TERÂVİH NAMAZI HZ. ÖMER (R.A)'İN SÜNNETİ Mİ?

Somuncu Baba

Hz. Ömer'in yaptığı yeni bir ibadet ihdas etmek değil¸ Hz. Peygamber(s.a.v)'in bir şekilde onay verdiği ve teşri kıldığı ibadeti¸ maslahata binaen daha düzenli hale getirmektir. Zira Hz. Peygamber (s.a.v) kendisine uyarak namaz kılan sahabenin namazlarının geçersiz olduğunu söylememiştir. Bu¸ Ramazan gecesinde cemaatle namaz kılmanın meşru olduğunu göstermek için yeterlidir. Olmayan bir ibadet üzerinde icmâ edilmeyeceği bilinmelidir. Aynı zamanda İslâm âlimleri bu konuda icmâ etmişlerdir. Meşru Hz. Peygamber (s.a.v)'in endişesi¸ teravihin kılınması değil&ced

Taabbud ve ibadet alanı


İslâm'da ibadet alanını¸ ibadet olabilecek davranışları ve onların ilkelerini belirleyen ancak Allah ve Rasulü'dür. Bunların dışında ibadet alanında bir başkasının ortaya koyduğu şeyler bidat olarak adlandırılır.


Bir davranışın ibadet olabilmesi için¸ inanılarak¸ samimiyetle¸ iyi niyetle ve dünyaya ait bir menfaat beklemeden yapılması gerekir. Buna Taabbud anlayışı denilir. Taabbud¸ ibadeti öncelikle sırf ibadet olduğu için ve Allah'ın emrine olan bağlılığı ve saygıyı ifade etmek için yapmak demektir. Bu¸ ibadetlerde temel bir ilkedir.


Rasulüllah¸ daima farz namazlar yanında nafile ibadetler yapılmasını teşvik etmiştir. O¸ hadislerinde nafile ibadetlerin kulu Allah'a yaklaştıracağını ifade etmiştir. Günde beş vakit olarak eda edilen farz namazların bir kısmının evvelinde bir kısmının sonunda eda edilen sünnetler aslında Rasulüllah'ın günlük nafile ibadetlerinin birer örneğidir. Bunlar yanında zaman zaman başka nafile namazlara teşvik ettiği ve bunları bizzat uyguladığı da hadis kaynaklarında nakledilir. Kuşluk ve tahiyyetü'l-mescid namazı böyledir. Onun sürekli yaptığı ve sıkça tekrar ettiği nafile namazlar "sünnet" namazlar olarak kabul edilmiş ve uygulana gelmiştir. Rasul-i Ekrem (s.a.v)'in bazı vesilelerle yaptığı namazlar¸ "Kuşluk"¸ "Teheccüd" ve "Tahiyyetü'l-mescid" gibi özel adla anılmıştır. Bunlar dışında Hz. Peygamber (s.a.v) nafile namaz kılmak için (kerâhet vakitleri hariç) herhangi bir sınırlama yapmamıştır. Her zaman ve istendiği kadar nafile ibadet yapılabilir.


Ramazan ayı ile ilgili olarak da Rasul-i Ekrem (s.a.v)'in genel bir tavsiyesi bulunduğunu görmekteyiz. O bu konuda şöyle buyurmuştur: "Kim inanarak ve sevabını yalnız Allah'tan bekleyerek Ramazan gecelerini ibadetle (namaz kılarak) geçirirse geçmiş günahları bağışlanır". Bu genel teşvik¸ adı sonradan "Teravih" olan nafile namazı olarak yorumlanabileceği gibi¸ teheccüd namazı olarak da yorumlanabilir. Hatta Hz. Peygamber (s.a.v)'in bu teşviki gaye ve maksat açısından değerlendirilerek geceyi uykuda geçirmeyip ibadet kapsamına giren her davranış geceyi ihya olarak anlaşılabilir. Kur'an okumak¸ dinî içerikli sohbet yapmak da bunlar arasında sayılabilir. O zaman Hz. Peygamber (s.a.v)'in ümmetine esas öğretmek istediği¸ Ramazan gecelerinin önemsenmesi ve ibadetle geçirilmesidir. Kendisi mescitte itikâfta olduğu günlerin gecesinde bu tavsiyelerine örnek olmak üzere namaz kıldığı sırada onu gören sahabe-i kiram Rasulüllah'a uyarak namaz kılmıştır. Fakat Peygamber (s.a.v) geceyi ihyanın tek şeklinin bu olmadığını ve cemaatle namaz kılmanın dinen zorunlu olmadığını anlatmak üzere onları ikaz etmiştir. Böylece onun bu uygulamasından Ramazan gecesinde cemaatle veya cemaatsiz nafile ibadet etmenin dinen meşru olduğu anlaşılmıştır. Zaten fıkıhta yerleşik şöyle bir kaide vardır: "Cemaatle kılınması sünnet olmayan her namazın cemaatle kılınması caizdir" yani Hz. Peygamber (s.a.v) nafile bir namazı cemaatle kıldırmamış olsa da¸ cemaat sevabı almak maksadıyla¸ nafile bir namaz cemaatle kılınabilir. Bundan sonra geriye Ramazan gecesinde kılınacak nafile namazın icra şekli kalmaktadır. İşte bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v) ve Hz. Ebû Bekir döneminde bir belirleme olmadığı halde Hz. Ömer'in bir müdahalesi görülmektedir. Hz. Peygamber (s.a.v)'in sekiz rekât nafile namaz kıldığına dair rivayetler daha kesin olduğu için¸ İbn Hümam gibi Hanefi fakihleri¸ sekiz rekât teravihin sünnet-i müekkede diğer oniki rekâtın ise müstehap olduğunu söylemiştir. Ancak Hz. Peygamber (s.a.v)'in sekiz rekatı yaygın olarak kılınan teravihlerimiz gibi kısa surelerle değil¸ uzun sureler okunarak kılınmıştır. Çünkü maksat geceyi ihya ve Allah'ın huzurunda daha fazla kalabilmektir.  


Taabbudî Alana Müdahale Yetkisi ve Hz. Ömer


Hz. Ömer teravih namazındaki tasarrufuyla taabbudî alana müdahale mi etmiştir? Teravih namazı etrafındaki tartışmalarda Hz. Ömer'in bu konudaki tasarrufu da tartışma konusu olmaktadır. Bu da taabbudî alana müdahale edilip edilemeyeceği¸ bu konuda yetkinin kime ait olduğu¸ taabbdî alana müdahalenin sınırı¸ sahabenin dindeki yetkisi gibi bazı hususları yeniden tartışma gündemine taşımaktadır.


Önce Hz. Ömer'in dindeki konumuna işaret etmek gerekir. Hz. Ömer sahabenin müctehidlerinden biridir. Onun dinde söz söyleme¸ yorum yapma¸ ictihad etme ve fetva verme yetkisi bulunduğu tartışılamaz bir gerçektir. Hz. Peygamber (s.a.v)'in kendisinden sonra gelecek Hz. Ömer gibi râşit halifelerinin uygulamalarını kaynak olarak tavsiye ettiği de bilinmektedir. Hatta teravih namazındaki tasarrufunu ona çok görenler bile maslahat temelli ictihad ve icraatları dolayısıyla Hz. Ömer'i öncü bir otorite olarak kabul etmektedirler. Onun söz konusu bu yetkisi kendisine var olan bir ibadeti iptal etme veya olmayan bir ibadeti de ihdas etme yetkisi verir mi? Elbette ki hayır. Hiçbir müctehid dinde olmayan Allah ve Rasulü tarafından aslı belirlenmemiş bir ibadet şeklini dine dâhil edemez. Peki¸ Hz. Ömer taabbudî alana müdahale ederek "teravih" adında yeni bir ibadet mi ihdas etmiştir? Hayır! Onun yaptığı Hz. Peygamber (s.a.v)'in zaten onay verdiği bir ibadetin uygulama alanını genişletmek ve onu belli bir düzene kavuşturmaktan ibarettir. Hz. Ömer bunu da maslahat esasına dayanarak yapmıştır. Onun bu tasarrufuna "güzel bid'at" adını vermesi¸ Hz. Peygamber (s.a.v)'in bu kadar rekât ve bu kadar süre ile böyle bir ibadeti imam olarak yaptırmaması sebebiyledir. Yoksa dinde aslı olmayan bir şeyi dine dâhil etme anlamında değildir. Daha önce yirmi rekâtlı ve sürekli cemaatle icra edilen böyle bir ibadet yoktur. Ancak Hz. Peygamber(s.a.v)'in bir kere bile olsa Ramazan gecelerinin birinde kendisine uyanlara bu namazı kıldırması¸ planlama ve belirleme olarak yorumlanamasa bile¸ en azından takrir ve tasvib olarak düşünülebilir. Hz. Ömer'in dindeki konumu ve yetkisi ona bir ibadetin icrasını daha düzenli hale getirme yetkisi vermektedir. Dolayısıyla Hz. Ömer'i ıslahatçı¸ maslahatçı yönüyle öne çıkaranların burada yetkilerini sınırlandırma yoluna gitmeleri doğru ve tutarlı bir yaklaşım değildir. Aynı zamanda teravih namazının dinde olmadığını ispat etmek için Buhari'yi yarım yamalak referans almak da isabetli değildir. Çünkü bunu yapanlar başka konularda Buharî'yi esas almanın mutlak doğruya ulaştırmayacağı kanaatini taşırlar.


Hz. Ömer'in "şu anda uyuyup daha sonra kalkıp geceyi ihya edecek olanların daha çok sevap kazanacaklarını" söylemesi de teravihin faziletini azaltmaz. Çünkü uykuyu bölerek namaza kalkmak elbette ki daha faziletlidir.  


Sonuç olarak şunu bir kez daha vurgulamak gerekir: Ramazan gibi bir rahmet ayında insanların hevesle ve heyecanla yapmaya çalıştığı bir ibadeti tartışma gündemine taşımak¸ müminlerin gönül safiyetine zarar vermektedir. İnsanların tek başlarına ve biraz da uyuduktan sonra kalkıp geceyi ihya etmelerinin sünnete daha uygun olduğunu hatta esas sünnetin bu olduğunu söyleyenler ülkemizin sosyolojik ve psikolojik bir takım gerçeklerini de ihmal etmektedirler. İnsanlarımızın çoğu kendi başlarına kaldıklarında hiç yapmayacakları bir ibadeti belli bir atmosferde yapmaya çalışmaktadırlar. Aksaklıklar düzeltilebilir. Fakat ilgili hadisler kesinlikle var olan teravih ibadetinin asılsız¸ dine ilave ve mutlaka evde eda edilmesini göstermez. Hz. Peygamber (s.a.v)'in bir defa bile yapması¸ yapılanı tasvip etmesi ve cemaatle nafile namaza onay vermesi teravihin dinde yerinin olması için yeterlidir. 


Hz. Ömer'in yaptığı yeni bir ibadet ihdas etmek değil¸ Hz. Peygamber(s.a.v)'in bir şekilde onay verdiği ve teşri kıldığı ibadeti¸ maslahata binaen daha düzenli hale getirmektir. Zira Hz. Peygamber (s.a.v) kendisine uyarak namaz kılan sahabenin namazlarının geçersiz olduğunu söylememiştir. Bu¸ Ramazan gecesinde cemaatle namaz kılmanın meşru olduğunu göstermek için yeterlidir. Olmayan bir ibadet üzerinde icmâ edilmeyeceği bilinmelidir. Aynı zamanda İslâm âlimleri bu konuda icmâ etmişlerdir. Meşru Hz. Peygamber (s.a.v)'in endişesi¸ teravihin kılınması değil¸ farz olarak telakki edilmesidir. Bu sebeple de teravihin ferdî olarak kılınması daha faziletli bulunmuştur. 

Hz. Peygamber (s.a.v)'in: "Evinizde kılın" emri¸ bu namazın farz olmasını bertaraf etmeye yönelik bir açıklama ve yönlendirmedir. Yoksa mutlaka evde kılınması gerektiğini göstermez. Günümüzde bu namazın farz olma tehlikesi ve farz olarak telakki edilme durumu ortadan kalktığına göre camide cemaatle veya ferdi olarak eda edilmesinde dinen bir sakınca olmaz.

Sayfayı Paylaş