HÜLLE OĞLUNUN TAŞI

Somuncu Baba

Görüş sahasına askerle birlikte hiç kural ihlali yapmadan indim. Babamın tutunduğu tel örgüleri parmakları değil de yüreği yırtacak gibiydi. Hal hatır¸ selamlar faslından sonra vekâleti niçin vermediğimi sordu. İçinde yuvalanmış endişelerin babamı acıyla kıvrandırdığını gördüm. Komşumuz benim gibi içerde olan oğlu Osman'a avukat tutmuş ve avukat Osman'ı tahliye ettirmişti. Ben niye avukatı reddediyordum ki? Ben biliyordum ki babamın avukata verecek parası bile yoktu. Avukat bizim için lüksten de öte bir şeydi. Benim herhangi bir suçumun olmadığını ve avukatlık bir durum oluş

O gün babamın geleceğini bilmiyordum. Her gün sabah namazına erkenden kalkıp kıldığımız için askerler ‘koğuş kalk'a geldikleri vakit bizi ayakta bulurlardı. Sabah namazına kalkmanın sevabın ötesinde hayatımıza çok büyük olumlu katkıları vardı. Askerler koğuşun mazgal deliğini daha güneş doğmadan açarlar¸ ‘koğuş kalk' diye üç kez seslenirler¸ mazgalı kapatırlar¸ önce kapının üzerine vurulmuş asma kilidi şangırdatarak gürültüyle açarlar¸ ardından koğuşun demir kapısını iki çevirmeli olarak kilitlenen kilidini açarlar ve içeri girdiklerinde ‘sayım düzeni al' komutuyla birlikte bütün mahkûmların sayım düzeninde esas duruşta olmaları gerekirdi. Askerin ilk ‘koğuş kalk' komutunu duyunca mahkûmlar yataktan hızla kalkacaklar¸ önce yataklarını düzeltecekler¸ ellerini yüzlerini yıkamışlar ve asker kilitleri açıp içeri girene kadar sayım düzenine geçmiş olacaklardır. On iki Eylül'ün adam olmaz mahkûmları adam etme yöntemlerinden biriydi bu tarz. Bizler sabah namazına kalktığımız için on iki Eylül zindan hayatının bu kısmı fazlaca bizim için zor değildi. Tabii namazdan sonra uyuyanlar için sıkıntılar içeriyordu durum. Namazdan sonra kerahet vaktine kadar Kur'an okuma alışkanlığımız daha da işimizi kolaylaştırıyordu.


Babamı cezaevinin penceresinden gördüğümde sabahın toplu sporundan ve uygun adım yürüyüşlerinden yeni dönmüştük. Erkenden burada olduğuna göre benim bilmediğim ilginç bir durum vardı. Kaygılandım. Görüş günü değildi. Her ay görüşten sonra bir sonraki görüşe kimin geleceği de bana bildirilirdi. Hem görüş vakti değildi¸ hem de bu seferki görüşüme amcam gelecekti. Ben Konya Dutlukır Askerî Cezaevindeydim ve ailemin bir kısmı annem babam ve küçük kardeşlerim Kayseri'de¸ ağabeylerim¸ amcalarım ise Yozgat'ta idiler. Yılda bir sefer çorak topraklardan çıkan buğdayın bereketiyle otuz altı baş horantayı belemeye çalışan bir baba vardı karşımda. Üstelik bir oğlu da cezaevindeydi. Babamı cezaevi ziyaretlerinin hiç birinde bu denli tedirgin¸ kaygılı ve ürkek görmemiştim. Konya bozkırının yakıcı güneşinin altında bütün mahremiyetini kaybetmiş insan tedirginliği yayılıyordu tel örgülerin etrafına. Babam tel örgünün etrafında yasakları da çiğneyerek dolanıyor¸ ara sıra nöbetçi askerlerle benim işitemediğim tartışmalara girişiyordu. Cezaevi müdürü yüzbaşının babamın yanına doğru gidişini görünce olayın vahametini anladım. Babamın askerlerle değil babalık hisleriyle başı dertteydi. Hayatta hiç sinirlendiğine şahit olmadığım bu insan yani babam sanki sinirliydi.  Babamla görüşmem gerektiğini düşünüyordum ki askerlerden biri beni sesledi. Kendini takip etmemi istiyordu. Bu tür vakitlerde askerler mahkûmlara herhangi bir şekilde ön izah ve açıklamalarda bulunmazlar¸ denileni mahkûmun yapma alışkanlığından başka bir davranışı da hoş karşılamazlardı. Bu gelenek hiçbir zaman bozulmadı. Bu geleneği bozmak teşebbüsüme asker aldırış etmedi. Onu takip ettim. Noter gelmiş. Konyalı bir avukata vekâlet vermem isteniyordu. Avukatı babam tutmuş. Ben suçsuz olduğumu ve avukatlık bir işimin olmadığını¸ dolayısıyla da vekâlet verme gereği hissetmediğimi nazik bir üslupla bildirmiş oldum. Noter çekilip gitti. Beni de koğuşuma çıkardılar. Noter tel örgünün kenarında bekleyen babamla kısa bir konuşma yaptıktan sonra aracına binerek uzaklaştı. Babam sekiz köşe kasketini anlından biraz geriye iterek terini sildi. Sonra olduğu yerde mıhlanmış gibi bir süre durdu.  Sağ elini köstekli saatinin üstündeki ceketinin ilikleri arasından içine soktu. Kavurucu Temmuz güneşinin altında babamın tedirgin ve heybetli vücudu sekiz köşe kasketin gölgesine sığmıyordu. Yüreği de Konya ovasına. Babamın kısa süren sükûnetinin ardından askerlerde ciddi bir hareketlilik göze çarptı. Meğerse babam benimle görüşme talebinde bulunmuş¸ cezaevi yönetimi görüş günü olmadığı gerekçesi ile talebi reddetmişler. Babam gibi çiftçiler için vaktin önemi belliydi. Namaz vakitlerinden önemli bir vakit olmadığı gibi önemli vakitlerde hayatlarında çok azdı. Ekin ekme vakti önemliydi. Koç katma vakti önemliydi. Bağ bozum vakitleri de önemliydi. Hayatın diğer anları bu vakitler dışında hep aynıydı onlar için. Bunların dışında bir günün diğer bir güne karşı hiç bir olağanüstülüğü yoktu. Şimdi ise babamın önüne vakit bir duvar gibi dikilmişti. Cezaevi şartlarında kimi kuralların hiçbir önemi yokken kimi kuralların çok önemli olduğunu bizler acı tecrübelerle öğrenmiştik. Babam bu acı tecrübeden yoksundu. Babamın Konya ovasına sığmayan yüreği ile başı dertteydi. İçerden ben babamın çırpınışlarını görünce olmayan cezaevi hukukunu işletmeyi düşündüm. Dilekçe yazdım. Sonuç alamayınca babamla görüşemediğim takdirde intihar girişiminde bulunacağımı ve bunun sorumlusunun yönetim olacağını bildirdim. Ölmüş eşek kurttan korkmaz misali… Babam tel örgünün kapı girişine bağdaş kurup oturdu. Hiçbir asker babamı oradan kaldıramadı. Ya babamın şiddetli baskıları ya da benim hukuku zorlayan girişimlerin sonuç verdi ki görüştürüleceğimiz taraflara bildirildi. Babam oturduğu yerden doğruldu kalktı. Konya ovasını dolduran yüreğini yeleğinin içinde sağ göğsünün altına topladı. Eliyle kalbinin atışını orda hissetti. Bende babamın baba olarak varoluşunu onu seyrettiğim pencereden duydum¸ gördüm¸ hissettim. Babamın hareketlerine sükûnet ve ahenk geldi. Benim babam buydu. Sakin ve durgun bir denizdi.


Görüş sahasına askerle birlikte hiç kural ihlali yapmadan indim. Babamın tutunduğu tel örgüleri parmakları değil de yüreği yırtacak gibiydi. Hal hatır¸ selamlar faslından sonra vekâleti niçin vermediğimi sordu. İçinde yuvalanmış endişelerin babamı acıyla kıvrandırdığını gördüm. Komşumuz benim gibi içerde olan oğlu Osman'a avukat tutmuş ve avukat Osman'ı tahliye ettirmişti. Ben niye avukatı reddediyordum ki?  Ben biliyordum ki babamın avukata verecek parası bile yoktu. Avukat bizim için lüksten de öte bir şeydi. Benim herhangi bir suçumun olmadığını ve avukatlık bir durum oluşmadığını babama anlattım. Sevinemedi. Annemin: ‘Avukat tutsaydık bizim oğlanda çıkardı.' Sözlerinin verdiği acı ve baskıları sonucunda avukat tutma kararına vardıklarını söyledi. Babama ısrarla avukatlık bir işim olmadığını söyledim. O vakit babam bana yaşanmış bir olayı tel örgülerin ardından anlattı.


Oba Köyden Hülleoğlu'nu bilirsin değil mi? O adam annesinden bir hülle nikâhı sonucu olduğu için o lakapla anılır. Hülle oğlu kimsesizdir. Yalnızdır. Hülle nikâhından dünyaya geldiği için emmisi dayısı da yoktur. Senin anlayacağın arkası yoktur. Bu adam yıllar önce kendi bahçesinin duvarını örmek için taş döktürür. Duvarı kısa zamanda yaptırıp bitiremez taşlar orda uzun zaman yığılı durur. Oba Köyde Alalarla¸ Karalar arasında bir tavuğun bahçeye girmesi yüzünden münakaşa çıkar¸ münakaşa büyür taşlı sopalı kavgaya dönüşür. Alalar¸ Karalardan birine taşla vurunca öldürür. Karakoldan jandarmalar gelir. Alalardan taşı atıp adamı öldürenleri tutuklayıp cezaevine gönderirler. Alalar hatırlı ve varlıklı bir sülaledir. Bu kavganın olduğu vakitlerde Hülleoğlu dağda koyun gütmektedir. Kavgadan haberi bile yoktur. Alaların ileri gelenleri başta mahkeme olmak üzere kaymakama ve bütün ilçe bürokrasisine baskı kurmaya başlarlar. Adil olması gereken adaletin terazisinin dili Alaların baskılarına dayanamaz kayar. Çözüm olarak hâkim mahkemede sorar ‘Taş kimin taşıydı?' bütün herkes yemin billâh Hülleoğlu'nun taşıydı derler. Hâkim ‘Taşı kim vurdu?' diye sormaz. ‘Taş kimindi?' diye sorar ve gerçekten de Karalardan birinin ölmesine sebep olan taş Hülleoğlu'nun bahçe duvarını örmek için döktüğü taştır. Fakat Hülleoğlu'nun bundan haberi yoktur. O yaylada çobandır. Hâkim sonuç aldı bu soruyla gerçek failleri dışarı çıkarır ve Hülleoğlu'nu içeri tıkar. Zavallı adam haberinin bile olmadığı bir kavgadan ötürü uzun süre hapis yatar.


Babam kırk yıl önce yaşanmış bu olayı anlattıktansonra bana dönüp:

‘Yavrum' dedi. ‘Bu ülkede hukuk kırk yılda kırk milim yol almadı. Hukuk hala Hülleoğlu'nun taşında. İnşallah ben yanılıyorumdur.' Tanrının kulları yanılabiliyorlardı ama babamın hayatında yanılgıya yer yoktu. Bir kez yanılmıştı merak etmeyin onunda size anlatacağım.

Sayfayı Paylaş