Ama O Mekke'de yoktu! Önce yetim¸ sonra öksüz büyüdüğü Mekke sokakları O'ndan bir işaret taşımıyor gibiydi! Sanki O verildiği sütannesi Halime'nin köyünden hiç Mekke'ye dönmemiş gibi ortalarda yoktu! 


Atası İbrahim (a.s) in diktiği Kâbe dimdik ortada ve müminler onu tavaf ediyorken¸ O neden yoktu Mekke'de? Yoksa Hıra'da yine inzivaya mı çekilmişti? Cibril-i Emin ile karşılaştığı o Hıra Mağarasından titreyerek döndüğünde¸ Hatice validemize: "Üstümü örtün¸ Üstümü örtün!" dediği günkü o ev şimdi nerede?


  "Ey örtüsüne bürünen" diye ilahi vahye muhatap olmaya başladığı o ev¸ o evin sokağı ve o şehir şimdi nerede? İlk inananların toplandığı Erkam'ın evi ne tarafa düşüyordu? İslam'ı tebliğ etmeye başladığında üzerine hayvan leşi ve diken atılan o günkü sokakların¸ en azından bir krokisi kalmış mıdır şimdi?


Ne hüzün! Eşinin ve amcasının vefat ettiği yıla "Hüzün Senesi" demişlerdi. Sonra aralarında imana gelen olur mu diye Taif'e gidip tebliğde bulunmuştu. Taif'e Mekke'nin hangi yolundan¸ nasıl gitmişti? Taşa tutulup geri döndüğünde¸ ne taraftan şehre girmişti? O gün çok acı çekiyordu! Acısı taşlanmadan dolayı değil¸ Taiflilerin imana yanaşmamış olmalarındandı. O'nun acısını benliğimde hissederek¸ görmüş olabilirler diye¸ Taif yolu boyunca sıralanmış taşlara¸ kumlara O'nu sormak istedim. Her taraf asfaltlanmış olduğu için muhatap bulamıyordum. Dökülen asfalt ise O'nu göremeyecek kadar yeniydi!


Sonra Hıra Mağarasına çıktım.Hani Rabbi ile baş başa kalmak için gidip günlerce kaldığı ve "İkra…" ile başlayan ayetlerle taltif edildiği Hıra'ya!…Yollara taş ve beton döşenmiş¸ sarplığı¸ doğallığı kısmen değiştirilmişti. O'nun mübarek ayaklarının değdiği zemini –hacılara kolaylaştırmak adına – o zemindeki O'na ait muhtemel izleri kaybedenler¸ bir de ellerinde harç malalarıyla para yardımı talep etmezler mi? Efendimizin affına sığınarak¸ içimden "İz düşmanları!"  diye haykırmak geldi. Ancak niyetlerinin halis olduğunu düşünerek acı acı tebessüm ettim onların haline! İngilizce olarak birine nereli olduğunu sordum¸ biraz da utanarak. "Bangladeş" dedi. Yola devam ettim. Çıkarken sürekli salâvat getiriyor ve yüzlerce- binlerce insanın iniş ve çıkışlarının silüetini görüyordum sadece. Bir hayal gibi geliyordu her şey! Bir grup genç Türk hacısı zirveye yakın bir yerde mola vermiş ve ilahi okuyorlardı. Çok hoşuma gitti. Soluklanıp kulak verdim: "Sevdim seni mabudum ah canan diye sevdim" diye devam ediyordu. Dinledim… Dinledim… Bitince¸ Efendimizi görebildiniz mi¸ mağarada inzivada mıydı¸ diye sordum. Öylece baktılar yüzüme. Hüzünle tırmanmaya devam ettim.


Zirvedeydim. Allah'a şükür¸ mağarası Hıra¸ olduğu gibi duruyordu. Kokladım¸ gül kokuyordu¸ ama O yine yoktu! Oradan gözlediği¸ bakarken; tevhidin sembolü olduğu için seyrine doyamadığı Kâbe'ye nazar ettim. Ama kralın sarayı ve başka yüksek binalar boğmuştu Kâbe'nin görüntüsünü! Bu yüzden O'nun buradan bakıp gördüğü gibi göremedim Harem-i Şerifi. Ya şimdi O de nazar etmeye gelseydi¸ ne yapardı?  O sarayları¸ Kâbe'ye enginlik hissi veren yüksek binaları¸ Hiltonları… Derhal yıktırır mıydı diye kendi kendime hayıflandım.


  Sevgili Efendimizin hicrete zorlandığında¸ ayette "İkinin ikincisi" diye onurlandırılan Hz. Ebubekir ile iltica ettiği Sevr mağarasına yöneldim. O'nu aradım! O'nu ve izini! Güvercinler uçmuş¸ mucize örümcek oradan ayrılmıştı! O ve ikincisi olan "Sıddıyk" yoklardı orada! Yoklardı¸ ama yine gül kokuyordu! Efendimiz zaten güllerin efendisi değil miydi?


  O'nu ve izini aramak için¸ yeniden düştüm yollara!.. Yok!… Yok!… Yoktu Efendimiz! Sanki Mekke yarılmışta O içine girmişti! Yalnız böyle olsaydı¸ Cennetü'l Mualla'da¸ biricik eşi Hz. Hatice validemizin kabri yanında olması gerekmez miydi? O'nu hiçbir yerde göremeyince¸ Hz. Ebubekir'i hatırladım. Hani gecenin bir kısmında Efendimizin Burak ile Mescidi Haram'dan¸ Mescid-i Aksa'ya¸ oradan da Sidretü'l Münteha'ya¸ yani Mirac'a gidişini duyduğunda¸ inanamayıp alay eden müşriklere "O söylemişse doğrudur." diyen Sıddîk arkadaşı¸ kayın pederi ve hastalandığında¸ cemaata namazı kıldırması talimatını verdiği¸ yegâne halifesi Hz. Ebubekir'i aradı orada gözlerim! Nafile O da yoktu! Tıpkı Efendimiz gibi.


 Zaman hac mevsimiydi ve hac ibadeti henüz bitmişti. Mescidi Haram'ın varlığına rağmen¸ Mekke bana dar gelmeye başlamıştı! Çünkü Mekke'de Efendimiz yoktu! "Gökteki yıldızlar gibidir." dediği ashabının çoğu da yoktu Mekke'de! Sonra sünnetine uyarak¸ Medine'ye yöneldim. Yol hicret yoluydu. Ancak o yol değildi. Her taraf otoban olmuştu. Ben de¸ yol boyu devam eden¸ el ve makine değmemiş tepelere bakarak¸ en azından Rasulullah'ı devesinin üstünde bunlar görmüşlerdir diye gıpta ile izliyordum etrafı. Ama nafile ne iz¸ ne işaret? Medine'ye iyice yaklaşıyorduk. Hani o "Ensar" diye Kur'an da övülmüşler yurduna! Kuba'da ilk Cuma Namazını kıldırdığı mescid civarında  izlerini aramaya devam ettim Efendimizin¸ yine yoktu! Sanki çöl yutmuştu ilk mescidi. Yerine hatırasına başka ve büyük bir mescid yapmışlardı. Yer kaybolmamıştı¸ ama O yine yoktu! Verdiği ve hadis kitaplarında yer alan o ilk Cuma hutbesini hatırladım. Sonra neden Cuma Namazını¸ Mekke zulmünden kurtuluncaya kadar kılmadığını-kılamadığını yüreğimde hissederek gözlerim doldu. Burada da duramazdım¸ çünkü Efendimiz burada da yoktu! Hedef Medine idi. "Üzerimize ay doğdu Veda Tepelerinin üstünden…" diyerek Peygamberimizin¸ yani O'nun gelişini kutlayan Medine. İlkin¸ üzerine ay doğan Ensar Medinelileri aradım Medine'de! Üzerlerine doğan ay ve yıldızların tümünü göstersinler diye. Akabe'de Peygambere¸ Mekke müşriklerine karşı¸ kendi can¸ namus ve mallarını korur gibi koruyacaklarına dair beyat veren Medinelileri! Uhud'da¸ mübarek dişinin kırıldığında¸ "Muhammed öldü!" diye sevinç çığlıkları atan Mekke müşriklerine¸ ağlayarak ve etrafında etten bir duvar örerek "Muhammed ölmedi¸ O yaşıyor!" diye can siperane bağırıp savaşan Medinelileri!


Veda Haccı'nda¸ Arafat Meydanı'nda¸ "Bu gün üzerinize nimetimi tamamladım ve din olarak İslâm'ı seçtim." ayetini okuduğunda¸ artık iki cihan serverinin vefatının yaklaştığını anlayıp¸ sicim gibi gözyaşı döken Medinelileri! Yani Ensar ve onlara katılan Muhacir Medinelileri aradım Medine sokaklarında!


  O Medineliler yoktu! Bambaşka Medineliler vardı Medine sokaklarında! Aradığım Medinelileri Cennetü'l Baki Mezarlığı'nda buldum. Hepsi de cennetten birer bahçe olan¸ üzeri kaybolmuş mezarlarında yatıyorlardı.


  Bir bir hatıraları canlandı ve Hayatü's-sahabe bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden! İzlerini ararken kendi mescidinde buldum O kutlu elçiyi. Yanında Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer. Efendimiz¸ yattığı yerden sanki onlara bir şeyler fısıldıyordu. "Beni vefatımdan sonra ziyaret edenlerin salât ve selamları¸ tıpkı sağlığımda ki gibi bana bildirilir." buyurduğunu  hatırladım ve sevinçle¸ herhalde biz ümmetinin salât ve selamına mukabelede bulunuyordur diye bir iç geçirdim! Sonra daha bir aşk ve şevkle selam verdim ve salâvat getirdim! Beni de¸ ümmeti arasına alır ümidiyle! Mahşer günü hatırlar da şefaat etmek için rabbimize vesile olmaya çalışır diye. Ben¸ Efendimizi göremiyordum¸ ama biliyordum ki benden haberdardı! Selamım O'na iletiliyordu! Bu benim için ne büyük bir bahtiyarlıktı Allah'ım! Rabbim sana şükürler olsun!


  Yolculuğum boyunca¸ rahmet peygamberinin tarihi izleri üzerine şöyle bir intiba edinmiştim: O'nun Mekke ve Medine'deki izlerinin çoğu kaybolmuştu ne yazık ki. En büyük tesellim ise¸ Medine'deki Mescid-i Nebevî ve  Raşit Halifelerinin kabirlerinin var olmasıydı. Çünkü O aydı! Cennetü'l Baki de¸ ayın etrafındaki yıldızlar kümesi gibi Mescid-i Nebevî'yi kuşatıyordu. Ancak¸ çöl kumlarının üzerine kurulan Arap Medeniyeti'nin yeni binaları sanki Efendimizin tüm izlerini yok etmek için kurulmuştu! Bunu bir türlü içime sindiremiyordum! Ne gelirdi ki elden! Ama olsun¸ Mescid-i Nebevî vardı ya! Medine'ye doğan ay olarak O vardı ya! Yanında Cennetü'l Baki ve yıldızları olarak ashabı vardı ya!


  Gönüller sultanının çoğu izleri kaybolmuştu hüzünlendim! Ancak ümmetinin salât ve selamından haberdar edilen güllerin efendisi ve Hatemü'l Enbiya olarak O âlemlere rahmet peygamberini buldum ya! Şükürler olsun Mevla'ya! Medine biraz daha büyüdü gözlerimde! Ülkeme dönerken buruk bir sevinç vardı içimde.

Sayfayı Paylaş